İslâm Tarihi Ansiklopedisi

MEDENİYET

İnsanların madden ve ruhen huzura kavuşturulması. Medeniyet kelimesinin aslı Arabça olup, şehir mânâsına gelen Medine kökünden gelmektedir. Medeniyetin çok çeşitli tarif ve îzâhları yapılmıştır. İslâm âlimleri medeniyeti; “Tâmir-i bilâd, terfîh-i ibâd” şeklinde tarif etmişlerdir. Bu tarif kısaca, beldelerin îmâr edilerek insanlığın ihtiyâçlarını karşılayacak, rahat ve huzur içinde yaşayacak şekle sokulması, insanların da ruhen, maddeten, fikren yükselmesi demektir.

İnsanlık târihi boyunca yeryüzünde iki çeşit medeniyet görülmüştür. Bunlardan biri, Manî dinlere inanan cemiyetlerin ortaya koyduğu medeniyetler, diğeri de inançsız insan topluluklarının medeniyetleridir.

Medeniyetin târihi, ilk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhisselâm zamanından itibaren başlar. İlk insanlar, bâzı tarihçilerin zannettiği ve islâm dînine inanmayanların uydurduğu, filimlerde görüldüğü gibi. lümsiz, fensiz, görüşsüz, çıplak, vahşî kimseler değildi. Bugün Asya, Afrika çöllerinde ve Amerikan ormanlarında medeniyetten uzak vahşîler yaşadığı gibi, ilk insanlararasındada bilgisiz, basit yaşayanlar vardı. Fakat, bundan dolayı, ne bugünkü, ne de ilk insanların hepsi için vahşîdir ve gayr-i medenîdirler denilemez. Âdem aleyhisselâm ve ona îmân edenler, şehirlerde yaşardı. Okuma, yazma bilirlerdi. Demircilik, iplik yapmak, kurnaş dokumak, çiftçilik ve ekmek yapmak gibi san’atları vardı. Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâma on sahîfe gönderdi. Bu kitapta îmân edilecek şeyler, çeşitli dillerde lügatlar, her gün bir vakit namaz kılmak, gusül abdesti almak, oruç tutmak, leş, kan, domuz yememek, bir çok san’atlar, tıb, ilâçlar, hesap, hendese (geometri) gibi şeyler bildirilmişti. Altın ve gümüş üzerine para dahi basılmış, mâden ocakları işletilip, âletler yapılmıştı. Süryânî, ibranî ve Arabî diller ile kerpiç üstünde çok kitap da yazılmıştı.

Âdem aleyhisselâmdan, Peygamber efendimize kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberler yaşadıkları topluluklara medeniyeti öğrettiler. Allahü teâlâ, İdris aleyhisselâma otuz sahîfe gönderdi. Eski Yunanlıların Hermens dedikleri kimse ve daha sonraki filozofları, fizik, kimya ve tıb bilgilerini İdris aleyhisselâmın kitabından aldılar, ilk olarak kalem ile kitaplar yazan ve iğne ile dikiş diken, semânın ve yıldızların inceliklerinden bahseden İdris aleyhisselâmdır. Nuh aleyhisselâmın yaptığı geminin üç katlı olduğunu ve kazanının ateşle kaynayarak hareket ettiğini Kur’ân-ı kerîm açıkça bildirmektedir. Süleyman aleyhisselâm hem peygamber hem sultan idi. Kudüs’de Mescid-i Aksâ’yı yedi senede çok muhteşem olarak yaptırdı. Bir çok yerde saraylar inşâ ettirdi. Akabe körfezinden Fırat kenarına kadar kırk sene adaletle hüküm sürdü. Ticâret gemileri yaptırdı. Zamanında Kızıldeniz ve Umman denizinde ticâret yapılırdı. İlk hamamı inşâ ettiren ve sabunu ilk yapan Süleyman aleyhisselâmdır. İlk defa zırh yapıp giyen Dâvûd aleyhisselâmdır. İlk olarak ata binen İsmail aleyhisselâmdır. İsmail aleyhisselâmdan önce atlar vahşî idi. Onlara binilmezdi. İsmail aleyhisselâm onları terbiye etti ve bindi, İsmail aleyhisselâmın oğulları, atların terbiyesini İsmail aleyhisselâmdan öğrendiler. Bu yüzden Arablar ata binmesini en iyi bilenlerdir.

