SIFFÎN VAK’ASI
Hazret-i Ali’ye tâbi olanlar ile hazret-i Muâviye’ye uyanlar arasında, ictihâd ayrılığı sebebiyle, meydana gelen vak’a.
656 (H. 36)’da meydana gelen Cemel vak’asından sonra, Basra’dan Kûfe’ye dönen hazret-i Ali, Cerîr bin Abdullah el-Becelî’yi hazret-i Muâviye’ye elçi gönderdi. Hazret-i Muâviye’den, müslümanların birliği ve huzuru için kendisine bî’at etmesini istedi. Muâviye (radıyallahü anh), hazret-i Ali’nin elçisini iyi karşılayıp, iltifatlarda bulundu. Fakat hazret-i Ali’nin kendisine bî’at edilmesi yolundaki isteğine müsbet veya menfî bir cevâb vermedi. Cerîr bin Abdullah el-Becelî bir müddet Şam’da kaldı. O Şam’da iken, müslümanların birleşmesini istemeyen İbn-i Sebe (Bkz. İbn-i Sebe) tarafdârı fitneciler; “Ali, Osman’a gadr ve zulüm etmiş, bütün memleketleri ele geçirmiş, pek çok asker toplayarak bu tarafa hücûm edip, bütün Şam ahâlisini katl edecekmiş. Ona, Muâviye’den başka kimse mâni olamaz! Derhâl onun etrafında toplanınız ve müdâfaaya hazır olunuz!” diyerek, çeşitli kışkırtıcı faaliyetlerde bulunup, müslümanlart tahrik ettiler. Şam ahâlisini hazret-i Ali’ye karşı harekete geçirdiler. Şam halkı arasındaki karışıklığı gören Cerîr bin Abdullah el-Becelî, Küfe’ye dönünce olanları hazret-i Ali’ye anlattı ve Şamlıların kendisi aleyhindeki faaliyetlerini bildirdi. Hazret-i Ali gönderdiği elçinin bu şekilde geri dönmesi sebebiyle, Şam üzerine yürümek gerektiği içtihadında bulundu ve ordu hazırladı. Bunu haber alan hazret-i Muâviye de ordu hazırlayıp, Şam’dan hareket ederek Fırat’ı geçti, öncü birliklerini ileri gönderdi. Bu öncü birlikleri hicretin otuz altıncı yılı sonlarında, Bâbil harabeleri yakınındaki Sıffîn ovasında karşılaştılar, iki taraf arasında çok az mesafe vardı.
Hazret-i Ali, hazret-i Muâviye’ye bî’ate çağırmak üzere Beşir bin Amrel-Ensârî, Sa’îd bin Kays el-Hemedânî ve Şebes bin Rebî et-Temîmî’yi gönderdi. Elçiler, hazret-i Muâviye’ye, hazret-i Ali’nin harbe baş vurarak kan dökmek istemediğini, bu sebeble, ona bî’at etmesini bildirdiler. Fakat müsbet bir cevâb alamadan geri döndüler.
Elçilerin, gelip-gitmesi esnasındaki boşluktan istifâde eden İbn-i Sebe’nin adamları, iki tarafın ön saflarına geçerek mübâreze tarzında harbi başlattılar. İki taraf arasında elçiler tekrar gidip geldi ise de bir netîce alınamadı. Küçük grupların çarpışması ile devam eden harp, toplu hücûm şekline döndü ve kısa zamanda şiddetlendi. Müslümanlar, birdenbire kendilerini harbin içinde buldular. Hazret-i Ali’nin ordusu galibiyete gidiyordu. Her iki taraftan pek çok şehîd vardı.
