UBEYDULLAH-I AHRÂR
Evliyanın büyüklerinden. İnsanlara îtikâd, ibâdet ve ahlâk hususunda doğruyu öğrenip yapmalarını sağlayan, Allahü teâlânın rızâsına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen İslâm âlimlerinin on sekizincisidir. İsmi, Ubeydullah bin Mahmûd bin Şihâbüddîn’dir. 1403 (H. 806)’da Taşkend’de doğdu. 1490 (H. 895) senesinde Semerkand’da vefat etti. Babası, o zamanın büyük âlimlerinden velî bir zât idi. Soyu, annesi tarafından hazret-i Ömer’e dayanır.
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri doğduğunda, kırk gün annesini emmemiş, annesi nifasdan temizlendikten sonra emmeye başlamıştır. Çocuk iken yüzünde parlayan nuru görenler hayran kalıp, ona dua ederlerdi. Dilinden Allahü teâlânın ismi hiç düşmez, devamlı zikir ile meşgul olurdu. Dedesi Hâce Şihâbüddîn, âlim ve evliya bir zât idi. Vefat edeceği sırada, torunlarını son olarak görüp vedalaşmak istedi ve onlarla tek tek vedâlaştı. Torunu Ubeydullah-ı Ahrâr’ı da görmek isteyip, babasına onu getirmesini söyledi. Yanına getirdiklerinde o zaman çok küçüktü. O yanına getirilince, beni yatağımdan kaldırın deyip, yatağı üzerinde oturarak, Ubeydullah-ı Ahrâr’ı kucağına aldı. Sarılarak ağladı ve şöyle dedi: “Benim istediğim çocuk budur. Ben, bunun büyük bir zât olduğu zaman hayatta olmam. Bunun âlemdeki tasarrufunu ve yaptığı hizmetleri göremem. Bunun sânı âlemi tutacak, İslâmiyet’e hizmet edecektir. Cihan pâdişâhları itaat edecekler. Bundan zuhur edecek işler, önceki âlimlerde görülmemiştir.” Daha bir çok müjdeler verdikten sonra, tekrar bağrına basıp sarılarak, Ubeydullah-ı Âhrâr’ın babası Mahmûd Şâşî’ye; “Benim bu oğlumu iyi gözet, gerektiği gibi yetiştirip terbiye et” diye vasiyet etti.
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri daha çocuk iken, üstün hâllere kavuşmuş olup, kerametleri görülüyordu. Kendisi şöyle anlatmıştır:
“Mektebe gider gelirdim. Gönlüm dâima Allahü teâlâ ile idi. Bir ân O’nu unutmaz, bir ân O’ndan gafil olmazdım. Herkesi de kendim gibi sanırdım. Soğuk bir kış günü, kırlık bir yerden geçerken ayağım çamura battı. Kurtulmaya çalışırken ayakkabım düştü. O sırada bana bir gaflet arız oldu. Bu işle uğraşırken, Allahü teâlâyı anmaktan uzaklaştım hissine kapıldım. Karşıda köylü bir genç çift sürüyordu; “Bak, şu genç bunca eziyyet içinde Allah’ı düşünüyor da, sen, ayağını çamurdan kurtarmak gibi küçük bir uğraşma yüzünden O’nu nasıl unutursun?” diyerek, hüngür hüngür ağlamaya başladım. O zaman, herkesi kendim gibi her ân Allahü teâlâyı anmaktadır zannediyordum. Bulûğ yaşına erişinceye kadar, Allahü teâlâdan gafil olanlar bulunduğunu anlıyamamıştım. Allahü teâlânın herkesi, kendisini düşünmek, hatırlamak, unutmamak için yarattığını zannediyordum. Sonradan, Allahü teâlâdan gafil bulunmamanın yalnız bâzı kullara mahsûs ilâhî bir inayet olduğunu anladım. Bu ancak, riyazet ve nefs mücadelesiyle elde edilebilirmiş. Hattâ bazılarınca bununla bile elde edilemez bir keyfiyet imiş.”