Günümüzde meşhûr olarak bilinen eski Hind, Âsur, Mısır, Yunan ve Roma medeniyetleri, putperest toplumların dünyâ hayât anlayışlarının toplamıdır. Bu toplumlarda bir çok tanrıya inanılır, bu tanrılar insan gibi düşünülür, heykelleri yapılır, kendilerine tapınaklarda tapınılır ve onların bâzı insanlara bilhassa krallara (Firavn, Nemrud, Promethe, Afrodid v.s. gibi) hulul ettikleri, böylece bu kralların yarı tanrılaştıkları kabul edilirdi. Buna göre şekillenen günlük hayâtta insanlar, asiller, aristokratlar, ptepler, köylüler, köleler ve daha çeşitli isimler altında sınıflandırılır, hâkim sınıflar diğerlerini dînî, ekonomik ve beşerî bakımdan sömürürler ve zulmederlerdi. Bu farklılık öldükten sonra mezarlarda da kendini gösterir, üstün sınıflar için piramitler, kral mezarları gibi büyük anıtlar yapılırdı. Çoğunda kadınlar ikinci sınıf insan muamelesi görür ve bâzılarında orta malı şeklinde düşünülürdü.

Zevkleri ise, Atina’daki hipodromlarda insanları çırıl çıplak spor müsabakalarına sokmak, çeşitli adlar altında tertipledikleri eğlencelerde bol bol şarap içerek her türlü çılgınlığı yapmak ve Roma’daki hipodromlarda da köle yaptıkları ve gladyatör dedikleri insanları birbirleriyle ölümüne döğüştürmekti. Ayrıca köleleri, günlerce aç bırakılmış arslanlara parçalattırmak vahşeti de o günkü insanların durumlarını anlatmak bakımından önemlidir. Toplu yaşasalar bile böyle cemiyetlere medenîlik adına bir payenin verilmesi oldukça güçtür.

İlâhî dinlerden olan ve Avrupa başta olmak üzere zamanla dünyânın çeşitli yerlerine yayılan isevîlik dînine bağlı olanların ortaya koydukları medeniyet ise, isevî olan milletlerin eski inanç, örf, âdet ve anlayışlarıyla karışarak yarı put-perest bir medeniyet olmuştur. Hazret-i Îsâ’nın göğe çıkarılmasından kısa bir zaman sonra yahûdîlerin tertip ve teşvikiyle bozulmaya başlıyan İsevîlik, felsesecilerin, papaların ve Avrupa krallarının müdahaleleriyle daha çok bozulmuş, anlaşılmaz, karmakarışık merasimlerden ibaret bir din hâline gelmiştir. Bu haliyle, papaların elindeki hıristiyanlık, mensuplarını dâima ilerletecek bir dinamizmden mahrum, sosyal hayâtı düzenleyici prensiblerden uzak, insanlığı kemâle getirici yol ve usûllerden habersiz olarak cihanşümul bir medeniyeti doğurucu, besleyici olamadı. Her türlü fen bilgisinin, ziraî, sınaî, sıhhî, pedegojik ve diğer ilerlemelerin de en büyük mânisi oldu. Böylece Ortaçağ Avrupası, puthâneye döndürülmüş kiliseler ile zâlim derebey ve kralların şatoları ve sarayları etrafında bin bir çeşit hurafe ile doldurulmuş kafalar, adalet, merhamet, sevgi, saygı, cömertlik ve yardımseverlikten mahrum, katı kalbler ve cehaletin kararttığı daracık ufukları içinde kaba, görgüsüz, pis ve yarı vahşî insanlarla dolu idi. İlim, fen, teknoloji ve teknik âletler asırlar boyunca olduğu yerde kaldı ve hattâ geriye gitti. Hastalıklar çaresiz, hastalar bakımsız, fakirler ve köylüler hor ve zelil, ilim adamları ve düşünen insanlar tehlikeli ve büyülü kabul ediliyor, kadınlar her türlü hakaret ve zilletin hedefi oluyordu.

