SÜNNET
Din bilgilerinde senet, kaynak olan dört temel delilden biri. Allahü teâlânın açıkça bildirmeyip, Peygamber efendimizin yapılmasını övdüğü, yahut devam üzere yaptığı, yahut yapılırken görüp de mâni olmadığı işlere sünnet denir. Sünnet, lügatte; yol, kânun, âdet gibi mânâlara gelir.
Sünnet kelimesinin dînimizde üç mânâsı vardır: Kitab ve sünnet birlikte söylenince; kitâb, Kur’ân-ı kerîm; sünnet de, hadîs-i şerîfler demektir. Farz ve sünnet denince; farz, Allahü teâlânın emirleri; sünnet ise, Peygamber efendimizin sünneti, yâni emirleri demektir. Sünnet kelimesi yalnız olarak söylenince; İslâmiyet’in bütün hükümleri demektir. Meselâ, Kudûrî muhtasarında; “Sünneti en iyi bilen imâm olur” diyor. Cevhere kitabında burayı açıklarken; “Sünnet demek, burada İslâmiyet’in hükümleri demektir” diye bildirilmektedir.
Sünnet, mâhiyeti îtibâriyle; kavlî, fiilî ve takrîrî sünnet olmak üzere üç kısma ayrılır:
1-Kavlî sünnet: Peygamber efendimizin muhtelif vesîlelerle, çeşitli maksadlarla söylediği mübarek sözleridir. Bu sünnete, hadîs denir. Hadîs ismi mutlak olarak söylenirse, sözlü sünnetin kastedildiği anlaşılır.
El-Mîzân-ül-kübrâ’da, elli birinci sahîfesinin başında ve altmışıncı sahîfenin sonunda buyruluyor ki: “Sünnet, yâni hadîs-i şerîfler, Kur’ân-ı kerîmi açıklamaktadır. Mezheb inîâmları, sünneti açıklamışlardır. Din âlimleri de, mezheb imamlarının sözlerini açıkladılar. Kıyamete kadar da böyle olacaktır. Sünnet, yâni hadîs-i şerîfler olmasaydı; sular ve taharet bahislerini, namazların kaç rek’at olduklarını, rükû’ ve secdede okunacak tesbîhleri, bayram ve cenaze namazlarının nasıl kılınacağını, zekât nisabını, orucun, haccın farzlarını ve nikâh, hukuk bilgilerini, hiç bir âlim, Kur’ân-ı kerîmde bulamaz ve öğrenemezdi.” İmrân bin Husayn’a birisi; “Bize yalnız Kur’ân’dan söyle!” deyince; “Ey ahmak! Kur’ân-ı kerîmde, namazların kaç rek’atolduğunu bulabilir misin?” dedi. Hazret-i Ömer’e; “Farzların seferde kaç rek’at kılınacağını Kur’ân-ı kerîmde bulamadık” dediklerinde; “Allahü teâlâ, bize, Muhammed aleyhisselâmı gönderdi. Biz, Kur’ân-ı kerîmde bulamadıklarımızı, Resûlullah’dan gördüğümüz gibi yapıyoruz. O, seferde, dört rek’at farzları iki rek’at kılardı. Biz de, öyle yaparız” buyurdu (Bkz. Hadîs).
2-Fiilî sünnet: Peygamber efendimizin yaptığı işler olup, üç kısma ayrılırlar:
a-Dîni açıklamak için yaptığı işler: Namaz kılması (namazın rek’atlarını ve rükûnlarını eda etmesi), oruç tutması, haccetmesi, zirâat ortaklığı kurması ve borç alıp vermesi böyledir. Bu türlü fiilleri sünnet olup, Kur’ân-ı kerîmin bir hükmünü açıklamış olması îtibâriyle fımmet hakkında dînî bir delîldir.