Amcasının oğlu Hâce İshak da şöyle anlatmıştır: “Ben ve öbür çocuklar oyun oynarken, aramıza katılması için ona ne kadar rica etsek, kabul ettiremezdik. Oynar gibi görünüp, bir kenarda durur ve kendi hâllerinde olurdu.”
Yine kendisi şöyle anlatmıştır: “Çocukluğumda rüyada kendimi Şeyh Ebû Bekr-i Şâşî’nin mezarı yanında gördüm. Mezarın eşiğinde Îsâ aleyhisselâm vardı. Hemen ayaklarına kapandım. Elleri ile başımı kaldırıp; “Gam çekme! Seni ben terbiye edeceğim!” buyurdu. Rüyayı anlattığım zâtlar, tıb ilmi ile tâbir ettiler. Yâni tıb ilminden nasibim olacağını söylediler Ben bu tâbire razı değildim. Tâbirim şuydu: Îsâ aleyhisselâm, ölüleri dirilten bir peygamberdir. Evliyadan ihya sıfatına mazhâr büyüklere de Îsevî meşreb denirdi. Madem ki, Îsâ aleyhisselâm bu fakirin terbiyesini üzerine aldılar, demek bana ölü kalbleri ihya sıfatı verilecek. Nitekim kısa zaman sonra, Allahü teâlâ bana öyle bir hâl ve kuvvet bahşetti ki, bende o mânâ, kemâliyle meydana geldi. Vâsıtamızla nice ölü kalbler, gaflet karanlığından şühûd ve huzur ışığına çıktılar.
Hâlimin başlangıcında, rüyada Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemi gördüm. Gayet yüksek bir dağın eteğinde, Eshâbı ile birlikte idiler. Beni görünce, elleri ile yaklaşmamı işaret etti ve buyurdu ki: “Beni bu dağın başına çıkar!”‘ Ben de kendilerini omuzlarıma alıp, dağın tepesine çıkardım. “Ben sende böyle bir kuvvet bulunduğunu biliyordum. Fakat, başkaları da görsün ve bilsin diye sana bu işi yaptırdım” buyurdu.
Yine ilk zamanlarda, rüyada Hâce Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerini gördüm. Bâtınıma öyle tasarruf etti ki, ayaklarımda mecal kalmadı. Ondan sonra dönüp yürüyüverdiler. Ben de son gücümü sarf ederek, arkalarından koştum ve yetiştim. Geriye dönüp, “Mübarek olsun” buyurdular.”
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri yirmi iki yaşında iken dayısı Hâce İbrahim, onu ilim tahsîli için Taşkend’den Semerkand’a gönderdi. İki yıl müddetle Mâverâünnehr’deki büyük âlimlerin meclisinde bulunup ilim öğrendi. Yirmi dört yaşında Herat’a gitti. Beş yıl da oradaki büyük âlimlerden ilim öğrendi. Yirmi dokuz yaşında iken memleketine döndü.
Yine Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri; “Hâce Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri ve talebeleri, çarşı ve pazarda dolaşırken, halkın ve satıcıların gürültülerini işitmez, kulaklarına zikir sesleri gelirmiş. Onun gibi, ilk gençlik yıllarımda Allahü teâlâyı zikir, bana öyle hâkim olmuştu ki, rüzgârın sesini ve iniltisini hep zikir gibi işitirdim... Bu sırada on sekiz yaşında idim” buyurur.
