TÜRKİYE SELÇUKLULARI
Oğuz Türklerinin Üçoklu Kınık Boyu’na mensub Selçuklu hükümdar ailesinden Süleyman Şah tarafından Anadolu’da kurulan bir devlet. Malazgird zaferiyle Anadolu kapılarını Türklere açan mücâhid Sultan Muhammed Alb Arslan, muharebeye katılan kumandan ve Türkmen reislerine Anadolu’yu Türkleştirme ve İslâmlaştırma vazifesini verdi. Bunlardan Bizanslıları üst üste mağlûb eden Artuk Bey, Artuklular; Ebü’l-Kâsım Saltuk Bey, Saltuklular; Mengücük Ahmed Gâzî, Mengücükler ve Melik Dânişmend Ahmed Gâzî, Dânişmendliler beyliklerini kurdular.
Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Selçuk Bey”in oğlu Arslan Yabgu’nun torunu olup, Anadolu’daki fetih harekâtından sonra Antakya’dan Anadolu’ya girmişti. 1074 (H. 467) senesinde Konya ve havalisini mahallî Rum despotlarından alarak, fetihlere devamla İznik önlerine geldi. 1075 (H. 468) senesinde İznik’i fethederek, emrindeki kuvvetlerin merkezi yaptı. Böylece Türkiye Selçuklu Devleti’nin temeli atılmış oldu. Devletin kurulma târihinin 1075, 1077, 1078, hatta 1081 olduğu da rivayet edilir. Süleyman Şah, Bizans’ın merkezî ve mahallî tekfurlukları arasındaki çekişmelerden faydalanarak, bölgede hâkimiyetini kuvvetlendirdi. İznik’te yeni bir Türk devletinin kurulması, Anadolu’ya gelen Türkmenlerin birleşmesini te’min edip, doğudaki müslüman Türklerin büyük topluluklar hâlinde bölgeye gelmelerine sebeb oldu. Bölgede Türk nüfûsunun artarak devletin kuvvetlenmesiyle; Bizans’ın kötü idaresi, bitmek bilmeyen iç harbler ve isyanlar sebebiyle perişan olan yerli halk da, Süleyman Şâh’ın idaresinde huzur ve sükûna kavuştu. Bu sayede Türkiye Selçuklu Devleti sağlam bir temele oturdu. Küfür karanlığından, İslâm nurunun aydınlığında hürriyet ve adalete kavuşan yerli halk, kısa zamanda seve seve müslüman oldu. Çeşitli gayelerle bölgeye gelen Türkmenleri emrinde birleştiren Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Anadolu’da birlik ve hâkimiyetini kuvvetlendirmek, Fırat boylarında ve Kilikya taraflarında toplanmaya çalışan Ermeni grublarına mâni olmak için harekete geçti. 1082 senesinde Çukurova’ya giden Süleyman Şah; Adana, Tarsus ve Misis dâhil bütün bölgeyi zabtetti. Ermenilerin zulmünden şikâyetçi olan Antakya hıristiyanları, şehri teslim ettiler. Süleyman Şâh’ın 1084 senesinde Antakya’yı ülke topraklarına kalmasıyla, Türkiye Selçukluları’nın sınırları Boğazlardan Suriye’ye kadar uzandı. Haleb’i muhasara ettiği sırada, Şam meliki Tutuş ile arası açıldı. Onunla yaptığı muharebede mağlûb oldu ve savaş meydanında vefat etti. Oğulları, Selçuklu sultânı Melikşâh’ın yanına gönderildi (Bkz. Süleyman Şah).
Süleyman Şâh’ın İznik’te vekil bıraktığı Ebü’l-Kâsım, yeni kurulmakta olan Türkiye Selçuklu Devleti’ni dağılmaktan kurtardı. Bizans’a karşı cihâda devam etti. Bizanslılar, Türklerle başa Çıkamayacaklarını anlayınca, Ebü’l-Kâsım ile sulh andlaşması imzaladılar. Sultan Melikşâh, Türkiye Selçukluları’nı itaati altına almak istediyse de 1092 senesinde vefat edince, bu teşebbüsü neticesiz kaldı. Aynı sene Süleyman Şâh’ın oğlu Kılıç Arştan, Melikşâh’ın vefatı üzerine serbest kalarak İznik’e gitti. İznik’te merasimle karşılanıp, Türkiye Selçuklu tahtına çıkarıldı.