Resûlullah efendimiz, Kur’ân-ı kerîmde icmâlen, yâni kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur’ân-ı kerîm kapalı kalırdı. Resûlullah efendi mizin vârisleri olan mezhep imamlarımız (rahmetullahi aleyhim), hadîs-i şerîflerde mücmel (kısa) olarak bildirilenleri açıklamasalardı, sünnet-i nebeviyye (Peygamber erendimizin sünneti) kapalı kalırdı. Böylece her asırda gelen âlimler, Resûlullah efendimize tâbi olarak mücmel olanı açıklamışladır. Nahl sûresinin kırk dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen; “İnsanlara indirdiğimi onlara beyân edesin...” buyruldu. Beyân etmek, Allahü teâlâdan gelen âyetleri başka kelimelerle ve başka suretle anlatmak demektir. Ümmetin âlimleri de, âyetleri beyân edebilselerdi ve kapalı olanları açıklayabilselerdi ve Kur’ân-ı kerîmden ahkâm çıkarabilselerdi; Allahü teâlâ, Peygamberine, sana vahyolunanları tebliğ et derdi. Beyân etmesini istemezdi. Şeyhülislâm Zekeriyyâ (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Resûlullah efendimiz, Kur’ân-ı kerîmde mücmel yâni kısa bildirilenleri ve mezheb imamları (rahmetullahi aleyhim) kapalı olarak bildirilenleri açıklamasalardı, bunları hiç birimiz anlıyamazdık. Meselâ; Peygamber efendimiz hadîs-i şerîfleri ile bize bildirmeselerdi, nasıl abdest alacağımızı Kur’ân-ı kerîmden çıkaramazdık. Namazların kaç rek’at oldukları ve orucun, haccın, zekâtın hükümleri, keyfiyyetleri, nisâb mikdârları, şartları, farzları ve sünnetleri, Kur’ân-ı kerîmden çıkarılamazdı.” Kur’ân-ı kerîmde mücmel (mânâsı açık olmayıp kapalı) bildirilen hükümlerin hepsi böyledir. Yâni bunlar, hadîs-i şerîflerle bildirilmeseydi, hiç birini anlıyamazdık.
Her müslümanın, Resûlullah efendimizin sünnetine tâbi olması lâzımdır. Bu çeşit sünnetine yâni dîni bildirmek için yaptığı işlere uymayan şeyler bid’attir. Bid’at; sünnete, yâni Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği din bilgilerine muhalif olan, ters düşen, îtikâd, amel ve sözler demektir. Allahü teâlâ, kullarını kendisine ibâdet etmek için yarattı. İbâdet, insanın Rabbine, mabuduna; hakîr, âciz ve muhtaç olduğunu göstermesidir. Bu da, heraklın, nefsin ve âdetlerin güzel ve çirkin dediklerine uymayıp, Rabbin güzel ve çirkin dediklerine teslîm olmak ve Rabbin gönderdiği kitaba ve peygamberlere inanmak ve bunlara tâbi olmak demektir. Bir insan, bir işi, Rabbinin izin verdiğini düşünmeden, kendi görüşü ile yaparsa, O’na kullukta bulunmamış ve müslümanlığın îcâbını yerine getirmemiş olur. Bu iş îtikâdda, inanmakta ise ve inanılması lâzım olduğu sözbirliği ile bildirilmiş olan şeylerden ise, bu inanışı, küfre sebeb olan bid’at olur. Bu iş îtikâdda olmayıp da yalnız dinden olan sözde ve işte kalırsa, fısk, büyük günâh olur. Hadîs-i şerîfde; “Bir kimse, dinde olmayan bir şey meydana çıkarırsa, bu şey red olunur” buyruldu. Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, dinden olmayan bir îtikâd, bir söz, bir iş, bir hâl ortaya çıkarılır ve bunun din ve ibâdet olduğuna inanılırsa, yahut İslâmiyet’in bildirdiklerinde bir ziyâdelik veya noksanlık yapılırsa ve bunu yapmakla sevâb beklenirse, bu yenilikler ve değişiklikler, bid’at olur. Bu, İslâmiyet’e uyulmamış ve Resûlullah’a îmân edilmemiş demektir. Dinde, ibâdette olmayıp, âdetde olan yenilikler, yâni yapılırken sevâb beklenilmeyen değişiklikler bid’at olmaz. Meselâ, yemekte, içmekte, binme ve taşıma vâsıtalarında, binalarda yapılan yenilikleri, değişiklikleri, dînimiz red etmez. Bunun için, masada, ayrı tabaklarda, çatal-kaşık ile yemek, otomobile, tayyareye binmek, her çeşit bina, ev ve mutfak eşyası kullanmak ve bütün fen bilgileri, fen âletleri ve fen işleri dinde bid’at değildir. Bunları yapmak ve fâideli yerlerde kullanmak caizdir. Hattâ, farz-ı kifâyedir.
