İslâm Tarihi Ansiklopedisi

RİBÂT

İslâm devletlerinin kara ve deniz sınırlarındaki önemli noktalarda yapılan sınır karakolu niteliğinde müstahkem mevkîler, ilim, ibâdet ve misafir ağırlama yerleri; zaviye, hângâh, kervansaray. Arabca olan ribât; bağlamak, sağlamlaştırmak, sağlam yürekli olmak, sabretmek, işe azimle devam etmek, kuvvet vermek mânâlarına gelir. Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Kâfirlerle cihâda hazır bulunan süvarilerin atlarını bağlayacağı yer.” (Enfâl sûresi: 60) şeklinde geçmektedir. Ribâtlar, daha doğuşta müslümanlıktaki cihâd yâni İslâmiyet’i yayma, müslümanları düşman şerrinden himaye müessesesi oldu. Mevkilerinin ehemmiyetine göre muhtelif büyüklükte yapıldılar. Ribâtlar, bir müdâfaa duvarı ile çevrilmiş, odalar, an barlar, ahırlar, gözetleme ve işaret kulesi, mescid, hamam ve diğer lüzumlu teşkilâtlardan müteşekkil müstahkem binalardı. Bilhassa hudut boylarına yapılır, sınır muhafızlarının ve gelip giden yolcuların iskânı te’min edilirdi. İlk zamanlarda ribâtların daimî muhafız kuvvetleri gönüllü gazilerden ibaretti. Bu mücâhid serdengeçti gazilere murâbıtîn denilirdi. İslâm devletlerinin teşkîlâtı büyüyüp kuvvetlendikten sonra buralara askerî kıt’alar yerleştirildi ve eskisi gibi harp zamanlarında gönüllülerin de toplanma yeri olmaya devam etti. Cihâdın ve ribâtlarda (sınır boylarında) nöbet tutmanın fazîleti hakkında Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Ey îmân edenler! Din uğrundaki eziyetlere sabredin ve düşmanlarınızla olan savaşlarda üstün gelmek için sabır yarışı yapın. Sınır boylarında (hududlarda) cihâd için nöbet beklesin ve Allah’tan korkun ki, felah bulaşınız.” (Al-i imrân sûresi: 200) buyruldu. Hadîs-i şerîflerde de; “Allah için ribâtda geçirilen bir gün, dünyâdan ve dünyâdaki her şeyden daha üstün ve daha hayırlıdır.”, “Allah yolunda ribâtda bir gün kalıp nöbet bekleyen kimse, bu zaman esnasında oruç tutmuş gibi sevâb kazanır.” buyruldu. Ayet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerdeki müjdeyi islâm âlimlerinden duyan müslümanlar, ribâtlara, sınır boylarına koştular, oralarda bir saat durmak, bir gün nöbet beklemek için birbirleri ile yarıştılar.

İlk ribât, hazret-i Ömer’in halifeliği zamanında Ukbe bin Nâfî tarafından kuruldu. Cihâd emrine, İslâm memleketlerinin silâh ile korunması ve genişlemesi esâsına dayanılarak kurulan ribâtlar, zamanla Semerkand’dan Kurtuba’ya, Yemen’den Kırım’a uzandı.

Anbarından ahırına, hamamından mescid ve kütüphanesine varıncaya kadar her şeyi içine alan bu müstahkem yapılar, İslâm memleketlerinin müdâfaasında büyük hizmet gördüler. Peygamber efendimiz devrinde Mescid-i Nebevi, nasıl din ve devlet işlerinin görüldüğü mübarek bir mekânsa; ribâtlar da, askerî ve ilmî birer merkez oldular. Buralardaki mücâhid evliya zâtlar, mücâhid gazilere ilim ve edeb öğretip, cihâd ruhunu ayakta tuttular. Ribâtlarda günlük hayat; askerî tâlimler, ilim, ibâdet, sohbet, Kur’ân-ı kerîm okumak ve cihâd ile geçerdi. Semerkand’daki Ribât-ı Gâziyân’da büyük İslâm âlimi Ebû Mensur Mâturîdî ve Ebü’l-Kâsım Hakîm-i Semerkandî kelâm ve fen bilgileri okuttular. Bu şekilde, hem medrese, hem karakol vazîfesi gören binlerce ribât vardı. İbn-i Hallikan, sâdece Mâverâünnehr’de on bin ribât bulunduğunu bildirmektedir.

Deniz hudutlarında da çok sayıda ribât vardı. Bütün Filistin ve Kuzey Afrika sahilleri boyunca ribâtlar sıralanmıştı. Ribâtlardaki ateş kuleleri (tarassut kuleleri) vâsıtası ile İskenderiyye’den Septe’ye kadar bir gecede haber ulaştırılabiliyordu. İspanya sahilleri ve hıristiyan krallıklarına bakan kara hudûdları da aynı ribâtlarla emniyet altında idi.