Birinci Kılıç Arslan tahta çıkar çıkmaz, devleti yeniden teşkilâtlandırdı, İznik’i mâmur bir hâle getirdi. İçte otoriteyi sağladıktan sonra hemen gaza ve akınlara başladı. Marmara sahillerine yerleşmeye uğraşan Bizanslıları bu bölgeden çıkardı. Batıyı emniyete aldıktan sonra doğuya yöneldi ve 1096 senesinde Malatya’yı kuşattı. Ortadoks Ermeni Gabriel’in zulmünden bıkan yerli halk, şehri Kılıç Arslan’a teslim etmek istiyordu. Fakat bu sırada haçlıların Batı Anadolu’ya girmesi üzerine, Kılıç Arslan muhasarayı kaldırıp sür’atle geri döndü.
Bizans’ın talebi, papanın teşviki ve doğunun zenginliklerini işiten imparator, derebey, kral ve şövalyelerin asker toplamasıyla haçlı ordusu kurulmuştu. Türklerin hâkimiyeti altında bulunan İslâm topraklarına ilk haçlı seferi 1096-1099 seneleri arasında yapıldı. Birinci Kılıç Arslan, Haçlıları vur-kaç taktiği ile imha etti. İznik elden çıktığı için Konya’yı payitaht yaptı. Bizans imparatoru ile andlaşma imzaladıktan sonra doğu fetihlerine başladı. 1103 senesinde Malatya’yı ele geçirdi. Daha sonra Musul’u da topraklarına kattı. Emir Çavlı, Artukoğlu İlgâzi ve Suriye meliki Rıdvan’ın kuvvetleri ile Habur nehri kenarında yaptığı muharebede yenilerek nehre düşüp boğuldu. (Bkz. Kılıç Arslan I.) Kılıç Arslan’ın büyük oğlu olan Musul valisi Şehinşâh, Emir Çavlı tarafından esir alınarak İsfehan’a götürüldü.
Kılıç Arslan’ın vefatı ve oğlunun esareti, Türkiye Selçuklularfnı çok sarstı. Düşmanları bunu fırsat bilerek ülke topraklarına saldırdılar. Bizanslılar, Batı Anadolu sahillerini işgale başladılar. Bu durum karşısında Türkler, İç Anadolu’ya doğru çekilmek zorunda kaldılar. Göç esnasında Bizanslıların taarruzlarına mâruz kaldılar. Bu taarruzlarda kadın çocuk gözetmeden katledildiler. Kundaktaki bebekleri, analarından alıp kaynar kazanlara attılar. Katliâmdan kurtulanlar felâketi anlatıp, yardım taleb ettiler. Esaretten kurtulan Şehinşâh, 1110 senesinde Konya’ya gelerek tahta geçti. Şehinşâh’ın ve Kayseri emîri Hasan Bey’in büyük gayretlerine rağmen, Bizanslılar’ın zulmünden kaçan Batı Anadolu’daki Türklerin, Orta Anadolu yaylalarına çekilmesi durdurulamadı.
1116 senesinde Dânişmendliler, Sultan Şehinşâh’ı tahttan indirip, Şehzade Mes’ûd’u sultan îlân ettiler. Sultan Mes’ûd, Dânişmendli tahakkümünden kurtulmaya, Bizanslıları Anadolu’dan atmaya ve birliği sağlamaya çalıştı. 1182 senesinde Batı seferine çıktı. Bu seferden sonra da doğuya seferler düzenledi. Bizanslılar, Türklerin Batı Anadolu’da ilerlemelerini durdurmak için İmparator Manuel komutasında bir orduyla Konya üzerine yürüdüler. Akşehir’deki Selçuklu kuvvetlerini bozguna uğratıp, Konya’ya doğru ilerledikleri sırada Sultan Mes’ûd, doğu seferini yarıda keserek Konya’ya dönmek için yola çıktı. Bizanslılar, Konya havâlisinde çok tahribat ve katliâm yaptılar. Bu sırada Mes’ûd’un oğlu Kılıç Arslan, katliâm ve tahribatı durdurmak için Aksaray’da bir ordu hazırlayarak, Konya önündeki Bizans ordusunun karşısına çıktı. Bizans ordusunu pusu ve taarruzlarla 1145 senesinde ağır bir mağlûbiyete uğrattı. Haçlıların barbarlıklarını iyi bilen İmparator Manuel, ikinci haçlı seferinin başlaması üzerine Sultan Mes’ûd’la andlaşma yaptı.