Bir hadîs-i şerîfde buyruldu ki: “Bir ümmet, peygamberi öldükten sonra, dinde bid’at yaparsa, buna benzer bir sünneti gayb eder.” Yâni, küfre sebeb olmayan bir bid’at yapılırsa, bunun cinsinden bir sünneti terk ederler.
Bir hadîs-i şerîfde buyruldu ki: “Bid’at sahibi, bid’atini terk etmedikçe, Attahü teâlâ ona, tövbe etmesini nasîb etmez.” Yâni, bir kimse, bir bid’at ortaya çıkarırsa veya başkasının çıkardığı bir bid’ati yaparsa, bu bid’ati iyi bildiği ve karşılığında sevâb beklediği için, bundan tövbe edemez. Bu bid’atin kötülüğünden veya küfre sebeb olmasından dolayı hiç bir günâhına da tövbe etmesi nasîb olmaz.
Bir hadîs-i şerîfde; “Dinde bid’at olan bir şeyi yapan, bu bid’ati Allah rızâsı için terk etmedikçe, Attahü teâlâ, onun hiç bir amelini kabul etmez” buyruldu. Yâni Allahü teâlâ, îtikâdda veya amelde veya sözde yâhud ahlâkda bid’at olan bir şeyi yapmağa devam eden kimsenin bu cinslerden ibâdetleri sahîh olsa bile hiç birini kabul etmez. İbâdetlerinin kabul olması için, bu bid’ati, Allah’tan korkarak, ondan sevâb bekleyerek yahut rızâsına kavuşması için terk etmesi lâzımdır.
Başka bir ifâde ile bid’at; Peygamber efendimizin ve dört halîfesinin zamanlarında bulunmayıp da onlardan sonra, dinde meydana çıkarılan ve ibâdet olarak yapılmaya başlanan şeylerdir. Meselâ, namazlardan sonra hemen “Âyet-el kürsî” okumak lâzım iken, önce “Selâtentüncînâ”yı ve başka duaları okumak bid’attir. Bunları, Ayet-el-kürsî’den ve teşbihlerden sonra okumalıdır. Namazdan, duadan sonra secde edip de kalkmak bid’attir. El-Hadîkat-ün-nediyye’de diyor ki: “Bid’at, dinde olmayan, ibâdet olmayıp, âdet olan bir şey ise dînimiz bunu red etmez. Yemekte, içmekte, elbisede, nakil vâsıtalarında ve bina, mesken, ev işlerinde, ibâdet yapmayı niyet etmeyip, yalnız dünyâ işi düşünülürse, bunlar bir ibâdeti yapmağa mâni olmadıkça veya bir haramı işlemeğe sebeb olmadıkça bid’at olmazlar. Dînimiz bunları men etmez.”
b-Resûlullah efendimizin ibâdet olarak değil de, âdet olarak yaptığı işlerdir. Elbiseleri, oturması, kalkması, iyi şeyleri yapmaya sağdan başlaması böyledir. Bunları yapmak mubah kısmındandır.
Ordunun tanzîmi ve harb ile ilgili yapılması icâbeden şeyler ve dünyâ işlerinden beşeriyet îcâbı yaptıkları, dînin zarurî emirlerinden değildir. Bu gibi işlerde Resûlullah efendimiz kendisine uyulmasını mecburî kılmamıştır. Bunun için Bedr harbinde, müslüman ordusunun muayyen bir yere karargâh kurmasını Resûlullah efendimiz arzu edince, kendisine Eshâb-ı kiramdan bâzıları bu yerde konaklaması için Allahü teâlâdan bir emir mi olduğunu, yoksa bunun harp usûlüyle alâkalı kendi beşerî kanâati mi olduğunu sorduklarında; Resûlullah efendimiz, kendi beşerî kanâati olduğunu söyleyince, Eshâb-ı kiram başka bir yer gösterip ordunun orada karargâh kurmasının daha münâsib olduğunu arz edince, bu fikri kabul buyurmuşlardır.
