VEDÂ HACCI
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin en son haccı. Ayrıca; “Haccet-ül-vedâ, Haccet-ül-İslâm, Haccet-ül-belâğ, Haccet-üt-temâm” isimleri de verilmiştir.
Hicretin dokuzuncu yılında, haccın farz olduğu, Al-i İmrân sûresinin doksan yedinci âyet-i kerîmesinde bildirilmişti. O sene Âlemlerin efendisi, hazret-i Ebû Bekr’i üç yüz kişilik bir kafileye hac emîri tâyin ederek Mekke-i mükerremeye gönderdiler.
Peygamber efendimiz, bundan bir sene sonra yâni, 632 (H. 10) yılı Zilkade ayında hac için hazırlık yaptı. Medîne’de bulunan Eshâb-ı kirâmına da hac için hazırlanmalarını emir buyurdu. Medîne dışında bulunanlara da haber gönderip, Medîne’de toplanmalarını bildirdi. Bunun üzerine gücü yeten bütün müslümanlar, Peygamber efendimizle hacca gitmek üzere hazırlıklarını bitirdiler.
Resûlullah efendimiz, kurban için, yüz deve aldılar. Toplanan Eshâbı ile Zil-kâde ayının yirmi beşinci günü öğle namazını müteâkib gusl etmiş, mübarek saçlarını taramış, güzel kokular sürünmüş olarak Medîne’den yola çıktılar. Şecere yolundan, ihrama girme yeri olan Zülhuleyfe’ye geldiler. Peygamber efendimiz, öğle namazını kıldırdılar ve geride kalan Eshâbının yetişmesi için o geceyi Zülhuleyfe’de geçirdiler. Bu hacda ezvâc-ı mutahhera validelerimiz de bulunuyordu. Zülhuleyfe’de toplanan Eshâbın sayısı kırk bini aşkındı. Peygamber efendimiz, burada kurbanlık develerden birini getirtti, hörgücünün sağ yanını kurbanlık alâmeti olması için çizip kanattı; boynuna iki nalın asarak ötekilere de böyle yapılmasını emir buyurdular.
İki rek’at ihram namazı kıldılar. Allahü teâlâya hamd ve senadan sonra teşbih ve tekbirde bulundular ve; “Ey Allah’ım! Bunu bana, içinde riya, gösteriş ve şöhret bulunmayan mebrûr ve makbul bir hac kıl” diyerek dua eylediler. Sonra; “Lebbeyk! Allahümme lebbeyk! Lebbeyk! La şerike leke lebbeyk! İnnelhamde venni’mete leke vel mülke la şerike leh!..” diye telbiyeler getirerek ihrama girdiler.
Eshâbı na dönerek; “Sizden kim, hac ile ömreye niyet etmek isterse, bunu yapsın” buyurdular.
Cebrail aleyhisselâm geldi ve; “Yâ Muhammed! Eshâbına telbiye söylerken seslerini yükseltmelerini emr et. Çünkü bu, haccın alâmetlerindendir” dedi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz de Eshâbına; “Cebrail bana gelip Eshâbıma, Telbiye’de seslerini yükseltmelerini emr etmemi bildirdi” buyurdular. Eshâb-ı kiram bu emir üzerine seslerini yükselttiler. Peygamber efendimiz, devesi Kusvâ’ya binip beydâ yolunu tâkib ederek, Melel’e doğru yöneldiler. Arkasından şanlı Eshâb, sel gibi aktı. Yolda gelip katılanlar da oluyordu. Melel’den, hazret-i Mûsâ dâhil yetmişe yakın peygamberin namaz kıldığı, Resûlullah efendimizin; “Bu vadi, Cennet vâdilerindendir” buyurduğu Revhâ vadisine indiler ve konaklayıp namaz kıldılar.