İkinci haçlı seferine katılan haçlı askerleri, Türk mücâhidlerinin kılıçları önünde duramadı. Selçuklu ordusu, haçlılar karşısında büyük başarılar elde etti. Bu zaferler, buhranı ve gerilemeyi durdurdu. İstikrar ve yükselme devrini başlattı. Türkiye Selçuklu Devleti, Sultan Mes’ûd’un basîretli siyâseti, sabırlı mücadelesiyle yok olmaktan kurtarıldı. Halka, adaletle muamele etmesi sebebiyle hıristiyanların bir çoğu, Bizans yerine Türk idaresine bağlandı. Bir çok eser inşâ ettiren Sultan Mes’ûd, kırk yıl saltanatta kaldıktan sonra 1115 senesinde vefat etti. Yerine oğlu İkinci Kılıç Arslan tahta çıktı. İkinci Kılıç Arslan babasının yolunda giderek, büyük hamleler yaptı. Anadolu’nun siyâsî birliğini kurmaya, ekonomik ve kültürel yükselişini sağlamaya çalıştı.
İkinci Kılıç Arslan önce iç mes’eleler ile uğraştı. Bizans imparatoru ileandlaşmayı yeniledi. Doğu seferine çıkarak devletin hudutlarını Fırat nehrine kadar genişletti. Selçuklu sultânının, bütün düşmanlarını yenerek güçlenmesi, Bizans imparatoru Manuel’i endişelendirdi. Batı Anadolu’daki Türkmen akın ve fetihlerini bahane ederek bir ordu hazırladı ve Konya üzerine yürüdü. Kılıç Arslan’ın andlaşmayı yenileme teklifini kabul etmedi. Bunun üzerine İkinci Kılıç Arslan, ordusunu hazırlayarak Akşehir’i geçti. İki ordu, Eğridir gölünün kuzeyinde bulunan dar ve sarp Miryakefalon (Düzbel/Karamukbeli) mevkiinde 1176 senesi Eylül ayında karşılaştı. Bizans ordusu çember içine alınarak imha edildi. Bu mağlûbiyetle, Bizanslıların Malazgird’den beri taşıdıkları Anadolu’yu kurtarma ümidleri kırıldı. Anadolu’yu hâlâ kendi vilâyetleri gibi görme fikirleri yıkıldı (Bkz. Kararnukbeli Meydan Muharebesi). Kılıç Arslan, akıncılarını, Batı Anadolu’nun fethi ile vazifelendirdi. 1182 senesinde Uluborlu, Kütahya ve Eskişehir havalileri feth edildi. Denizli ve Antalya muhasara edildi. Dânişmend arazisi ve Çukurova zabt edildi.
Kazanılan zafer ve muvaffakiyetler ile siyâsî birlik ve hudud emniyeti sağlandı, iktisadî ve kültürel yükselme başladı. Bir süre sonra Kılıç Arslan, mücâdeleyle geçen uzun saltanat senelerindeki yorgunluğu ve ihtiyarlığını mazeret gösterip istirâhate çekildi. Sâhib olduğu toprakların idaresini on bir oğlu arasında taksim etti. Kendisi Konya’da büyük sultan olarak kaldı. Oğullarının her biri bir vilâyette idareyi ele aldılar. Bu sırada Selâhaddîn Eyyûbî’nin Kudüs’ü zabt etmesi üçüncü haçlı seferinin başlamasına sebeb oldu. Anadolu’dan geçmeye çalışan kalabalık haçlı ordusu, Şehzadelerin mukavemetiyle karşılaştılar. Yaptıkları çete harbleriyle haçlı ordusuna büyük zayiat verdirdiler. Fakat çok kalabalık olan haçlıların bir kısmı Filistin’e ulaştı (Bkz. Haçlı Seferleri).
İkinci Kılıç Arslan 1192 senesinde oğlu Gıyâseddîn Keyhüsrev’in yanında Konya’da vefat etti (Bkz. Kılıç Arslan Ü). Gıyâseddîn Keyhüsrev babasının yerine sultan oldu. Fakat kardeşler arasında saltanat mücâdelesi başladı. Tokat meliki Rükneddîn Süleyman Şah, 1196 senesinde Konya’yı zabtetti. İhtiyatlı hareket ederek, saltanat mücâdelesinin dışında kalıp, zamanla diğer kardeşlerinin hepsini itaat altına aldı. Birliği sağlayıp kuvvetlendi. Bizans’ı tekrar senelik vergiye bağladı, iç mücâdelelerden faydalanarak hudud tecâvüzlerine başlayan Ermenileri cezalandırdı. Gürcüler, Saltuklular’ın zayıflamasından istifâde ederek, Erzurum’a kadar gelince, doğu seferine çıktı. 1201 senesinde Saltuklu Devleti’ne son verdi. Artuklular ve Mengücükler’den aldığı yardımla Erzurum’dan Gürcistan üzerine sefere çıktı. Sarıkamış yakınlarında Gürcü-Kıpçak ordusunun baskınına uğradı ve mağlûb oldu. Tekrar Gürcistan seferine çıktıysa da yolda hastalanarak 6 Temmuz 1204 târihinde vefat etti. Konya’da Künbedhâne’ye defn edildi. Yerine oğlu Üçüncü Kılıç Arslan geçti. Fakat çok geçmeden Gıyâseddîn Keyhüsrev, Türkmen beylerinin davetiyle küçük yaştaki yeğeni Kılıç Arslan’ın yerine, tekrar Türkiye Selçukluları sultânı oldu.