Bununla beraber, âdete bağlı şeylerde de Resûlullah efendimize tâbi olmak, dünyâda ve âhirette insana çok şey kazandırır ve çeşitli seâdetlere yol açar.
Resûlullah efendimize tâbi olmak, yedi derecedir:
Birincisi; ahkâm-ı islâmiyyeye inanarak, bunları öğrenmek ve yapmaktır. Bütün müslümanların, âlimlerin, zâhidlerin ve abidlerin tâbi olması, bu derecededir. Bunların nefsleri îmân etmemiştir. Allahü teâlâ, merhamet ederek, yalnız kalbin îmânını kabul etmektedir.
İkincisi; emirleri yapmakla beraber, Resûlullah efendimizin bütün sözlerini ve âdetlerini yapmak ve kalbi kötü huylardan temizlemektir. Tasavvuf yolunda yürüyenler bu derecededir.
Üçüncüsü; Resûlullah efendimizde bulunan hâllere, zevklere ve kalbe doğan şeylere de tâbi olmaktır. Bu derece, tasavvufun Vilâyet-i hâssa dediği makamda ele geçer. Burada, nefs de îmân ve itaat eder ve bütün ibâdetler, hakîkî ve kusursuz olur.
Dördüncüsü; ibâdetler gibi bütün hayırlı işler hakîkî ve kusursuz olmaktır. Bu derece, Ulemâ-i râsihîn denilen büyüklere mahsûstur. Bu râsih ilimli âlimler, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin derin mânâlarını ve işaretlerini anlar. Bütün Peygamberlerin eshâbı böyle idi. Hepsinin nefsleri îmân etmiş, mutmainne olmuştur. Böyle tâbi olmak, ya tasavvuf ve vilâyet yolunda ilerleyenlere veya bütün sünnetlere yapışarak bütün bid’atlerden kaçanlara nasîb olur. Bu gün, dünyâyı bid’at kaplamış, sünnetler gayb olmuştur. Bu gün, sünnetleri bulup yapışmak ve bid’at deryasından kurtulmak, imkân hâricinde kalmıştır. Bid’atler, âdet hâlini almıştır. Hâlbuki, âdetler ne kadar yerleşmiş ve yayılmış olsalar ve ne kadar güzel görünseler de, din ve şerî’at olamaz.
Beşincisi; Resûlullah efendimize mahsûs kemâlâta, yüksekliklere tâbi olmaktır. Bu kemâlât, itim ve ibâdet ile ele geçmez. Ancak, Allahü teâlâdan, lütf ve ihsan ile gelir. Bu derecede olanlar, büyük peygamberler ve bu ümmetin pek az büyükleridir.
Altıncısı; Resûlullah efendimizin mahbûbiyyet ve ma’şûkiyyet kemâlâtına tâbi olmakdır ki, Allahü teâlânın çok sevdiklerine mahsûsdur ve lütf ile ele geçmez, muhabbet lâzımdır.
Yedinci derece; insan vücudundaki her zerrenin tâbi olmasıdır. Tâbi metbû’a o kadar benzer ki, tâbi olmaklık aradan kalkar. Bunlarda, sanki Resûlullah efendimiz gibi, aynı kaynaktan, her şeyi alır.
c-Sâdece Peygamber efendimize ait olan fiillerdir. Bunlara uymak ümmeti için caiz değildir. Resûlullah efendimizin zekât almasının haram olması ve kurban kesmesinin kendisine farz, ümmetine vâcib veya sünnet olması gibi...