Revhâ’dan Munsaraf’a hareket ederek sabah namazını Esâye’de kıldılar ve üçüncü gün Arc’a vardılar. Lahy-ı Cemel’e geldiklerinde rahatsızlandılar. İhrâmlı hâlde mübarek başlarından kan aldırdılar ve Sükyâ’ya gelip konakladılar. Dördüncü günü muhterem anneleri hazret-i Amine’nin vefat ettiği Ebvâ’ya geldiler. Sonra, Mekke-i mükerremeye gelinceye kadar; Teleât-ül-yemen, Cuhfe, Gadîr-i Humm, Kudeyd, Usfan, Gamîm, Merruz-zahran, Şerîf ve Zîtûvâ’da konakladılar. Sabah namazını kıldırdıktan sonra Mekke’ye yürüdüler. Yolda katılanlarla birlikte sahâbîlerin sayısı yüz yirmi dört bine ulaştı. Şanlı sahâbîler, Resûlullah efendimizin arkasında Hacun’u geçerek Kedâ yokuşundan Mekke’ye girdiler. Medine’den çıkalı on gün olmuştu ve takvim, Zilhicce’nin dördünü gösteriyordu. Resûlullah efendimiz, Beytullah’ı görünce mübarek ellerini kaldırdılar ve; “Ey Allah’ım! Şu Beyt’in şerefini, ululuğunu, heybetini, itibârını artır. Ona hac ve ömre ile tazimde bulunanların da, şereflerini, heybetlerini, tazim ve iyiliklerini artır” diyerek dua eylediler. Sonra ridâsının bir ucunu, sağ koltuğunun altından alıp, sol omuzunun üzerine attılar. Mübarek sağ omuzları açık olduğu hâlde Beytullah’a girdiler. Doğruca Hacer-ül-esved rüknüne varıp onu istilâm ettiler. İstilâm yâni ellerini kaldırıp selâm verdikleri anda mübarek gözleri yaş ile dolmuştu. “Bismillâhi Vallâhü ekber! îmânen billahi ve tasdiken bimâ câe bihî Muhammedün sallallahü aleyhi ve sellem” diyerek Hacer-ül-esved köşesinden tavafa başladılar. Tavafın ilk üç şavtında adımlarını kısaltıp, mübarek omuzlarını silkeleyerek hızlı ve çalımlı yürüdüler. Yemen ve Hacer-ül-esved köşesine gelince buyurdular ki: “Yemen köşesinde yetmiş melek vazifelendirilmiştir. Kim; Allahümme innî es’elükel afve vel afiyete fiddünyâ vel’âhire. Rabbena âtinâ fiddünyâ haseneten ve fil-âhireti haseneten ve kına azâbennâr (Ey Allah’ım! Dünyâ ve âhirette senden af ve afiyet dilerim. Ey Rabbimiz! Bize dünyâda ve âhirette hasene (iyilik) ver. Bizi Cehennem’den koru) derse, melekler “Âmîn!” derler.”
Resûlullah efendimiz, tavafın son dört şavtını ağır adımlarla yaptıktan sonra Hacer-ül-esved’e geldiler. Mübarek ellerini üzerine koyup öptüler ve ellerini mübarek yüzlerine sürdüler. Sonra Makâm-ı İbrahim’in arkasında iki rek’at namaz kıldılar. Birinci rek’atta Kâfirûn, ikincide İhlâs sûre-i şerîflerini okudular.
Sonra Hacer-ül-esved’in karşısına gelip istilâm ettiler. Yanında bulunan hazret-i Ömer’e; “Yâ Ömer! Sen güçlü kimsesin. Hacer-ül-esved’e erişmek için kimseye omuz vurma! İnsanları, zayıfları rahatsız etme. Kendin de rahatsız olma” buyurdular.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, tavaftan sonra Kabe’nin Benî Mahsûm kapısından çıkarak sa’y etmek üzere Safa tepesine yürüdüler. Oraya varınca Kabe’ye yönelip, mübarek gözleriyle Beytullah’a nazar eyledikten sonra tekbîr getirdiler ve üç defa; “Bir olan Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. O’nun eşi, ortağı yoktur. Mülk O’nundur. Hamd, O’na mahsûstur. O, diriltir ve öldürür. Hem O, her şeye kadirdir. Allahü teâlâdan başka hiç bir ilâh yoktur. Allahü teâlâ, vadini yerine getirdi. Kuluna yardım etti. Toplanmış olan bütün kabileleri bozguna uğrattı” buyurdu. Yine tekbir getirip, cenâb-ı Hakk’a hamd eyledikten sonra dilediği kadar duada bulundular.