Gıyâseddîn Keyhüsrev, devletin hudutlarını emniyete almak için Bizanslılar ve Ermeniler ile mücâdele etti. Dördüncü haçlı seferiyle (1204) İstanbul, Lâtinlerin hâkimiyetine geçti. Bizans hanedanı Anadolu’ya kaçıp İznik ve Trabzon’da iki devlet kurdu. Bizanslılar, Karadeniz sahillerine yerleşerek ticâret yolunu kapattılar. Gıyâseddîn Keyhüsrev ticâret yolunu açmak için 1206 senesinde sefere çıktı. Bizanslıları bu bölgeden atarak, Karadeniz yolunu açtı. Ertesi sene Akdeniz sahillerine inerek Antalya’yı fethetti. Bu sırada akıncı beyleri Batı Anadolu’da bir çok yerleri aldılar. Bu fetihler İznik Bizanslılarını telaşlandırdı. Bizans ordusu ile 1211 senesinde Alaşehir’de yapılan muharebede Selçuklu ordusu büyük zafer kazandı. Muharebe bittikten sonra Gıyâseddîn Keyhüsrev, meydanı dolaşırken bir düşman askeri tarafından şehîd edildi. Yerine oğlu İzzeddîn Keykâvus geçti.
İzzeddîn Keykâvus saltanatının ilk yıllarında taht mücâdelesini hâlletti. İktisadî mes’elelere önem verdi. Kuzey ticâretini emniyete almak için Karadeniz sahillerine sefere çıktı. Askerî zaferlerin yanında memleket kalkınmasına, ilim ve san’atın yükselmesine de çalıştı. Sivas’ta muazzam bir Dâr-üş-şifâ (hastahâne) inşâ ettirdi. Dâr-üş-şifâ’nın bekası için vakfiyeler bıraktı. Memleketin îmârına ve kültür faaliyetlerine önem verdi. Kervansaray, cami ve medreseler inşâ ettirdi. Verem hastalığına yakalanan İzzeddîn Keykâvus 1220 senesinde Viranşehir’de vefat etti. Sivas’ta inşâ ettirdiği Dâr-üş-şifâ’nın yanındaki türbesine defn olundu. Yerine kardeşi Alâüddîn Keykubâd geçti.
Sultan Alâüddîn Keykubâd zamanı, Türkiye Selçukluları’nın en kudretli, en müreffeh ve en parlak devri olarak geçti. Anadolu’nun emniyeti için başta Konya, Kayseri ve Sivas olmak üzere şehirleri surlarla tahkim ettirdi. Moğol tehlikesine karşı hudutlarda tedbir aldı. Bu işleri sırasında fetihlere de devam etti. Askerî ve ticarî ehemmiyeti büyük olan Kolonoras kalesini muhasara altına aldı. 1221 senesinde kaleyi fethetti. Buraya, Sultan’ın ismine nisbetle Alâiye denildi. Moğol tehlikesine karşı tahkim ve askerî tedbirler yanında diplomatik yola da başvurdu. Moğol ögedey Kaan’a elçi gönderip sulh yaptı. Alâüddîn Keykubâd, saltanatı zamanında Türkiye Selçuklu Devleti’ni Moğol istilâ ve zulmünden korudu. Alâüddîn Keykubâd, 1 Haziran 1237 târihinde Kayseri’de vefat etti. Yerine İzzeddîn Kılıç Arslan’ı veliahd tâyin etmesine rağmen büyük oğlu Gıyâseddîn Keyhüsrev tahta geçti (Bkz. Alâüddîn Keykubâd).
İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev’in ilk yılları saltanat kavgalarıyla geçti. Bu sırada Moğol zulmünden kaçan göçebe Türkmenler, doğu tarafından Anadoluya girdiler ve çeşitli bölgelerde iskan edildiler. Bid’at bilmeyen hâlis müslüman Türklerin safiyetinden ve çeşitli sıkıntıları olan kesif göçebe nüfusdan faydalanmak isteyen kötü kimseler türedi. Peygamberlik iddiası ile ortaya çıkan Baba İshak, göçebelere yeni bir devir müjdeliyerek bâzı câhil Türkmenleri etrafında topladı (Bkz. Babaîlik). Babaîler adıyla tanınan bu Türkmenler, isyan ederek, bir çok beldeyi tahrip ettiler. 1240 senesinde Kırşehir’in Malya ovasında yapılan savaş sonunda Babaîler mağlûb edilerek isyan bastırıldı.
Anadolu’da Babaî isyanından hemen sonra Moğol istilâsı başladı. Sultan İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev Moğol istilâsını durdurmak için harekete geçti. Sivas’ın doğusundaki Kösedağ mevkiinde Moğolları karşıladı. Moğollar, Selçuklu öncü kuvvetlerini bir manevra ile perişan edince, ordu geri çekildi (Bkz. Kösedağ Savaşı). Geri çekilme ile 1243 senesi Temmuz ayında bozgun başladı. Moğollar Kayseri’ye kadar geldiler. Müstahkem Kayseri şehri şiddetli hücûmlar netîcesinde teslim oldu. Moğollar, Kayseri’de büyük katliâm ve yağma yaptılar. Moğol komutanı Baycu Noyan, senelik vergi karşılığında andlaşmaya razı edildi.
Kösedağ felâketi, Türkiye Selçukluları’nı zayıflatıp, sonunu getirdi. 1246’da vefat eden İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev’den sonra iktidara gelen Selçuklu sultanları fazla varlık gösteremediler. Anadolu’yu işgal eden Moğolların elinde bir oyuncak hâline geldiler. 1308 senesine kadar sözde sultanların ve şehzadelerin birbirleriyle mücâdeleleri, devlet adamları ve beylerin ihtiras ve tahrikleri, sûikastler, Moğollara karşı isyanlar, Bizans’a ilticalar, iktisadî çöküntü ve suistimaller, ülkeyi ve ahâlisini perişan etti.
Bu devrede, Seyfeddîn Torumtay, Cacaoğlu Alâaddîn, Hüsâmeddîn Baycar ve diğer ileri gelen beyler, makam hırsıyla kardeş kavgalarını körüklediler. Selçukluları büsbütün sindirmek isteyen Moğollar da zulme devam ettiler. 1259 senesinde Kızılırmak hudud olmak üzere devletin ikiye ayrılması, 1262’de Karamanlıların isyan ederek Konya üzeri ne yürü meleri, 1276’da Moğollara karşı Hatıroğlu isyanı, 1277’de Mısır Memlûklü sultânı Baybars’ın Hatıroğlu’nu desteklemek için Anadolu’ya girip, Kayseriye kadar gelmesi ve Karamanoğlu Mehmed Bey’in 1277’de Konya’yı işgal ederek Selçuklu soyundan olduğunu söyleyen Cimri’yi sultan îlân etmesi gibi çeşitli siyâsî ve ictimâî hâdiseler meydana geldi.
Türkiye Selçuklularının çöküşü başlayınca, Moğol zorbalığının önüne geçmek için yer yer mücâdeleler görüldü. Çökmekte olan devletin yıkıntıları üzerinde çeşitli Oğuz boyları, Türkmen beyleri ve kumandanları beylik kurmaya başladılar. Karamanoğulları Beyliği (takrîben: 1256-1483), Antalya ve civarında Tekeoğulları (takriben 1300-1426), İsparta ve Burdur civarında Hamidoğulları (takrîben; on üçüncü yüzyıl sonları-1391), Muğla ve Fethiye civarında Menteşeoğulları (1300-1425), Denizli’de İnançoğulları (1277-1368), Aydın ve Alaşehir civarında Aydınoğulları (1300-1403), Manisa, Foça, ve civarında Saruhanlılar (1300-1410), Kütahya ve civarında Germiyanoğulları (1300-1429), Balıkesir ve Edremit arasında Karasioğulları (1300-1336), Afyonkarahisar, Akşehir arasında Sâhib Atâoğulları (1275-1341), Kastamonu ve İnebolu arasında Candaroğulları (1292-1461), Sinop ve civarında Pervâneoğulları (1277-1300), Maraş, Malatya ve civarında Dulkadiroğulları (1339-1526), Adana ve havâlisinde Ramazanoğulları (1378-1608) beylikleri kuruldu.