3-Takriri sünnet: Peygamber efendimizin yanında söylenen bir söze veya yapılan bir işe karşı, sükût buyurup bir şey söylememesi, yahut yapıldığını duydukları bir iş hakkında bir şey söylememeleri takrîrî sünnettir. Takrir, bir şeyi kabul etmek anlamında olup, Resûlullah efendimizin bir söz veya bir iş hakkında sükûtları, o işin caiz veya mubah olduğunu bildirir. Zîrâ, Resûlullah efendimiz yanlış bir iş karşısında susmaz, mutlaka onun doğrusunu bildirip açıklardı.
İbâdetler, yâni müslümanlara yapılması emir olunan şeyler dört kısımdır: Farz, vâcib, sünnet, nafile. Allahü teâlânın açık olarak bildirdiği emirlerine farz denir. Açık olmayıp, zan ederek anlaşılan emirlerine vâcib denir. Farz veya vâcib olmayıp, Resûlullah efendimizin kendiliğinden emrettiği veya yaptığı ibâdetlere sünnet denir. Böyle olan sünnet de bir kaç çeşittir.
Müekked sünnet: Buna sünnet-i hüdâ da denir. İslâm dîninin şiarı olan, yâni bu dîne mahsûs olan kuvvetli sünnetlerdir. Sabah, öğle ve akşam namazlarının sünnetleri gibi. Ayrıca ezan, ikâmet, cemâatle namaz kılmak gibi sünnetler de müekked sünnetlerdir. Yine camide îtikâf etmek, erkek çocukları sünnet ettirmek gibi sünnetler de böyledir.
İbn-i Âbidîn, birinci cild, yetmiş bir ve üç yüz on dokuz ve dört yüz otuz üç ve dört yüz elli üçüncü sahîfelerde buyuruyor ki: “Namazların sünnetlerine ehemmiyet ve kıymet verip, tenbellikle, özürsüz ve çok zaman terk eden, azarlanır. Fakat şefâatden mahrum kalmaz.” “Öğleden önce olan sünneti terk eden, şefâtime kavuşamaz” hadîs-i şerîfi, özürsüz ve ısrar ile terk eden kimse, bu namaz için olan ve derecenin yükselmesine yarayan şefaatime kavuşamaz demektir.
Her mü’min, Peygamber efendimizi malından ve canından daha çok sever. Bu sevgisinin alâmeti; sünnetleri yapıp, mekruhlardan kaçınmaktır. Bir mü’min bütün bunlara tâbi olduktan sonra, mubahlarda da ne kadar ona uyarsa, o derece kâmil ve olgun bir müslüman olur. Allahü teâlâya o derece yakın ve sevgilidir.
Müekked sünneti devamlı terk etmek mekruh ve küçük günâhtır.
Gayr-i müekked sünnet: Peygamber efendimizin ara sıra terk ettiği işler ve ibâdetlerdir. Meselâ, ikindi namazının ve yatsı namazının ilk sünnetleri böyledir. Müstehâb ve mendûbda aynıdır.
Sünnet kelimesi yalnız başına söylenince, İslâmiyet demektir. Fıkıh kitapları böyle olduğunu bildiriyor: “Sünnetimi terk edene şefaatim haram oldu” hadîs-i şerîfinde sünnet demek; İslâmiyet yolu demektir. Resûlullah efendimizin, Allahü teâlâdan getirdiği dînin bütün hükümlerine tâbi olmak lâzımdır. Bunu inkâr eden şefaate kavuşamaz. Bu hadîs-i şerîfdeki sünnet, yapması vâcib olan (mutlaka emir olunan) şeyler demektir. Bu da, Eshâb-ı kiramın ve onların yolunda bulunan Tabiîn ve Tebe-i tabiînin gittiği yoldur. Bu yolda olanlara Ehl-i sünnet denir. Hadîs-i şerîfin mânâsı; inanılacak şeylerde, yapılacak ve sakınılacak işlerde Ehl-i sünnetten ayrılanlar, şefaate kavuşamıyacaklardır demektir. Nitekim; “Ümmetimin arasında, fitne fesat yayıldığı zaman, sünnetime sarılana yüz şehîd sevabı vardır” hadîs-i şerîfi de; Selef-i sâlihîn, yâni ilk iki asırda yaşıyan müslümanların zamanındaki din bilgilerine uyan kimseye yüz şehîd sevabı vardır demektir. Ehl-i sünnet itikadında olana ve beş vakit namazı cemâatle kılana bu sevap verilir.