Hıristiyan dünyâsı böylesine zifiri karanlıkta yürürken, Arab dünyâsının hâli daha farklı değildi. İnsanlar, kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar vahşî, başkalarına her türlü zulmü reva görecek kadar gaddardı. İnsanların böylesine küfür ve zulüm karanlığına gömüldüğü sırada Mekke-i mükerremede İslâm güneşi parlamaya başladı. Kendisine peygamber olduğu bildirilen Muhammed aleyhisselâm, kavmine islâm’ı tebliğe başladı. Çevresinde toplanan mübarek Eshâbına (radıyallahü anhüm) müşrikler olmadık zulüm ve eziyetler yaptılar. Yavaşlılıkla fakat sindire sindire yayılan islâmiyet, kısa zamanda Medine’ye ulaştı ve susamış gönülleri serinletti. Resûlullah’ın mübarek beldeyi teşrifi ile İslâm devletinin temelleri atıldı. Üç yüz küsur kişilik Bedr Eshâbı, küffâr ordusunu perişan etti. Uhud ve Hendek gazalarından sonra Hudeybiye sulhnâmesi ile Mekke yolu açıldı. Hicretten sekiz sene sonra Mekke-i mükerreme feth edildi. Cümle ahâlisi islâmiyet’le şereflendi. Komşu hükümdarlar mektublarla İslâm’a davet edildi. Habeş hükümdarı İslâmiyet’le şereflendi. Arab yarımadasının her tarafı islâm devletinin âdil idaresi ile şenlendi. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekten şeref duyan bir topluluktan, karıncayı rahatsız etmekten kaçan bir cemâat meydana geldi. Hiç bir gayr-i müslimin havsalasının almadığı bu durumun sırrı, Muhammed aleyhisselâmın Allahü teâlânın Resûlü olmasında gizlidir.

Resûlullah’ın, âhıreti teşrifinden sonra O’nun mübarek yolunun yayıcısı olan dört halîfesi ve diğer Eshâb-ı kiramı devrinde, müslümanlar, dört bir tarafa yayılıp, insanlığı karanlıktan kurtarmak için Afrika ve Asya içlerine kadar gittiler. Mensubu olmakla şeref kazandıkları islâm’ı ve onun eşsiz medeniyetini yaydılar. Resûlullah’ı bir defa görmekle kazandıkları üstünlüklerden, başkalarını da faydalandırdılar, insanların ruhen ve bedenen huzura kavuşmasına sebeb oldular. Gittikleri yerlerde, Resûlullah’dan elde ettikleri ilimleri yaydılar. Her yerde öğretici oldular. Yeni ve köklü bir medeniyetin temellerini attılar. Zâlim kralların, katil diktatörlerin zulümleri altında inleyen mazlumları huzur ve rahata kavuşturdular. Bu mübarek insanların mirasını devralan Emevîler ve Abbasîler, Gaznelîler, Selçuklular ve Osmanlılar devri müslümanları, emsalsiz adalet örneği verdiler. Cehalet içinde kıvranan insanlar, islâmiyet’in; “İlim, mü’minin kaybettiği malıdır; nerede bulursa alsın.” “İlmi Çin’de de olsa alınız” emirlerine uyup, her yerde ve her zaman ilim taleb ettiler. Harbde küffâra karşı arslanlargibi savaşıp sulhde ilim ile meşgul oldular. İçlerinden çok büyük din âlimleri ve aşılmaz fen âlimleri yetişti. Nice büyük kumandanlar bu insanların sürükleyicisi oldu. Eski medeniyetlerin bıraktığı faydalı miraslar, tercüme edilerek müslümanlara kazandırıldı. Zararlıları tenkid edildi. Onların tecrübe ve araştırmalarını daha da geliştiren islâm âlimleri, her sahada eşsiz buluşlar yaptılar. Kaybedilen mal olarak kabul ettikleri ilmi, köşe bucak arayıp buldular Daha da geliştirip, yaydılar. Endülüs’te, Mâverâünnehr’de, Bağdâd’da, Anadolu’da, Mısır ve Kuzey Afrika’da, yeni yeni kültür merkezleri kurdular. Kurdukları cami ve medreselerin kütübhânelerinde yüz binlerce kitabı topladılar. Halîfe ve sultanlar, ilmi ve ilim sahiplerini teşvik ettiler.