Bu beyliklerden, Bizans hududunda kurulan Osmanlı Beyliği, Batı hıristiyan âlemine karşı açık fütuhat cephesi ile diğerlerinden farklı stratejik mevkide bulunması sebebiyle o istikâmette sür’atle genişleme imkânı buldu. Diğer beylikler arasında sıkışmış kalmış olan beyliklerin reislerini yerine göre dostlukla, yerine göre baskı yaparak bütün Anadolu’yu kendi idaresinde topladı. Yirminci yüz yılın ilk çeyreğine kadar üç kıt’aya hâkim oldu.
Türkiye Selçukluları’nı Oğuzların Üç Oklar kolunun Kınık Boyu’na mensup Selçuklular kurup idare ettiler. Devlet teşkilâtı sağlam bir esâsa sahipti. Türkiye Selçukluları; Karahanlı, Büyük Selçuklu ve Abbâsîlerin yanında diğer Türk ve İslâm devletlerinin teşkîlâtlarından da geniş ölçüde faydalandılar. Bunları mükemmel bir şekilde kendi bünyelerine uydurdular. Sultanlar, devletin idaresinde hissedilen ihtiyaçlara göre teşkilâtlarını genişlettiler ve zaman zaman da yenileme yollarına gittiler. Devletin, hanedan azaları arasında taksim edilmesinin; bölünmeye ve saltanat mücâdelesine sebeb olduğu görüldü. İkinci Kılıç Arslan’dan sonra merkeziyetçilik geliştirildi.
Devlet, önceki Türk hâkimiyetlerinde olduğu gibi hanedanın müşterek mes’ûliyeti altında idi. Devleti idare eden hükümdarın ise, hanedan mensubu olması şarttı. İsimleri Türkçe ve İslâmî idi. Ayrıca halîfe ve âlimler tarafından künye ve lakablar verilirdi. Tahta yeni çıkan sultanlar, halîfeye hükümdarlıklarını tasdik ettirirler, adlarına para bastırır ve hutbe okuturlardı. Muharebelerde veya herhangi bir gezide hâkimiyet alâmeti olarak sultanların başları üstünde atlastan veya altın işlemeli kadifeden yapılmış bir cetr (şemsiye) tutulur, dâima yanında hazır bulunan kös, sultanın kapısında günde beş defa növbet çalardı. Vilâyetlerdeki meliklerin günde üç növbet çaldırma hakları vardı. Sultanlar, haftanın muayyen günlerinde devlet erkânını ve emirleri, huzuruna kabul eder ve onların gürüşlerini alırlardı. Sultan; iktâların tevzü, kadıların (hâkim) tâyini, devlete bağlı beylik ve sultanların başına geçenlerin tâyinini tasdik eder, hükümete karşı işlenen cürümlerle meşgul yüksek mahkemeye de başkanlık ederdi. Devletin mutlak suretle idaresi, birinci derecede sultana ait olmakla birlikte, bizzat kendisi, mevcûd kânunlara uyardı. Sultan, adalet mekanizmasının sıhhatli olması için, haftada iki gün halkın derdini dinlerdi.
Sultanlar sarayda otururdu. Sarayda; hâcib, cübdâr, silahdâr, emîr-i alem, câmedâr, şarabdâr (meşrubatçı), taşdâr veya âbdâr, emîr-i çeşnigîr, emîr-i ahur, vekîl-i hass, serheng-nedim, muhasip vazife yapardı. Bunlar, sultânın en emniyetli adamları arasından seçilir ve bu vazifelilerden her birinin emrinde askerî kıt’alar bulunurdu.
Ordu; Gûlâmân-ı saray, hassa ordusu, hanedana mensûb meliklerin kuvvetleri, Türkmen kuvvetleri, tâbi kuvvetler, ücretli askerler ve donanmadan müteşekkildi. Ordunun ve idarenin esâsını, mahallinde çiftçilerin ödediği vergilerle beslenen Türk iktâ askerleri teşkil ederdi. Orduda dînî vazifeleri görmşk ve gaza ruhunu canlı tutmak maksadıyla âlim, derviş ve mutasavvıflar bulunurdu. Silâh olarak, ok, yay, kılıç, kargı, çomak, gürz, mızrak, topuz, nacak, mancınık, merdiven, seyyar kule kullanılırdı. Ordudaki birlikler muhtelif bayrak, tuğ ve alem taşırlardı.