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, ilk gençik yıllarından sonraki hâlini de şöyle anlatmıştır: “Tîmûr Hân’ın oğlu Mirza Şahrûh zamanında Herat’ta idim. Hiç param yoktu. Başımda bir tülbentim (sarığım) vardı. O da parça parça idi. Bir parçasını düğümlesem, öbürü parçalanır ve sarkardı. Bir gün pazar yerinden geçerken, bir dilenci benden bir şey istedi. Param yoktu ki vereyim. Birahçının önüne gittim. Tülbentimi çıkarıp; “Bu tülbent eski fakat temizdir. Kapkacak yıkadıkça kurulamaya ve silmeye yarar. Bunu al, şu fakîre bir yemek ver” dedim Ahçı, fakîri doyurduktan sonra, büyük bir edeble tülbenti önüme koyup geri verdi. Fakat ben kabul etmedim, oradan ayrıldım.”
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, ilk zamanlarında Taşkend’den Semerkand’a ve Buhârâ’ya gitti. Buralarda ve diğer yerlerde Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin talebelerinin, büyüklerinden bir kısmıyla ve onların da meşhûr talebelerinden bazısıyla görüşüp, sohbetlerinde bulundu. Hâcegân yolunun diğer tabakasının büyüklerinden pek çok zâtla da görüşüp sohbet etti. Horasan’a gitmeden önce, Seyyid Kasım Tebrîzî hazretlerinin sohbetinde bulundu. Horasan’a gittikten sonra, bir defa daha Seyyid Kasım Tebrîzî’nin sohbetine gitti. Bundan başka Hire’de bulunan evliya ve meşhûr zâtların da sohbetlerinde bulundu.
Ubeydullah-ı Ahrâr’ın sohbetinde bulunduğu zâtlardan biri de, Behâeddîn Ömer hazretleridir. Dört sene bu hocasının yanında kalıp, sohbetlerine devam etti. Bundan sonra, en başta gelen hocası Ya’kûb-i Çerhî hazretlerine talebe oldu ve onun sohbetinde kemâle ulaştı.
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri yirmi dokuz yaşında iken, ilim tahsîlini tamamlayıp, tasavvufda yüksek derecelere kavuşmuştur. Yirmi dokuz yaşından sonra memleketine dönüp, helâl kazanmak için zirâatle ve insanlara doğru yolu göstermekle meşgul olmaya başladı. Kısa zamanda mahsûlleri o kadar bereketli oldu ki, idaresi için vekil tâyin etti. 1300’den fazla çiftliği vardı. Her birinde pek çok amele çalışırdı. Allahü teâlâ onun mahsûlüne öyle bir bereket verdi ki, her sene sekiz yüz bin batman zahîre öşür verirdi. Anbarlarına konulan mahsûl, her çıkardıklarında, koyduklarından fazla geliyordu. Bu hâli görenler, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine hayran kalıp, daha çok bağlanıyorlardı. Kendisi bu hususta; “Bizim malımız fakirler içindir. Bunca malın hassası işte bu noktadadır” buyurmuştur.
Ubeydullah-ı Ahrâr, tenhâda ve kalabalıkta, zahirî ve bâtınî edeblere çok dikkat ederdi. Sabaha kadar iki dizi üstünde oturduğu çok olurdu. Hizmetinde olanlara ve herkese, ihsanları, lütufları çoktu. Meşakkati, zorluğu kendisi yüklenip, başkalarının rahatını, kendi istirâhatine tercih ederdi, ömrü boyunca kimseden bir şey almayıp, verilen şeyleri kabul etmemiştir. Büyüklerden bir zât, kendi eliyle beyaz kuzu yününden bir kaftan dikip, ona gönderdi. Bu hediyenin helâl maldan olmasına çok dikkat etmişti. Kaftan kendisine verildiğinde; “Bu kaftanı giymek caizdir. Fakat ben, ömrüm boyunca kimseden hediye kabul etmedim. Bunu gönderen zâttan özür dileyin ve bu defa bu kaftanı, bizim hediyemiz olarak kendisine takdim edin” demiştir.