Bir ara, hazret-i Muâviye’nin ordusunda bulunan askerler, daha fazla müslüman kanı dökmenin önlenmesi ve sulh yolunun açılması için, mızraklarının ucuna Mushaflar takarak havaya kaldırdılar. İçlerinden birisi de; “Allah’ın kitabı, sizinle aramızda hakemdir” diye bağırdı. Hazret-i Ali durumu ihtiyatla karşılamıştı. Cemel vak’asında müslümanları karşı karşıya getiren İbn-i Sebe tarafdârları, hazret-i Ali’nin gâlib olması ve ortalığın yatışması hâlinde başlarına geleceği bildiklerinden, harbin durdurulması için harekete geçtiler. Sûret-i haktan görünerek, iki tarafta da yaygara ve kışkırtıcılıkla meşgul olan İbn-i Sebe’nin adamları, Osman bin Affân’a (radıyallahü anh) yaptıklarını hatırlatarak, tehdîdde bulundular. Neticede harb durduruldu.
Hazret-i Ali, Muâviye’nin (radıyallahü anh) ne istediğini sorup, öğrenmesi için Eş’as bin Kays’ı gönderdi. Hazret-i Muâviye, Eş’as bin Kays’a; “Siz ve biz, Allah’ın kitabında emrettiği şeye döneceğiz! İçinizden razı olduğunuz bir kişi gönderirseniz, biz de bir kişi göndeririz. Bunların Allah’ın kitabında olan hükümle karar vermelerine, Kitâb’dan şaşmamalarına, onlardan söz alırız. Daha sonra da anlaştıkları şeye uyarız” dedi. Eş’as bin Kays gelerek bu teklifi hazret-i Ali’ye bildirdi. Herkes bu teklife razı oldu. Hazret-i Muâviye tarafdârlarından Amr bin el-Âs, hazret-i Ali’nin saflarından ise Ebû Mûsâ el-Eş’arî hakem tâyin edildi. İki taraf aralarında hakem tâyini ile ilgili sözleşmeyi yazıp, imzaladılar. Bu anlaşmayla, binlerce müslümanın kanının aktığı “Sıffîn” savaşı sona erdi. Anlaşmanın yazılmasından sonra, hazret-i Muâviye ordusuyla birlikte Şam’a döndü. Hazret-i Ali de, Kûfe’ye gitmek üzere yola çıktı. İki tarafın anlaşmasını istemeyen, sönmeye yüz tutmuş olan fitne ateşini körüklemeye çalışan ve daha önce harbin durdurulmasını ve hakem tâyinine razı olunmasını isteyen İbn-i Sebe tarafdârları ise, hazret-i Ali’nin ordusu içinde; “Allah’ın emri hususunda insanları mı hakem kabul ediyorsunuz? Allah’dan başkasının hükm etme hakkı yoktur” diyerek fitne tohumları ekmeye başladılar. Bu tahrikler neticesinde kendilerine haricîler adı verilen on iki bin kişilik bir grup; “Ey Allah’ın düşmanları! Allah’ın emrinde gevşek davranıp, insanları hakem tâyin ettiniz” diyerek hazret-i Ali’ye karşı çıkıp, Kûfe’ye yaklaştıkları sırada ordudan ayrılarak Harûrâ’ya gittiler. Hazret-i Ali’ye tâbi olanlar ise; “İmamımızı terk ettiniz ve cemâatimizi dağıttınız” diye onları suçladılar. Böylece İbn-i Sebe’nin adamları gayelerine ulaşmış oldular.
Hazret-i Ali, onları ikna için Abdullah bin Abbâs’ı (radıyallahü anh) gönderdi. Daha sonra kendisi de giderek iknâya çalıştı. Fakat haricîler kendilerinin hakem tâyinine razı olmakla küfre girdiklerini, bunun için Allah’a tövbe ettiklerini, kendileri gibi tövbe edip, hakem tâyininden vaz geçerse bî’at edeceklerini, aksi hâlde karşı çıkacaklarını söylediler. Her iki tarafın da küfürde olduğunu iddia eden haricîler, hazret-i Ali’nin bâzı izahları üzerine, ikna olmuş görünerek, Kûfe’ye döndüler.