İspanyada kurulan Endülüs Emevî Devleti zamanla önemli ve büyük bir kültür, medeniyet ve ilim merkezi oldu. Fas, Kurtuba ve Gırnata üniversiteleri kurularak batıya ilim ve fen ışıkları yayıldı. Müslümanların İspanya’yı fethederek burada bir islâm medeniyeti kurmaları ve haçlı seferleri sonunda müslümanlarla daha yakından haşır-neşir olan Avrupalılar, önce şaşkınlık ve hayranlık içinde bocalamışlar, sonra yavaş yavaş uyanarak çocuklarına Endülüs Üniverzitelerinde fen bilgileri tahsîl ettirmeye, İslâm âlimlerinin yazdığı fen kitaplarını kendi dillerine çevirmeye ve müslümanlarda gördükleri teknik âletleri yapmaya başladılar. Buralarda yetişen gençler, hıristiyan âlemini, içinde bulunduğu gaflet ve cahillikten uyandırıp, bugünkü müsbet ilerlemenin temelinin atılmasına sebeb oldular. Doğuda yazılan eserleri kendi ülkelerine kaçırdılar, isîâm âlimlerinin eski Yunan filozoflarının bozuk kitaplarına verdikleri ilmi, inandırıcı cevâbları okuyarak içine düştükleri bataklıklardan kurtulmaya çalıştılar. Bu hâl, islâmiyet’in üstünlüğü karşısında ezilen ve papazların afaroz tehdidiyle suskunluk içinde olan Avrupalıları, bu defa, eski Yunan mitolojisini incelemeye, öğrenmeye sevk etti. Öğrendiklerini; resim, heykel, felsefe ve edebiyat eseri, müzik bestesi olarak kendilerine göre yeniden yazarak ve yayarak yeni bir yol tuttular. Bunlara rönesans, hırıstiyanlık dîninde yaptıkları değişikliklere de reform adını verdiler.

İslâmiyet, medenî insanın ve medeniyet sahibi toplulukîarın îmân, ibâdet, iş, ahlâk ve cemiyet hayâtında uyması gereken her şeyi bildirmiştir. Bunlar, Allahü teâlânın bildirdikleri, Resûlullah’ın öğrettikleri, Eshâb-ı kiramın naklettikleri ve mezheb imamlarının açıkladıklarıdır. İnsanlığın bunaldığı her şeyin çözüm ve çâresi onların içinde nnevcûddur.

Müslümanların târih boyunca kurdukları bütün medeniyetlerin kaynağı, mümtaz örneği ve rehberi asr-ı seâdettir. O devirdeki islâm medeniyeti, sonra gelen müslüman milletlerin daha çok benzemek için çırpındıkları ötelerin ötesindeki idealleri olmuştur. Arablar, Afrika kavimleri, Asya’da Gurgâniye, Harezmsâhlar gibi meşhûr müslüman milletler ve müslüman Türkler, bugün bile gıbta edilen, imrenilen medeniyetlerine bu yolla ulaşmışlardır. İslâmiyet, belli milletlere değü, bütün insanlığa her devirde en yüksek medenî seviyeye ulaşmak için lâzım oları her şeyi bildirmiştir. Bu bakımdan islâm medeniyeti, cihanşümul bir medeniyettir. Ancak milletlerin bu cihanşümul medeniyete ulaşma dereceleri, islâmiyet’i iyi öğrenme, doğru anlama ve ona tam uyma derecelerine göre farklı olmuştur. Bu milletler içinde Osmanlı Türklerinin bâzı dönemlerde yükseldikleri seviye hepsinden ileri olmuştur. Bu sebeble altı asır boyunca bütün dünyâya her şeyiyle mükemmel bir medeniyet numûnesi göstermişlerdir Müslüman Türklerin ortaya koydukları bu medeniyete, Türk-İslâm medeniyeti adı verilmiştir, İstanbul, bu medeniyetin sembol şehri, burada yaşıyanlar da sembol insan olmuştur. Günümüzde bütün dünyâ milletleri bu medeniyetin hayranlığını dile getirmekte, pek çok ilim adamı, vakıf, yayınevi, araştırma teşkilâtları, insanlığın günlük hayâtından en girift mes’elesine kadar, içine düştüğü buhranlara çâre bulmak için, bu medeniyeti incelemektedirler. Medeniyeti, sâdece gelişmiş ve ileri bir teknoloji olarak ele almak ve san’at, edebiyat, estetik, duygu ve düşüncede yükselmişlik olarak kabul etmek doğru değildir. Medeniyet için her iki unsurun gerektiği kadar ve ölçülü bir şekilde mevcudiyeti şarttır. Medeniyetlerin güçlenmesi ve yaygınlaşması, teknoloji ile inancın birbirleriyle çok iyi bir şekilde te’lif edilmesine bağlıdır. Amerika’daki Astek medeniyeti, mensuplarının işgalci İspanyolların silâhlarına tahta kılıçla mukabele etmeleri sebebiyle çökmüştür. Keza Hamam medeniyeti tâbiri ile anılan Roma Medeniyetinin yıkılışı, ahlâksızlık sebebiyledir.

