MA’RÛF-İ KERHÎ
Evliyanın büyüklerinden. Adı Ma’rûf bin Fîrûz olup, künyesi Ebû Mahfûz’dur. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. 815 (H. 200) senesinde Bağdâd’da vefat etti. Bağdâd’ın Kerh beldesinden olduğu için Kerhî denilmiş, Ma’rûf-i Kerhîolarak tanınmıştır. Sofiyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Tasavvufta örnek, Hakteâlâya giden yolun rehberi, çeşit çeşit marifetlerle seçilmiş zamanındaki âşıkların efendisi idi.
Ma’rûf-i Kerhî’nin, keramet, menkıbe ve güzel sözleri çoktur. Cömertlik ve kerem sahibi olup, sağlığında ve vefatından sonra da sevenlerinin yardımına koşan dört büyük velîden biridir. Bunlar; Ahmed bin Hanbel, Ma’rûf-i Kerhî, Bişr-i Hafî ve Mensur bin Ammâr’dır.
Ma’rûf-i Kerhî hazretleri buyurdu ki:
“Kulun mâlâya’nî (boş ve fâidesiz) konuşması, Allahü teâlânın onu zelîl ve yalnız bırakmasının alâmetidir.”
“Evliyanın üç alâmeti vardır. Düşüncesi Hak ola, işleyeceği işi Hak ile işleye, meşguliyeti dâima Hak ile ola.”
“Üstün olmak sevdasında olan, ebedî olarak felah bulmaz ve kurtulamaz.”
“İstenmeden ve karşılık beklemeden vermeğe çalış.”
“Amelsiz Cennet’i istemek ve rahmet ummak, cahillik ve ahmaklıktır.”
“Dünyâ dört şeyden ibarettir. Mal, söz, uyku ve yemek. Mal; insanı Allahü teâlâya isyan ettirir. Söz, insanı Allahü teâlâdan başka şeylerle oyalar. Uyku, insana Allahü teâlâyı unutturur. Yemek ise, insanın kalbini katılaştırır.”
Mertliğin alâmeti üçtür: “Hilafsız tam bir vefa, istenmeden vermek ve kendisine cömertlik, iyilik yapılmadan başkalarını medh etmek” buyurdu. Bir adam, Ma’rûf-i Kerhî hazretlerine gelerek; “Ey efendim! Benim, Allahü teâlâya nasıl kavuşacağımı bana öğretir misin?” dedi. Ma’rûf-i Kerhî onun elinden tuttu ve pâdişâhın kapısına getirdi. Kapının önünde ayağı kırık duran bir adam buldular. Soru soran zâta o kimseyi gösterip; “İşte bunun gibi olursan, Allahü teâlâya vâsıl olursun” buyurdu. Bununla; “Ayağının ikisi de kırık bir köle, efendisinin kapısının önünde nasıl durur hiç bir yere ayrılamazsa; bir kul da, Allahü teâlânın kapısında her an bekler, hiç ayrılmaz ve isyan etmezse, Allahü teâlâya kavuşur” demek istedi.
Bir gün, bâzı kimselerle Dicle kenarındaki bir hurmalıkta oturuyorlardı. Dicle’nin yukarısından bir kayığın geldiğini gördüler. Kayıkta bir kaç erkek içki içiyor, nâra atıyorlardı. Bu nahoş manzara karşısında, yanındakiler; “Efendim bir dua edin de, Allahü teâlâ bunları bu nehirde boğsun ve insanlar onların zararlarından kurtulsun” dediler. O ise; “Yâ Rabbî! Sen bu kullarını dünyâda neş’elendirdiğin gibi âhırette de neş’elendir” buyurdu. Yanındakiler; “Bu duanın mânâ ve sırrını anlıyamadık” dediler. Bunun üzerine; “Benim söylediğimi Allahü teâlâ bilir. Bekleyin şimdi sırrı açığa çıkar” buyurdu. Onlara biraz daha yaklaşan kayıkdakiler, Ma’rûf-i Kerhî’yi görünce, sazlarını kırdılar, şaraplarını döktüler ve titremeye başladılar. Ma’rûf’un el ve ayaklarına kapanıp tövbe ettiler. Ma’rûf-i Kerhî; “Gördüğünüz gibi herkesin istediği oldu; ne onlar boğuldu, ne de bir kimse onlardan rahatsız oldu” buyurdular.