Türkiye Selçukluları’nda şer’î dâvalara her şehirde bulunan kadılar bakardı. Konya’da oturan baş kadıya Kâdı’l-kudât denirdi. Bu kadılar, tereke, hayrat işleri ve vakıfların idaresine bakarlardı. Selçuklularda örfî dâvalara bakan mahkemeler de bulunurdu. Bu mahkemeler, asayiş, devlet emirlerine itaatsizlik ve siyâsî suçlar gibi dâvalara bakardı. Bu örfî mahkemelerin başında emîr-i dâd bulunurdu. Kadıların verdikleri hükme müdâhale edilemezdi. Ancak yanlış verilen bir hüküm olursa, diğer kadılar tarafından altı imzalanarak sultâna arz edilirdi. Kadıların yüksek medrese tahsîli görmüş, İslâm ahlâkıyla ahlâklanmış olması şarttı. Müftîler, Hanefî mezhebine göre fetva verirlerdi. Ehl-i sünnet îtikâdında olan halkın çoğu Hanefî, bir kısmı Şafiî ve pek azı da diğer iki hak mezhebden idi.
Türkiye Selçukluları sultanları kültür ve medeniyet hizmeti için ilme ve âlimlere kıymet verdiler. Bir ilim ocağı olan medreselerde eğitim ve öğretim ücretsizdi. Vakıf gelirleri, onların geçimini te’min ederdi. Medreselerde İslâm ilimlerinden; ilm-i tefsîr, ilm-i üsûl-i hadîs, ilm-i hadîs, ilm-i usûl-i kelâm, ilm-i kelâm, ilm-i usûl-i fıkıh, ilm-i fıkıh, ilm-i tasavvuf yanında, matematik, astronomi, tıb ve felsefe gibi fen bilgileri de öğretilirdi. Umumiyetle, medresenin yanında dâr-üş-şifâ denilen hastahâne, cami, kütüphane, zaviye, kervansaray, imaret de bulunurdu. Bunlar da birer, ilim ve irfan yuvasıydı. İslâm ülkelerinden bir çok âlim, Anadolu’daki ilim yuvalarına gelip ders verdiler. Başta sultan olmak üzere devlet adamlarından ve ahâliden iyi muamele gördüler. Türkiye Selçuklu Devleti’ni, ilim ve irfan yuvası hâline getiren kıymetli İslâm âlimlerinin arasında; Şihâbüddîn-i Sühreverdî, Necmeddîn-i Râzî, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî, Ahmed Fakîh, Mevlânâ Celâleddîn, Muhammed Rûmî, Hacı Bektaş-ı Velî, Sadreddîn-i Konevî, Safiyyeddîn Muhammed Urmevî, Sirâcüddîn Mahmûd Urmevî, İzzeddîn Urmevî, Celâleddîn Habîb, Sa’deddîn-i Ferganî, Fahreddîn Irakî, Kadı Burhâneddîn, Kutbeddîn-i Şîrâzî, Ahî Evren, Evhadüddîn Ebû Hâmid Kirmânî, Şems-i Tebrîzî, Muhammed Behâüddîn Veled, Seyyid Burhânedddîn, Muhakkik Tirmizî, Şeyh Hüsâmeddîn Çelebi, Mevlânâ Muhyiddîn Kayseri, Şeyh Edebâlî, İbn-i Türkmânî, İbrâhim-i Hemedânî, Cemâleddîn-i Aksarâyî gibi devrin en seçkin âlimleri vardı.
Âlimlerin ders verip, eser yazdıkları müesseselerin en meşhûrları şunlardır: Konya’da; Karatay Medresesi, Atabekiyye Medresesi, Akşehir Medresesi, ince Minare Dâr-ul-huffâzı, Sırçalı Medrese, Altunaba Medresesi, Dâr-üş-şifâ-ı Alâî, Kayseri’de; Sâhibiyye Medresesi, Sirâceddîn Medresesi, Şifâiyye Gıyâsiyye Medresesi, Hunat Hâtûn Medresesi, Aksaray’da Zinciriyye Medresesi, Sivas’ta; Dâr-üş-şifâ, Gök Medrese, Çifte Minare Medresesi, Burûciye Medresesi, Erzurum’da; Yâkutiye Medresesi, Çifte Minare Medresesi.
Türkiye Selçuklularımın yaptıkları medreseler, dâr-üş-şifâlar, cami, mescid, zaviye, kervansaray, han, türbe, kale ve köprülerden bir çoğu hâlâ ihtişam ve zerâfetlerini koruyan, gıbtayla bakılan şaheserlerdir.