Ubeyduilah-ı Ahrâr hazretlerinin bütün ömrü boyunca tanıdıklarına ve tanımadıklarına, dost-düşman herkese yardım ve şefkati pek çok idi. Hiç kimseyi ayırd etmeden yaptığı iyilik ve hizmetler dillere destan idi. “Ben bu yolu, tasavvuf kitaplarından değil, halka hizmetten elde ettim. Herkesi bir yoldan götürürler. Bizi hizmet yolundan götürdüler. Hayır umduğum herkese hizmet ederim” buyurmuştur.
Kendisi şöyle anlatmıştır: “Semerkand’da Mevlânâ Kutbüddîn Medresesi’nde, iki-üç hastanın hizmetini üzerime almıştım. Hastalıkları arttığından, yataklarını kirletirlerdi. Onları elimle yıkayıp, çamaşırlarını giydirirdim. Bu hizmetim devamlı olduğu için, hastalıkları bana da geçti. Ben de yatağa düştüm. Bu hâlimle bile, bir kaç testi su getirip, hastaların kirlerini yine ben yıkamaya devam ettim.”
Talebelerinden Şeyh lyân bir kerametini şöyle anlatmıştır: “Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleriyle, bir bahar mevsiminde yola çıkmıştık. Yolumuz, sel sularıyla dolup taşarak akan bir dereye rastladı. Karşıya geçmemiz îcâb etti. Talebeler karşıya geçmek üzere saz ve kamışlardan sal yapıp, birer birer sudan geçtiler. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri de karşıya geçmek için sallardan birine bindi. Beni de yanına aldı. Hareketten biraz sonra, derenin ortasında suyun büyük bir hızla aktığı noktaya gelmiştik. Bindiğimiz salın kamışları çözülmeye başladı. Sular, bağlar gevşediğinden kamışları ve sazları sökerek, salı dağıtmaya başladı. Ben çok korktum. Karşı sahile bir ok atımı kadar mesafe vardı. Suyun şiddetle aktığı yeri aşıp karşıya ulaşmamız mümkün değildi. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bu hâle hiç aldırmadan oturuyordu. Kamışlar her ân biraz daha çözülüp dağılıyor, ben ise korkudan adetâ eriyordum. Hocamın yanında, onun rûhâniyyetine, tasarrufuna sığınıp, tevekkülle bekledim. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bu durum karşısında birdenbire “Allah” diye bağırdı. Derin bir ürperti geçirerek, netîceyi bekledim. Bindiğimiz sal, suyun en şiddetli aktığı noktayı geçti. Sazlardan ve kamışlardan hiç biri çözülmeden, sal karşıya ulaştı. Kıyıya varınca hocam bana; “Kalk!” buyurdu. Kalkıp sal üzerinden sahile atladım. Sonra da kendisi saldan indi. Mübarek ayaklarını yere basar basmaz su üzerinde kalan sal, birdenbire çözülüp su üzerinde çöp yığını hâlinde dağılıverdi.”
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, zamanının sultanları üzerinde büyük bir te’sire sâhib idi. Sultanlara sözü geçer, müslümanların rahatı için nasîhatta bulunurdu. Kendisi şöyle anlatmıştır: “Eğer biz şeyhlik yapsaydık, zamanımızda hiç bir şeyh kendisine talebe bulamazdı. Fakat bize başka iş emredildi. Bizim işimiz, müslümanları zâlimlerin şerrinden korumaktır. Bu sebeple, pâdişâhlar ile görüşmek ve onların gönlünü avlamak, dilediğimiz istikâmete çevirmek bize vazife olmuştur. Allahü teâlâ bize öyle bir kuvvet verdi ki, eğer isteseydim, ilâhtık dâvasında bulunan Çin pâdişâhını bir mektubla öylesine te’sir altında bırakırdım ki, sultanlığı terkedip, yalın ayak koşarak kapıma gelirdi. Bununla beraber biz, Allahü teâlânın bu hususdaki takdirini beklemekteyiz. Bizim makamımızda edebli olmak lâzımdır. Bu edeb de, kulun kendi irâdesini bırakıp, Rabbinin irâdesine teslim olmasıdır.”