Andlaşmada belirtilen müddetten sonra, tâyin edilen hakemlerin bir araya gelecekleri zaman hazret-i Ali, Şüreyb bin Hâni el-Hâr’tf idaresinde dört yüz kişi; hazret-i Muâviye de, Arnr bin el-Âs’ın idaresinde dört yüz kişi gönderdi, iki taraf, Dûmet-ül-Cendel denilen yerde buluştular. İki hakem bir araya gelip önce niçin bir araya geldiklerini konuştular. Uzun konuşmalardan sonra, iki tarafın da isteklerini yerine getirecek bir neticeye varılamadı. Bunun üzerine hazret-i Ali, tekrar Şam tarafına sefere hazırlanıp, yola çıktı. Nuhayie mevkiine varınca, her iki tarafı da küfürle itham eden haricîlerin Küfeden ayrılıp, Nehrevân’a gittiklerini ve kendisine isyan ettiklerini haber aldı. Hazret-i Aİİ, Şam üzerine hazırlık yaptığı seferi te’hir edip, hâricilere nasîhat etti. İkna edemeyince, 658 (H. 37)’de savaş açtı ve onları mağlûb etti. Ordusuyla birlikte tekrar Kûfe’ye döndü ve üç sene halifelik yaptı. 651 (H. 40) yılında hâriciler tarafından şehîd edildi (Bkz. Ali (radıyallahü anh)). Böylece hazret-i Muâviye bütün müslümanların halîfesi oldu.
Ehl-i sünnet âlimleri, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem sohbetinin kıymetini ve şerefini anlayarak; Eshâb-ı kiramın, kötü düşünüşden, inâddan, birbirini çekememekden kurtulduklarını, tertemiz olduklarını, her birinin üstün ve kıymetli olduklarını bildirmişlerdir. Aralarındaki muharebelerin nefsin isteklerinden, kötü arzularından meydana gelmediğini; re’y ictihâd ayrılığı olduğunu beyân etmişlerdir. Eshâb-ı kiram birbirleri ile muharebe ederken üçe ayrılmışlardır:
Birinciler, hâdiseleri inceleyerek hazret-i Ali’nin yanındakilerin haklı olduğunu ictihâd eylediler. İkinciler, hazret-i Muâviye’nin ve yanındakilerin haklı olduğu içtihadında bulundular. Üçüncüler ise, durakladılar. Hangi tarafın haklı olduğunu gösteren içtihada varamadılar.
Birinci kısımda olan Eshâb-ı kiramın, kendi ictihâdlarına uyarak hazret-i Ali’ye; ikincilerin de, ictihâdlarına göre, hazret-i Muâviye’ye yardım etmeleri, üçüncü kısımda olanların ise bu işe karışmamaları lâzım oldu. Böylece her üç kısım kendi ictihâdlarına göre hareket edip, her biri kendine lâzım ve vâcib olanı yaptılar. Onun için hiç birisine kötüdür denilemez. İmâm-ı Şafiî (r. aleyh) bu hususta; “Allahü teâlâ bu kanlara ellerimizi bulaştırmaktan bizleri korudu. Biz de dillerimizi karıştırmaktan korumalıyız” buyurmuştur.
Ömer bin Abdülazîz’in de böyle söylediği haber verilmiştir. Eshâb-ı kiramın iyi olduklarını söylemek lâzımdır. Nitekim Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Eshâbım anıldığı zaman dilinizi koruyunuz” ve “Eshâbıma dil uzatanlara, onlara söğenlere Allah lanet eylesin. Bütün meleklerin ve insanların lanetleri onların üzerine olsun” ve “Ümmetimin en kötüsü Eshâbıma dil uzatmağa cesaret edenlerdir” buyurmuştur. Bu hadîs-i şerîflerden, Resûlullah’ın; “Eshâbım anıldığı zaman, birbirleriyle olan muharebeleri söylenildiği zaman, kendinizi koruyunuz. Bir kısmını beğenip ötekilerini kötülemekten sakınınız!” emrini anlamak ve uymak lâzımdır.
Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunun anladığına göre; hazret-i Ali ile birlikte olanlar haklı idi. Karşı taraftakiler hatâya düşmüştü. Fakat hatâları ictihâd hatâsı olduğu için bir şey denemez. O büyüklere dil uzatılmasına sebeb olamaz. Hatâ edenler de haklı olanlar gibi kötülenemez ve aşağılanamaz. O muharebeler yapılırken hazret-i Ali’nin; “Kardeşlerimiz bize uymadı. Onlar kâfir değillerdir. Fâsık da olmadılar. Çünkü anladıklarına göre ictihâd eylediler. Kâfir ve fâsık olmazlar” buyurduğu haber verilmiştir.