Anadolu’da Türkmenler, Türkçe konuşup, sözlü ve yazılı edebiyat eserleri meydana getirdiler. Dînî ve bâzı edebî eserlerde Arabca ve Farsça kullanılırdı. Halkın büyük çoğunluğu Türkçe konuşurdu. Daha sonraları Türkçe, edebiyat dili hâlini aldı. Ahmed Fakîh, Hoca Dehhânî, Hoca Mes’ûd, Yûnus Emre, Türkçe şiirler söyleyip yazdılar. Yûnus Emre, şiirdeki büyük kudreti ve tasavvuf aşkı ile Türkçe’nin en güzel, en iyi örneklerini verdi. Göçebeler arasında Oğuznâme ve Dede Korkud destanları ile gaziler arasında çok rağbet bulan Dânişmendnâme ve Battalnâme bu devirde sözlü edebiyattan yazılı edebiyata intikâl etti. Celâleddîn-i Rûmî ve oğlu Sultan Veled, insanlara doğru yolu gösteren ve nasîhat veren eserlerini Farsça yanında Türkçe ile de yazdılar.
Türkiye Selçukluları, Anadolu’yu müslüman ve gayr-i müslim kavimler arasında bir köprü hâline getirdiler. Dünyâ ticâret yollarını açıp, tedbirler aldılar. Ticarî münâsebetleri zorlaştıran engelleri kaldırıp, ülkenin birçok yerinde kervansaraylar yaptırdılar. Yolcuların buralarda, hayvanları ile birlikte üç gün ücretsiz kalma ve yemek yeme hakları yardı. Buralara gelen, müslim ve gayr-i müslim, zengin-fakir, hür-köle bütün misafirlere aynı yemek verilmesi ve eşit muamele yapılması esastı. Kervansaraylar ve hanlar bir külliye hâlinde olup, hepsinin camisi ve kütüphanesi vardı.
Türkiye Selçukluları devrinde, iktk sâdî ve ticarî hayâtın gelişmesiyle meslekî birlikler ortaya çıktı. Bu birliklerin başında bulunan kişilere Ahî denilmesinden dolayı, bu teşkilât Anadolu’da Ahîlik olarak isimlendirildi (Bkz. Ahîlik).
ADÂLET ÖNÜNDE SULTAN ÎLE VATANDAŞ AYNI İDİ...
Tevârih-i Âli Selçuk adlı Selçuknâme’de şöyle kayıtlıdır: “Türkiye Selçukluları sultanları Pazartesi ve Perşembe günleri mutlaka oruç tutup, adliyede hazır bulunurlardı, işte o iki gün sabahtan ikindi vaktine kadar, haksızlığa uğramış insanlara hak ve adalet te’min ederlerdi. Şerîate ait mes’eleleri kadıya, hukukî mes’eleleri yâni divanî ve örfî olanları hâkime havale ederler, resmî muamelelerle ahâlî işlerini de salahiyetli me’ınurlara yaptırırlardı. Sultan senede bir kere mahkemede kadının huzurunda hazır bulunurdu. Eğer sultan hakkında birisi davacı olursa, kadının huzurunda o davacı ile aynı hizada dururdu. Kadı, her neye hükmederse, kânun hükümleri gereğince derhal infaz edilirdi. İslâm dîninin şan ve şerefine hürmeten sultana sıradan bir vatandaş muamelesi yapılır, o vaziyette hürmet ve riâyet gösterilmezdi.
ÂLEME HUZUR VERDİLER!..
Büyük tasavvuf âlimi Necmeddîn Râzî, Selçuklular hakkında şöyle buyurmuştur: “Müslümanlar emniyet, asayiş ve huzuru, Selçuklu hanedanının mübarek sancağı gölgesinde buldular. Bu dindar sultanlar zamanında yapılan medreseler, hânkâhlar, zaviyeler, ribâtlar, kervansaraylar, hastahâneler, köprüler ve başka hayır müesseseleri, hiç bir devirde bu kadar vücûda getirilmemiş; âlimlere, zâhidlere ve halka gösterilen himaye ve şefkat, girişilen gazalar ve kazanılan zaferler hiç bir zamanda vuku bulmamıştır. Bu husus o kadar malumdur ki, tafsilâta lüzum yoktur. Zîrâ Türkistan, Fergana, Mâverâünnehr, Harezm, Horasan, Gûr ve Afganistan, İran, Irak, Diyar-ı Bekir, Suriye ve Anadolu toprakları onların eserleri ile doludur. Müslümanlar bu mübarek hanedana dua ve sena ile meşguldürler.”