Peygamber efendimizin gösterdiği İslâmiyet yolunda bulunabilmek ve O’nun sünneti üzere yaşayabilmek için; önce doğru (Ehl-i sünnete uygun) îmân etmek, sonra haramlardan sakınmak, sonra farzları yapmak, sonra mekruhlardan sakınmak, sonra müekked sünnetleri, daha sonra müstehabları yapmak lâzımdır. Bu sırada önce olanı yapmıyanın, sonra olanı yapmasının faydası olmaz ve önce olanı yapabilmek için, sonra olanı terketmesi caiz ve hattâ vâcib olur.
Resûlullah efendimizin sünnet ile ilgili hadîs-i şerîflerden bâzıları şunlardır:
“Unutulmuş bir sünnetimi meydana çıkarana yüz şehîd sevabı vardır.”
“On şey sünnettir: Bıyığı kısaltmak, sakalı uzatmak, misvak kullanmak, mazmaza, istinşak, tırnak kesmek, ayak parmaklarını yıkamak, koltuk altını temizlemek, kasıkları temizlemek, su ile istincâ (pislikten temizlenmek).”
“Sünnetimi elinden kaçıran kimseye şefaatim haram oldu.” Yâni, doğuşta mâlik olduğu îmânını bırakana, müslüman olmayana şefaat etmem” demektir.
Bir hadîs-i şerîfde buyruldu ki: “Benden sonra, ümmetim arasında ayrılıklar olacaktır. O zamanda olanlar, benim sünnetime ve Hulefâ-i râşidînin sünnetine yapışsın! Dinde meydana çıkan şeylerden uzaklaşsın! Dinde yapılan her yenilik, bid’attir. Bid’atlerin hepsi dalâlettir. Dalâlet (sapıklık) sahiplerinin gidecekleri yer, Cehennem ateşidir.”
“Ümmetim arasına fesâd yayıldığı zaman, sünnetime yapışan için yüz şehîd sevabı vardır!” Yâni, nefse ve bid’atlere ve kendi aklına uyarak İslâmiyet’in hududu dışına taşıldığı zaman, benim sünnetime uyana, kıyamet günü yüz şehîd sevabı verilecektir. Çünkü, fitne fesâd zamanında İslâmiyet’e uymak, kâfirlerle harb etmek gibi güç olacaktır.
Bir hadîs-i şerîfde buyruldu ki: “İslâm dîni garîb olarak başladı. Son zamanlarda da garîb olacaktır. Bu garîb insanlara müjdeler olsun! Bunlar, insanların bozduğu sünnetimi düzeltirler.” Yâni, İslâmiyet’in başlangıcında, insanların çoğu, müslümanlığı bilmedikleri, onu yadırgadıkları gibi, âhir zamanda da, dîni bilenler azalır. Bunlar, benden sonra bozulmuş sünnetimi ıslâh ederler. Bunun için, emr-i ma’rûf ve nehyi anil münker yaparlar. Sünnete, yâni islâmiyet’e uymakta başkalarına örnek olurlar, islâm bilgilerini doğru olarak yazıp, kitaplarını yaymağa çalışırlar. Bunları dinleyenler az, karşı gelenler çok olur. O zamanda, sevenleri çok olan din adamı, doğru arasına eğrileri, hoşa giden sözleri karıştıran kimsedir. Çünkü, yalnız doğruyu söyleyenin düşmanları çok olur.
Bir hadîs-i şerîfde buyruldu ki: “Benî İsrail yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan yetmiş ikisi ateşte yanacak, yalnız biri kurtulacaktır. Bunlar, benim ve Eshâbımın yolunda olanlardır.” Yâni, isrâiloğulları, dinde yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Müslümanlar da, dinde yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Yâni, çok fırkalara ayrılacaktır. Bunların hiç biri kâfir değil ise de, Çehennem’de uzun zaman yanacaklardır. Yalnız benim ve Eshâbımın itikadında olan ve bizim gibi ibâdet eden fırkası Çehennem’e girmeyecektir.