Reşahât kitabının müellifi şöyle anlatmıştır: “Bir gün Sultan Ahmed Mirza, Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerini Mâtürîd köyünde ziyarete gelmişti. Huzuruna girince, geride iki dizi üzerine edeble oturmuştu. Ubeydullah-ı Ahrâr, ona çok iltifat etti. Buna rağmen Sultan Ahmed Mirza, onun heybeti karşısında tir tir titriyor, alnından ter damlaları dökülüyordu.”
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine bir gün rüyasında şöyle denildi: “İslâmiyet, senin hizmetinle, mededinle kuvvet bulacak.” Bunun üzerine bu iş, sultanları ve emîrleri vâsıta etmeden yerine gelmez diyerek, zamanın sultânı ile görüşmek üzere Semerkand’a gitti. Bu yolculuğunda Mevlânâ Nâsırüddîn Etrârî de yanında bulunuyordu. O, şöyle anlattı: “O zaman Semerkand’da Mirza Abdullah sultan idi. Semerkand’a vardığımızda, Mirza Abdullah’ın beylerinden biri, Hâce Ubeydullah hazretlerini karşıladı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri; “Bizim buralara kadar gelmekten maksadımız, sizin Mirzâ’nız ile görüşmektir” dedi. Karşılamaya gelen bey, edebsizce şöyle cevap verdi: “Bizim Mirzâ’mız, pervasız bir gençtir. Onunla görüşmek kolayca kabul edilir bir iş değildir. Hem dervişlerin bu sultanla görüşmekte ne maksadları olabilir?” Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bu sözden gadaba gelip buyurdu ki: “Bize Sultan ile görüşmek emredilmiştir. Ben buraya kendi kendime gelmedim. Sizin Mirzâ’nız eğer pervasız ise, onu değiştirip yerine pervâlı olan birini getirirler!” Bunun üzerine karşılamaya gelen o bey ayrılıp gitti. O gidince Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri onun ismini mürekkeple duvara yazdı. Sonra parmağını ağzında ıslatarak sildi. “Bizim işimiz, o sultandan ve onun kumandanlarından beklenemez, gidelim!” dedi. O gün Taşkend’e döndüler. Bir hafta sonra, o karşılayan ve edebsizlik eden bey öldü. Bir ay sonra da, Türkistan’da Mirza Ebû Sa’îd zuhur edip, Mirza Abdullah’ı öldürüp, mülküne el koydu. Yerine sultan oldu.”
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri zamanında, o devrin sultanlarından Kıbçak çölü sultânı Mahmûd, Sultan Şeyh Ömer Mirzâ’dan da yardım alarak Semerkand sultânı Sultan Ahmed Mirza üzerine yürümüştü. Bu durum Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine bildirilince savaşmak üzere ordularını toplayan üç sultânı savaş meydanında barıştırıp, anlaşma yaptırdı. Böylece müslüman kanı dökülmesine mâni oldu. Bu hâdisede de sultanların Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine itaat edişlerini görenler, onun büyük evliya ve rehber olduğunu anlayıp çok sevindiler.
Talebelerinden Reşahât kitabının müellifi olan Ali bin Hüseyn şöyle anlatmıştır: “1488.(H. 893) senesi Rebrul-âhir ayının yirmi dördünde, Pazartesi günü ikinci defa Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin sohbetine kavuşmakla şereflenmiştim. Sohbet sırasında; “Üç yıl dört ay sonra yaşım tam doksan olur” buyurdu. 1490 (H. 895) senesinde, Muharrem ayının başında hastalandı. Hastalandığı senenin Rebî’ul-evvel ayının sonunda, Cumartesi günü vefat etti. Hastalığı seksen dokuz gün sürdü. Vefatından on iki gün önce; “Eğer sağ kalırsak, beş ay sonra seksen dokuz yaşım tamâm olup, doksana girerim. Bâzı büyükler, ömrünün yıl sayısı ile hasta yattığı gün sayısı arasındaki uygunluğu; “Bir günlük hastalık (humma), bir senenin keffâretidir” hadîs-i şerîfinde buyurulan hususa uygun olduğunu söylemişlerdir” buyurdu.