Duadan sonra Safâ’dan Merve’ye doğru normal adımlarla yürüdüler. Vadinin ortalarında, iki yeşil direk arasında sür’atle yürüyorlardı. Öyle ki, îzârı açılıyor, mübarek dizlerine yakın yerleri görünüyordu. Sonra tabîî yürüyüşlerine devam ediyorlardı. Mübarek dudaklarından; “Yâ Rabbî! Beni yarlığa! Bana rahmet et! En aziz, en kerîm sensin!” duası işitiliyordu. Eshâbına da; “Ey insanlar! Muhakkak ki, Allahü teâlâ sa’yı size vâcib kıldı. Sa’y yapınız” buyurdu.
Merve tepesine çıktıklarında, Safa tepesinde yaptıklarını aynen yaptılar ve tekrar Safâ’ya yürüdüler. Böylece yedi defa gidip gelerek sa’yı Merve’de tamamladılar. Yâni, Safâ’dan Merve’ye dört defa, Merve’den Safâ’ya üç defa gidip geldiler.
Peygamber efendimize, Mekke ile Minâ arasındaki Ebtah denilen yerde çadır kurmuşlardı. Oraya geldiler ve hac müddetince hep bu çadırda bulundular. Buradan Mekke’ye gidip geliyorlardı.
Resûlullah efendimiz, terviye gününden bir gün önce, yâni Zilhicce’nin yedinci günü öğle namazından sonra, Kâbe-i muazzamada bir hutbe îrâd eylediler. Beytullah’a, Yemen kumaşından yapılmış bir örtü örttüler.
Zilhicce’nin sekizinci (terviye) günü ki, o sene Perşembe’ye rastlıyordu. Ebtah’dan Kusvâ’ya binip Eshâbıyla Minâ’ya hareket ettiler. Minâ’da, Dâr-ül-İmâre’nin bulunduğu yerde indiler. Öğle ve ikindi namazlarını burada kıldırdılar. O geceyi (Cum’a gecesini) Minâ’da geçirdiler. Sabah namazını kıldırdıkan sonra güneşin doğmasını beklediler.
Güneş doğunca, yâni, Arefe günü sabahı (Cum’a günü) Kusvâ’nın üzerinde Dabb yolundan, Arafat’a yürüdüler. Minâ’dan Arafat’a giderken, Peygamber efendimiz ve Eshâb-ı kiramın bâzıları telbiye söylüyor, bâzıları da tekbir getiriyordu. Müzdelife’ye geçip Arafat’a geldiler. Arafat’ın doğusunda Nemîre denilen yerde kendileri için hazırlanan çadıra indiler.
Öğle girdikten sonra devesi Kusvâ’nın hazırlanmasını emrettiler. Kusvâ üzerinde, Ürene vadisine gelip durdular. Eshâb-ı kiram, etrafına toplanıp oturunca, Resûlullah efendimiz, Veda hutbesini îrâd eylediler.
“Hamd, Allahü teâlâya mahsûstur. O’na hamd eder, O’ndan yarlığanmak diler ve O’na tövbe ederiz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin günahlarından Allahü teâlâya sığınırız. Allahü teâlânın doğru yola ilettiğini saptıracak, saptırdığını da doğru yola iletecek yoktur.
Şehâdet ederim ki, Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. O, birdir. O’nun eşi, ortağı yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve Resûlüdür.
Ey Allahü teâlânın kulları! Ben size, Allahü teâlâdan sakınmanızı tavsiye ve O’na itaate sizi teşvik ederim. Size hayr olan şeyden söz açmak ister ve bundan sonra derim ki:
Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha birleşemiyeceğim.
İnsanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da böyle mukaddestir. Her türlü tecâvüzden korunmuştur.
Eshâbım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bu günkü her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki, bildirilen kimse, burada bulunup işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.
Eshâbım! Kimin yanında bir emânet varsa onu sahibine versin! Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermeniz gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allahü teâlânın emriyle, faizcilik artık yasaktır. Câhiliyyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü, ayağımın altındadır, ilk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib’in oğlu (amcam) Abbâs’ın faizidir.
Eshâbım! Câhiliyyet devrinde güdülen kan dâvaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvası Abdülmuttalib’in torunu (amcamoğlu) Rebîa’nın kan davasıdır.
Ey insanlar! Harb edebilmek için haram ayların yerlerini değiştirmek, şüphesiz ki, küfürde çok ileri gitmektir. Bu, kâfirlerin kendisiyle dalâlete düşürüldükleri bir şeydir. Bir sene, helâl olarak kabul ettikleri (bir ayı), öbür sene haram olarak ilân ederler. Cenâb-ı Hakk’ın helâl ve haram kıldıklarının sayısına uydurmak için bunu yaparlar. Onlar, Allahü teâlânın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram ederler.
Hiç şüphe yok ki, zaman, Allahü teâlânın yarattığı gündeki şekil ve nizâmına dönmüştür.
Ey insanlar! Bugün şeytan, sizin şu topraklarınızda yeniden te’sir ve hâkimiyetini kurma gücünü ebedî surette kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız, bu onu memnun edecektir. Dîninizi korumak için bunlardan da sakınınız!
Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allahü teâlâdan korkmanızı tavsiye ederim. Siz, kadınları, Allahü teâlânın emâneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allahü teâlâ adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız; onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; onların, aile mahremiyetinizi, sizin hoşlanmadığınız hiç bir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe dövüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru bir şekilde, her türlü yiyim ve giyimlerini te’min etmenizdir.
Ey mü’minler! Size bir emânet bırakıyorum ki, O’na sıkı sarıldıkça, yolunuzu hiç şaşırmazsınız, O emânet, Allahü teâlânın kitabı Kur’ân-ı kerîmdir. (Başka rivayetlerde; “Sünnetim” ve “Ehl-i beytim” diye de bildirilmiştir).
Ey mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve muhafaza ediniz! Müslüman, müslümanın kardeşidir ve böylece bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait herhangi bir hakka tecâvüz, başkasına helâl değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun.
Eshâbım! Nefsinize (kendinize) de zulmetmeyiniz. Kendinizin de üzerinizde hakkı vardır.
Ey insanlar! Allahü teâlâ her hak sahibine hakkını (Kur’ân-ı kerîmde) vermiştir. Vârise, vasiyyete lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa, ona aittir. Zina eden için muhrûmiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz, yâhud efendisinden başkasına intisaba kalkan nankör, Allahü teâlânın gazabına, meleklerin ve bütün müslümanların lanetine uğrasın! Cenâb-ı Hak, bu gibi insanların ne tövbelerini, ne de adalet ile şehâdetlerini kabul eder.
Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz, Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allah katında en kıymetliniz, takvası çok olanınızdır. Arabın Arab olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.
Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?!..”
Eshâb-ı kiram; “Allahü teâlânın dînini tebliğ ettin. Vazîfeni yerine getirdin. Bize vasiyyet ve nasihatte bulundun, diye şehâdet ederiz” dediler.
Bunun üzerine Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, mübarek şehâdet parmağını kaldırarak cemâat üzerine çevirip indirdiler ve; “Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab!” buyurdular.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, Veda hutbesini bitirdikten sonra Bilâl-i Habeşî (radıyallahü anh), ezân-ı şerîfi okudu. Bütün Eshâb-ı kiram (aleyhimürrıdvân), huzur ve huşu içinde dinlediler, önce öğle namazını kıldırdılar, hemen peşinden ikindi namazını kıldırarak cemi takdim ettiler. Yâni, bir ezan ve iki kametle iki vaktin namazını birleştirdiler.