Ehl-i sünnet âlimleri; “İnsanların en hayırlısının sohbetinin şerefini, hakkını gözetmeliyiz” buyuruyorlar. Çünkü Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Eshâbımın hakkını gözetmekte, Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra onlara dil uzatmayınız.” Bu emrin ehemmiyetini göstermek için de iki kerre tekrar buyuruyor. Bir hadîs-i şerîfde de; “Eshâbımın hepsi gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidâyete, seâdete kavuşursunuz” buyruldu. Eshâb-ı kiramın her birini büyük bilmek, hepsine saygı göstermek lâzım geldiğini gösteren başka hadîs-i şerîfler de vardır. Bunun için hepsini kıymetli bilip, üstün tutmak lâzımdır. Ehl-i sünnet mezhebi böyledir.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât’ının birinci cild, 251. mektubunda buyuruyor ki: “Eshâb-ı kiram aleyhimürrıdvân arasında olan muharebeleri iyi ve güzel sebeplerden, güzel düşüncelerden ileri geldi bilmek, dünyalık yâni menfâat için bilmemek lâzımdır. Çünkü onların ayrılığı ictihâd ve te’vil ayrılığı idi. Hevâ ve hevesden doğmamıştı. Ehl-i sünnet âlimleri hep böyle söylüyor...”
Şerh-i Mevâkıf kitabına göre Âmidî; “Cemel ve Sıffîn vak’aları ictihâd yüzünden idi.” Ebû Şekûr-i Süllemî, Temhîd kitabında; “Ehl-i sünnet vel-cemâate göre, hazret-i Muâviye ve onunla beraber olanlar (radıyallahü anhüm) hatâ etmişlerdi. Fakat hatâları ictihâd hatâsı idi.” İbn-i Hacer-i Mekkî de Savâikkitabında; “Hazret-i Muâviye’nin hazret-i Ali ile muharebesi ictihâd sebebi ile idi. Ehl-i sünnet âlimleri böyle bildiriyor. İmâm-ı Gazâlî ve Kadı Ebû Bekr ve diğer imamlar bunlar arasındadır. O hâlde hazret-i Ali ile muharebe edenlere, fâsık, yoldan çıkmış gibi şeyler söylemek caiz değildir” buyurmuştur.
Kadı Iyâd’ın Şifâ kitabında, İmâm-ı Mâlik (radıyallahü anh); “Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem Eshâbından birine meselâ, Ebû Bekr’e, Ömer’e, Osman’a, Muâviye’ye veya Amr bin el-Âs’a (radıyallahü anhüm) söğen ve onları kötüleyen bir kimse, eğer; “Yoldan çıktılar, kâfir oldular” dedi ise, bu kimseyi öldürmelidir. Yok eğer başka bir ayb ve kusur ile kötüledi ise şiddetli dövmelidir” diyor.
Muâviye (radıyallahü anh) için, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem hayırlı dualar ettiğini hadîs âlimlerinin hepsi söylüyor. Meselâ; “Yâ Rabbî! Ona kitâb (yâni yazı ve ilim) ile hesâb öğret ve onu azâbdan koru” ve bir kere de; “Yâ Rabbî! Onu doğru yola götür ve doğru yola götürücü yap!” buyurdu. Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem duasının kabul olunacağı ise şüphesizdir.
O hâlde hazret-i Muâviye’ye söğmek asla caiz değildir. İyi düşünmek lâzımdır ki, Muâviye (radıyallahü anh) bu işlerde yalnız başına değildi. Eshâb-ı kiramın yarıya yakını onunla beraberdi. Eğer hazret-i Ali ile muharebe edenlere, kâfir veya fâsık denirse, dîn-i İslâm’ın yarısı yıkılır. İslâm dînini dünyâya yayan ve bizlere bildirenlerin Eshâb-ı kiramın (radıyallahü anhüm) tamâmının olduğunu bilmek gerekir.”