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin en başta gelen talebesi, Mevlânâ Kadı Muhammed Zâhid Bedahşî olup, halîfesidir. Bu talebesi, evliyanın büyüklerinden Ya’kûb-i Çerhî hazretlerinin kızının oğlu olup, torunudur. Hocası Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin kıymetli sözlerini Mesmû’ât-ı Mevlânâ Kadı Muhammed Zâhid adlı bir kitab yazarak toplamıştır.
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri buyurdu ki:
“Dervişlik; herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir.”
“Allahü teâlâdan gelen belâlara sabırlı, hattâ şükredici olmak lâzımd.” Zîrâ, Allahü teâlânın birbirinden acı belâları çoktur.”
“İnsanın kıymeti; idrâkinin, zekâsının, bu yolun büyüklerinin hakikatlerini anladığı kadardır.”
“Söz, yüce bir şeydir. Zamanında ve yerinde olmalıdır.”
“Söz söylemek, dilin gönülle, gönlün de Hak ile olduğu zaman makbuldür.”
“Tasavvuf bilgilerinden maksad, kendini zorlamadan, uğraşmadan, her ân Allahü teâlâya teveccüh ve ikbâldir. Yâni her ân Allahü teâlâyı hatırlamaktır.” Ve yine; “Bütün hâlleri ve keşfleri bize verseler, fakat Ehl-i sünnet ve cemâat itikadını kalbimize yerleştirmeseler, hâlimi harâb, istikbâlimi karanlık bilirim. Eğer bütün harâblıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi Ehl-i sünnet îtikâdı ilesüsleseler hiç üzülmem” buyurmuştur.
HER GÖRDÜĞÜNÜ HIZIR; HER GECEYİ KADİR BİL!..
Ubeydullah-ı Ahrâr şöyle anlatmıştır: “Bir ara bende öyle bir hâl oldu ki, büyük-küçük, hür-köle, her kim ile karşılaşsam, ellerine kapanıp, tam bir kırıklık ve yalvarış ile bana dua etmesini isterdim.
İlk zamanlarımda idi. Validemin bir tarlası vardı. Tarladan kalkan bir mikdâr buğdayı, çölde yaşayan bir Türk ile bana gönderdi. Ben buğdayı anbara koymakla meşgul iken, buğdayı getiren o Türk, çuvallarını alıp gitmiş. Nereye gittiği ve hangi yoldan gittiği belli değildi. O anda, neden bu garib ve zavallı kimseden bir dua almadım diye üzüldüm; içime garib bir ızdırap çöktü. Buğdayı olduğu gibi bırakıp, koşarak peşine düştüm ve yolun yarısında yetiştim. Tevazu ile yalvararak, bana dua etmesini istedim; “Beni gönlünüze alın! Hâlime bir inayet nazarı ile bakın. Belki duanız ve himmetiniz bereketiyle Allahü teâlâ beni bağışlar, merhamet eder de yolum açılı r” dedim. O Türk hayret ederek bana; “Zannediyorum ki, Türk şeyhlerinin söyledikleri; “Her gördüğünü Hızır, her geceyi Kadir bil” sözüne göre hareket ediyorsun ama ben çölde yaşayan, elini yüzünü yıkamayı bile lâyıkı ile bilmeyen bir Türk’üm. Senin istediğin şeyden ben haberdâr değilim. O bende yoktur” dedi. Sonra benim yalvarışıma bakıp, öyle bir teessüre kapıldı ve ellerini kaldırıp öyle bir dua etti ki, duasının te’siri ile o ânda bâtınımda, kalbimde fetihler, açılmalar hâsıl olduğunu gördüm.”