Müslümanlar, İslâmiyet’i götürdükleri yerlere, islâmiyet’in gereği olan medeniyeti de beraber taşımışlar, insanların refah, huzur içerisinde kardeşçe yaşamasını sağlamışlardır. Bu medeniyetin bir parçası olan san’at dalında o bölgelere yollar, köprüler, hamamlar, kervansaraylar, ibadethaneler, çeşmeler, su kanalları yapmışlardır. İslâm san’atı, müslüman milletlerin ortaya koyduğu ortak san’atlardır. İslâmiyet, insanın dünyâda ve âhırette huzur içinde yaşamasını isterken, ondaki güzellik duygularını ve san’at merakını da harekete geçirir. Bunun için dînimiz, güzel san’at dallarını yasaklamış değildir. Yalnız, insanların putperest inançlarına son vermek ve toplulukların bu yöne yeniden meyletmesini önlemek için, Peygamber efendimiz, canlı varlıkların, resim ve heykellerin yapılmasına müsâade etmemiştir.

İslâm san’atları içerisinde mîmâri, edebiyat, minyatür, kitap süsleme, tez-hip, el san’atları, hüsn-i hat, ağaç ve mâden san’atları, çinicilik, kakma, oyma çok ileri gitmiştir, islâm san’atı içinde mimarînin özel bir yeri vardır. Müslümanlar her gittikleri yerde mîmârî eserler yaptırmışlardır, İspanya’deki Kurtuba Camii, işgal altında bulunan Mescid-i Aksa Camii, Macaristan, Bulgaristan, Yugoslavya, Arnavutluk ve Yunanistan’daki yüzlerce san’at eseri bunlar arasında yer alır. İstanbul’daki Süleymâniye, Edirne’deki Selimiye câmîleri, İslâm mîmârî san’atının bir şaheseridir.

İslâm san’atı, Emevîler zamanında başlamış, Abbasî, Fatımî, Eyyûbî, Memlûk san’atları şeklinde gelişerek nihayet Osmanlıların, doğu san’atları ile batı san’atlarını sentez etmesi ile yüksek ve geniş kubbeli direksiz câmîler, yüksek kemerli köprülerle zirveye ulaşmıştır. Modern mîmârî san’atı, Osmanlı mîmârî san’atını örnek almıştır. Osmanlı mîmârî san’atlarına paralel olarak Hindistan-Türk Mîmârî san’atları da çok ileri gitmiştir. Şah Cihân’ın yaptırdığı Taç Mahal, bu eserlerin en muhteşemidir. İslâm medeniyetinde san’at, insanların refah ve huzur içinde yaşamalarına yardımcı olmak üzere icra edilmesi esas alınmış, her şeyden önce insanların faydası gözetilmiştir.

İslâm dünyâsında yetişen âlimler; bir çok ilmin kurulmasında önderlik yapmışlardır. İmâm-ı Şafiî hukuk usûlünün; İmâm-ı Muhammed devletler hukukunun; İbn-i Haldun târih sosyolojisinin; İbn-i Heysem fizikde optik kısmının; Câbir bin Hayyân kimyanın; Harezmî cebirin; Kindî izafiyet teorisinin; Bîrûnî jeodezi’nin; Cezerî sibernetiğin temellerini atmışlardır. Yine yetişen binlerce âlimin yazdığı sayısız kitap, asırlarca ilim âlemine ışık tutmuş ve sonra gelen batılı bilginler, bu kitaplardan aldıkları bilgileri kendilerine mâl etmeye çalışarak, bu âlimleri unutturma yoluna gitmişlerdir. Ayrıca, kalb ilimlerinde mütehassıs olan ferd ve cemiyetin, maddî ve manevî terbiyesi ile uğraşan büyükâlimleryetişmiş, insanlara iyilik yapmanın yollarını öğretmişlerdir. Sağlam, manen kuvvetli cemiyetler bu büyüklerin irşâdları ile devamlılıklarını korumuştur. Bunlardaki tek gaye insanların ruhen olgunlaşması ve fazîlet sahibi olması, kendisine ve başkalarına karşı adaletle dolu bulunmasıdır. Bu durumda bâtıl ve hurafelerden de sıyrılmak yollarına gidilmiş, örnek topluluklar ortaya çıkmıştır. Zâten bu az çok aileden başlamış, misafirler başta olmak üzere, zayıf ve güçsüzlere yardım edilmiş ve yaralar sarılmıştır. Cemiyette zengin olsun, fakir olsun herkese aynı gözle bakılmıştır. Ruh hastalarının hastahânelere alınmaması ayrı bir husustur. Bu kabîl hastaların tedavilerinin yapıldığı yerler tekkeler olmuştur.