Peygamber efendimiz, namazları kıldırdıktan sonra devesine bindi. Cebel-i Rahme’nin dibine varıp kayaları önüne alıp, kıbleye dönerek vakfeye durdular. Herkesin vakfeye durmasını emr ettiler. Telbiye ettikten sonra; “Hayr, ancak ahıret hayrıdır” buyurdular. Mübarek ellerini göğüs hizasında kaldırarak, bütün Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) yaptığı pek faziletli olan şu duaya başladılar.
“Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. O birdir. Eşi ortağı yoktur. Mülk, O’na aittir. Hamd, O’na mahsustur...
Ey Allah’ım! Kabir azabından, kalbin vesvesesinden, işlerin dağınıklığından sana sığınırım! Ey Allah’ım! Rüzgârların getirdiği âfetin şerrinden sana sığınırım! Ey Allah’ım! Gözümde bir nur, kulağımda bir nur, kalbimde bir nur yarat! Ey Allah’ım! Göğsüme genişlik ver, işimi kolaylaştır!
Ey Allah’ım! Göğüslere vesvese veren şeytandan, işlerin karışıklığından, kabir fitnesinin şerrinden, gecenin getirdiği şeylerin şerrinden, gündüzün getirdiği şeylerin şerrinden, korkunç rüzgârların getirdiği âfetlerin şerrinden, zamanın nöbet nöbet gelen mihnet ve belâlarının şerrinden sana sığınırım! Ey Allah’ım! Sağlığın hastalığa çevrilmesinden, birden bire gelip çatacak azabından ve bütün gazabından sana sığınırım! Ey Allah’ım! Beni hidâyetine ulaştır. Geçmişimi, geleceğimi bağışla! Ey baş vurulacakların en hayırlısı! Kendisinden istenilenlerin en keremlisi, en çok vereni! Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ım! Yarattıklarına ve Beyt’inin hacılarına verdiklerinin en üstününü şu akşam üzeri bana ihsan eyle!
Ey dereceleri yükselten, bereketleri indiren! Ey gökleri ve yeri yaratan Allah’ım! Seslçr, çeşit çeşit gürüldeyip gürleyerek sana doğru yükseliyor, senden dileklerde bulunuyor. Benim dileğim de, dünyâ halkının, beni unuttuğu imtihan yurdunda, senin beni anmandır... Ey Allah’ım! Sen, sözümü işitiyor, yerimi görüyor, gizli, açık nem var ise, biliyorsun. İşlerimden hiç biri sana gizli değildir. Ben çaresizim, yoksulum. Senden yardım ve emân diliyorum. Korkuyorum. Kusurlarımı itiraf ediyorum. Bir çaresiz, senden nasıl isterse, ben de öyle istiyorum. Zelil bir günahkâr, sana nasıl yalvarırsa, ben de öyle yalvarıyorum. Yüce huzurunda boynunu bükmüş, senin için gözlerinden yaşlar boşanan, senin uğrunda bütün varlığını zelil eden, senin için burnunu topraklara sürten bir kulun sana nasıl dua ederse, ben de öyle dua ediyorum! Ey Rabbim! Duamı kabul buyurmaktan beni mahrum eyleme. Bana Rauf ve Rahim ol! Ey istenilenlerin en hayırlısı ve verenlerin en keremlisi!..
Yâ Rabbî! Biliyorum ki, kusurlarım yüzünden ne huzurunda mevkiin, ne de senden özür dilemeye yüzüm kalmıştır.
Yâ Rabbî! Kusurum ne kadar büyük olsa da, senin affının yanında küçük kalır. Onları bana bağışlayıver, ey kerem sahibi Allah’ım!...