EMÂNETİ, EHLİNE ULAŞTIR!
Ubeydullah-ı Ahrâr, Ya’kûb-i Cerh! hazretlerinin sohbetinde üç ay kaldı. Ondan feyz alıp, tasavvuf hâllerinde yükseldi: Ondan icazet aldı. İnsanları irşâd etmek (yetiştirmek) üzere vedâlaşıp ayrılırken, hocası ona rabıta şartını anlattı ve; “Bu yolu tâlim ederken dehşet hissi vermemeye dikkat et. Emâneti isteklilere ve istidatlılara ulaştır” buyurdu.
Ya’kûb Çerhî, talebesi Ubeydullah-ı Ahrâr hakkında şöyle buyurmuştur: “Bir talebe, bir büyüğün huzuruna gelince Hâce Ubeydullah gibi gelmelidir. Kandili takmış, fitili ve yağını hazırlamış, onun yanması için sâdece bir ateş tutmak gerekecek.”
FÂTİH’E “KORKMA!”DEDİ
Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin torunu Hâce Muhammed Kâsım’dan şöyle nakledilmiştir: “Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, bir Perşembe günü öğleden sonra, aniden atının hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca binip Semerkand’dan sür’atle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da ona tâbi olup takip, ettiler. Biraz yol aldıktan sonra, Semerkand’ın dışında bir yerde talebelerine; “Siz burada durunuz” buyurdu. Sonra atını Abbâs Sahrası denilen sahraya doğru sürdü. Talebeleri arasında Mevlânâ Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi, bir müddet daha peşinden gidip tâkib etmişti. Bu talebesi şöyle anlattı: “Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri ile sahraya vardığımızda, atını sağa sola sürmeye başladı. Sonra birdenbire gözden kayboldu.”
Ubeydullah-ı Ahrâr daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sorduklarında; “Türk sultânı Muhammed Hân (Fâtih), kâfirlerle harbediyordu, benden yardım istedi. Ona yardıma gittim. Allahü teâlânın izniyle gâlib geldi. Zafer kazanıldı” buyurdu.
Bu hâdiseyi nakleden ve Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin torunu olan Hâce Muhammed Kasım, babası Hâce Abdülhâdî’nin şöyle anlattığını nakletmiştir: “Bilâd-ı rüm’a (Anadolu’ya) gittiğimde, Sultan Muhammed Fâtih Hân’ın oğlu Sultan Bâyezîd Hân, bana babam Ubeydullah-ı Ahrâr’ın şeklini ve şemailini tarif etti ve; “O zâtın beyaz bir atı var mı idi?” diye sordu. Ben de tarif ettiği bu zâtın, babam Ubeydullah-ı Ahrâr olduğunu ve beyaz bir atının olup, bâzan ona bindiğini söyledim. Bunun üzerine Sultan Bâyezîd Hân, bana şöyle dedi: Babam Sultan Muhammed Fâtih Hân bana şöyle anlattı: “İstanbul’u fethetmek üzere savaştığım sırada, harbin en şiddetli bir ânında, Şeyh Ubeydullah-ı Ahrâr Semerkandî’nin imdadıma yetişmesini istedim. Şeklini ve şemailini tarif ederek şu vasıfta ve şu şekilde ve beyaz bir at üzerinde bir zât yanıma geldi. “Korkma!” buyurdu. Ben de; “Nasıl endişelenmeyeyim, küffâr çok” dedim. Ben böyle söyleyince, elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktım, büyük bir ordu gördüm, “İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, üç defa kös vurdur ve orduna hücûm emri ver” buyurdu. Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücûma geçti. Böylece düşman hezimete uğradı, İstanbul’un fethi gerçekleşti.”