Ağlebîlerden Ziyâdetullah tarafından Susa’da te’sis edilen ribât, büyük ehemmiyet kazandı. Zîrâ Susa, Sicilya’yı fethe me’mûr edilen İslâm ordularının denize açıldıkları üs idi.

Ribâtlar, devletin ve malını cihâd uğruna tahsis ve feda eden müslüman zenginlerin büyük vakıflarıyla beslendi. Zamanla İslâm devletlerinin sınırları genişleyince, ribâtların askerî mâhiyetleri de değişti. Vakıfları ve eski teşkilatlarıyla yolculara mahsûs bir hângâh ve kervansaray hâlini aldılar ve ribâtlarda oturan murâbıtların (gönüllü mücâhid gazilerin) yerini; gazi, derviş, sûfî ve velîler aldılar. Buralar kendi talebeleri ile birlikte inzivaya çekilip yaşayan bir velînin oturduğu yerler yâni zaviye ve tekke oldu. Bilhassa Ebû İshak Kâzerûnî talebeleri için yaptırdığı ribâtlarda, onları zahirî ve bâtınî ilimlerde yetiştirdi. Cihâd için teşkilâtlandırdı. Bu kahramanlar, İslâmiyet’in yayılması, İslâm memleketlerinin müdâfaası için teşkil edilen ordulara gönüllü olarak katıldılar. Gittikleri yerlerde islâmiyet’in yayılıp yerleşmesi için gayret gösterdiler. Aldıkları ganimetlerle yeni yeni ribâtlar yaptılar. Bu teşkilâtlarını Hindistan, Türkistan ve Anadolu gibi cihâd bölgelerinde yaygınlaştırdılar. Sultanlar ve müslüman zenginler de onlara yardımcı oldular. Onların bu faaliyetleri, asırlarca devam etti (Bkz. Kâzerûnî).

Savaşamaz hâle gelen gazi dervişler, tekke hâline gelen bu ribâtlarda, yeni yeni mücâhidler, savaş erleri yetiştirdiler. Zevk için adam öldürmenin cihâd olmadığını, asıl gaye ve gayretin; zâlimler elinde inleyen mazlum insanlara, Allahü teâlânın dînini götürmek olduğunu anlattılar. Gelip-geçen yolcuların, tüccarların iskân ve iaşesini te’min ettiler. Tarihçi istahrî; “Daha onuncu asırda Türkistan’da yolculara ve hayvanlarına bedava bakan ribâtların bulunduğunu, Semerkand mıntıkasında bir ribâta çok defa yüz-iki yüz yolcunun birden hayvanlarıyla birlikte gelip, yiyip içip yattıklarını ve hiç ücret ödemeden ayrıldıklarını” bildirmektedir.

Makdîsî; “Türkistan’daki ribâtlardan Espicâl’da 2700 adet olduğunu, şehirdeki Karatekin ribâtının vakıflarından aylık gelirin 7000 dirhem olup, bunun fakirlere yiyecek parası tahsîs edildiğini” yazmaktadır.

Türk târihi ve san’atı bakımından ribâtların büyük ehemmiyeti vardır. Gazneli Sultân Mahmûd’un, Tuş valisi Arslan Câzib, Nişâbur-Merv ve Tûs-Herât yollarının kavşağında Seng-i Büst ribâtını inşâ ettirmiştir. Büyük Selçuklu veziri Nizâm-ül-mülk, Siyâsetnâme’sinde; “Büyük yolların mühim noktalarında ribâtlar yaptırmak, hükümdarların başlıca vazîfelerindendir” demektedir. Nişâbûr-Merv yolunda ıssız bir bölgede yükselen Ribât-ı Şeref, 1114 tarihli olup, 1153 târihinde Sultan Sencer’in hanımı Terken Hâtûn tarafından tamir ettirilmiştir.

Türkiye Selçuklularımın meydana getirdiği büyük mîmârî değeri olan muazzam Sultan Hanları, Selçuklu an’ânesinin bir devamıdır. Türkiye Selçukluları devrinde ribât adı altında binalar da yapıldı. Elbistan’da Afşin ilçesi yanındaki mağara önünde bulunan üç âbideden biri olan ribât, kapı kitabesine göre, 1215 (H. 612)’de yapılmıştır. Kitabede, Sultan Birinci İzzeddîn Keykâvus ile Emîr Hasen’in adları yazılıdır (Bkz. Kervansaray).

Kayseri dışındaki “Köşk medrese” denilen eserin, Eretnaoğulları devrine ait bir ribât olduğu bildirilmektedir.

İslâm târihinde inşâ edilen ribâtlarda, mutlaka ileri gelen bir velînin veya bir kahramanın türbesi bulunmaktadır. Anadolu’daki bu hizmet müesseselerinde de hâlâ gazilerin, alperenlerin, velîlerin adları yaşamakta ve rahmetle anılmaktadır.