Ben, sana her an muhtacım. Senin ise, bana hiç ihtiyâcın yok. Sen, ancak yaratanım olarak beni bağışlar, af edersin. Ey duacıların dualarını kabul edenlerin en hayırlısı! Ey ümid bağlananların en üstünü! İslâmiyet ve Muhammed (aleyhisselâm) üzerindeki himayen hürmetine sana yöneliyorum. Benim bütün suçlarımı bağışla! Beni şu durduğum yerden bütün hacetlerimi yerine getirmiş, dileklerimi ihsan buyurmuş, temennilerimi gerçekleştirmiş olarak döndür!...
Bizler, topluca senin Beyt-i Harâm’ına geldik. Şu büyük Meşâir’de vakfeye durduk. Şu mübarek yerlerde hazır bulunduk. Ümidimiz, yüce katındaki sevab ve mükâfata nail olmaktır. Ümidimizi boşa çıkarma Allah’ım!”
Resûlullah sallallahü aleyhi vesellem efendimiz, güneş batıp, sarılığı birazcık gidinceye kadar vakfe yaptı. Akşam üzeri; “Bugün, dîninizi sizin için ikmâl eyledim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâmiyet’i vermekle razı oldum.” (Mâide sûresi: 3) meâlindeki âyet-i kerîme nazil oldu. Güneş tamamen battıktan sonra Peygamber efendimiz, Eshâb-ı kirâmına dönüp; “Besmele ile Müzdelife’ye gidiniz” buyurdular. Devesinin arkasında Üsâme bin Zeyd (radıyallahü anh) olduğu hâlde, zât-ı şerîfleri, Müzdelife’ye doğru hareket ettiler. Akşam namazını Arafat’ta ve yolda kılmadılar. Müzdelife’ye yatsı vakti geldiklerinde, ezân-ı şerîfi okuttular. Kamet getirildi, önce akşam namazının farzını kıldırdılar. Sonra tekrar kamet getirildi, yatsı namazının farzını kıldırdılar. Eshâb-ı kirama; “Akşamla yatsıdan ibaret olan bu iki namaz, ancak burada belli vakitlerinden değiştirilmiştir. Sakın halk, yatsı vakti girmeden Müzdelife’ye gelmeye çalışmasın” buyurdular.
O gece Müzdelife’de kaldılar. İmsaktan sonra sabah vakti girer girmez MEş’ârîlharâm denilen yere gelip vakfeye durdular. Ortalık iyice aydınlanıncaya kadar tekbîr, tehlîl ve tevhîd okudular. Telbiyeye devam ettiler. Resûlullah efendimiz, burada gülümsediler. Hikmetini suâl eden Eshâbına; “Allahü teâlâ, iyi olanlarınızı mağfiret eyledi. İyilerinizin iyi olmayanlar hakkındaki şefaatini kabul buyurdu. İnen ilâhî rahmet, onları da içine aldı. Sonra, yeryüzüne dağıldı. Tövbe edip, dilini ve elini günahtan koruyan ve sakınan herkesin üzerine düştü” buyurarak müjde verdiler. Cemrelerde atılmak üzere küçük taşlar toplattılar.
Resûlullah efendimiz, Zilhicce’nin onuncu günü, yâni bayramın birinci günü güneşin doğmasına yakın Müzdelife’den Minâ’ya doğru hareket ettiler. Yolda “Lebbeyk...” diyerek telbiyeye devam ediyorlardı. Eshâb-ı Fîl’in, Allahü teâlânın gazabına uğradığı Muhassir vadisinde devesini hızlandırarak geçtiler. Buradan Akabe Cemresi’ne (Büyük Cemre’ye) çıkan orta yolu futtular. Eshâbına; “Ey insanlar! Hac amellerinizi, nasıl yapacağınızı benden öğreniniz ve onları ezberleyiniz” buyurarak, toplanan nohut kadar küçük taşların, baş ve şehâdet parmakları arasına alınarak nasıl atılacağını gösterdiler. Kâbe-i muazzamayı sol tarafına, Minâ’yı sağ tarafına alıp Büyük Cemre’ye yöneldiler. Taş atmaya başlayıncaya kadar telbiyeye devam ettiler ve her birinde “Allahü ekber” diyerek, yedi taş attılar.
Taş atışı bittikten sonra Minâ’ya dönüldü. Peygamber efendimiz, Allahü teâlâya hamd ve senadan sonra uzun bir hutbe îrâd buyurdular. Resûlullah efendimizin bir mucizesi olarak, buyurduğu her kelimesi çok uzaklardan dahi duyuluyordu. Sonra kurban kesim yerine geldiler; “Minâ’nın her tarafı kurban kesme yeridir” buyurdular. Medîne’den getirilen kurbanlık yüz deveden altmış üç adedini bizzat kendileri kestiler. Sonra bıçağı hazret-i Ali’ye verdiler. Geri kalanı da o kesti.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, kurbanı kestikten sonra, berberî Mâmer bin Abdullah’ı (radıyallahü anh) çağırdılar ve; “Ey Mâmer! Resûl (aleyhisselâm), kulağının yumuşağından itibaren başını, elinde usturan olduğu hâlde sana teslim etti” buyurdular. O da; “Vallahi yâ Resûlallah! Muhakkak ki, bu vazife bana Allahü teâlânın ihsan eylediği bir nîmettir” dedi. Eshâb-ı kiram (aleyhimürrıdvân), Peygamber efendimizin etrafında toplanmışlar, mübarek saçlarını almak için dikkat kesilmişlerdi. Kesilen saçları, sahâbîler, yere düşürmeden kapışıyorlardı. Bir tek saç alabilen her sahâbî, büyük bir hazîneye kavuşmanın bahtiyarlığı içinde, onu, en güzel yerine îtinâ ile yerleştiriyordu. İlk saçı alan Ebû Talhâ (radıyallahü anh) olmuştu.
Peygamber efendimiz traştan sonra elbisesini giydiler, güzel koku süründüler. Öğleden önce Kâbe-i muazzamaya Tavâf-ül-ifâda, ziyaret tavafı yapmak için deveye bindiler. Beytullah’ı tavaftan sonra öğle namazı kıldılar. Zemzem kuyusundan çektirip, içtiler ve mübarek başlarına döktüler.
Resûlullah efendimiz, o gün akşama doğru Minâ’ya döndüler. Minâ’da geçirilmesi gereken gecelerin Minâ dışında geçirilmesini yasakladılar. (Teşrîk günleri gecelerini Minâ’da geçirdiler).
İkinci, üçüncü bayram günü öğleden sonra ilk Cemre’ye yedi tane küçük taş attılar. Her bir taşı “Allahü ekber” diyerek atıyorlardı. Taşlar bitince biraz ileri gidip kıbleye döndüler, mübarek ellerini kaldırarak dua ettiler. İkinci (Orta) Cemre’ye geldiler. Oraya da birer birer yedi taş atıp dua ettiler. Sonra Büyük Cemre’ye geldiler. Oha da birer birer yedi taş atıp durmadan hemen uzaklaştılar. Akşamları Minâ’da yattılar.
Dördüncü bayram günü, cemrelere yedişer taş attılar, öğleden sonra Minâ’dan Muhassab’a geldiler. Burada öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını kıldılar. Zilhicce’nin on dördüncü günü sabah namazından önce, Kâbe-i muazzamayı tavaf için gidileceğini Eshâb-ı kirâmına bildirdiler. O gece orada kalıp, sabah erkenden Beytullah’a geldiler ve veda tavafı yaptılar. Sonra; “Mekke, kalma ve oturma yeri değildir. Muhâcir’in, hac ibâdetlerini yerine getirdikten sonra, Mekke’de kalacağı müddet üç gecedir” buyurdular.
Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Veda tavafını yaptıktan sonra Eshâb-ı kirâmıyla birlikte Medîne-i münevvereye hareket ettiler. Buraya gelince evvelâ Mescid-i Nebî’de iki rek’at namaz kıldılar, sonra hâne-i seâdetlerini teşrif buyurdular.