Ma’rûf-i Kerhî (rahmetullahi aleyh) herkese hüsn-i muamelede bulunurdu. Vefat ettikten sonra, hıristiyanlar ve yahûdîler onun kendilerinden olduğunu iddia ettiler. Müslümanlar ise; “O bizdendir” dediler. Bu iddialar üzerine hizmetçilerinden biri gelip; “Efendimizin bize şöyle bir vasiyyeti var.” “Benim cenazemi yerden kim kaldırırsa ben o zümredenim” buyurdu diye haber verdiler. Hıristiyan ve yahûdîler geldiler. Mübarek cenazesini yerden kaldıramadılar. Müslümanlar cenazesini kaldırdılar ve oraya defn ettiler.
Ma’rûf-i Kerhî hazretleri, Cennet arzusundan veya Cehennem korkusundan dolayı değil; yalnız Allahü teâlâya olan aşkı ve muhabbeti sebebiyle ibâdet ederdi. Allahü teâlâ da onu en yüksek makamlara yükseltti ve aradaki perdeleri kaldırdı. Hem Hak teâlânın hem de halkın sevgilisi oldu.
ALLAH BİRDİR!...
Ma’rûf-i Kerhî, İranlı hıristiyan bir anne ve babanın çocuğu idi. Hıristiyanlığı öğrenmesi için bir rahibe gönderilmişti. Kardeşi Îsâ, onun hıristiyanlığı bırakıp islâm’a gelişini şöyle anlatmaktadır: “Ben ve kardeşim Ma’rûf aynı okula gidiyorduk. Hıristiyan idik. Hıristiyan hoca (râhib) çocuklara (hâşâ); “Tanrı üçtür. Baba, Oğul, Rûh’ül-kudûs” derdi. Kardeşim Ma’rûf; “Allah birdir, birdir!” diye bağırırdı. Râhib onu her tarafı yara bere içerisinde bırakacak şekilde döverdi. Bu hâl böyle devam etti. Nihayet bir gün her tarafını parçalar şekilde dövünce kaçtı ve bir daha dönmedi. Bunun üzerine annem ona olan sevgisinden her gün gözyaşı dökerdi ve; “Eğer Allahü teâlâ oğlumu geri gönderirse, o hangi dinde ise ben de o dîne tâbi olacağım” derdi. Annesi böyle ağlayıp gözleri yolları beklerken, evden kaçan Ma’rûf-i Kerhi kendi hâlini şöyle anlatmaktadır: “Ayaklarım şişmiş, elbiselerim parçalanmış bir hâlde Kûfe’ye geldim. Âdetim mescidlerde kalmaktı. Burada da mescide gittim. Orada mübarek, yüzü nur saçan bir zâtın etrafında bir takım insanlar halka olmuşlar ve onun anlattıklarını dinliyorlardı. Cemâat o zâtı dinlemek için kulak kesilmişti. Sanki başlarının üzerinde kuş vardı. O zâta yaklaştım ve dinledim. Şöyle diyordu: “Kim Allahü teâlâdan tamamen yüz çevirirse, Allahü teâlâ da ondan büsbütün yüz çevirir. Kim kalbiyle Allahü teâlâya kavuşmayı arzu eder ve O’na koşarsa; Allahü teâlâ onu rahmetiyle karşılar. Bütün herkesin kalbinde onun muhabbeti hâsıl olur. Ona gelirler. Dertlere ve belâlara sabr eden kimseye de rahmetini ihsan eder.” Bu zât Muhammed İbn-i Semmâk idi. Onun bu sözleri çok te’sir etti ve beni yaratan Allahü teâlâya yöneldim. Gizli ve açık her şeyimi bilen, Allahü teâlâya kavuşmağı istedim. Allahü teâlâ da duamı kabul buyurdu. Bu sırada İbn-i Semmâk anîden sustu. Sonra insana çok te’sir eden bir sesle; “Bağdadlı genç nerede?” diye sordu. Oradaki cemâat bana baktı. Çünkü orada benden başka yabancı yoktu. Beni, Şeyh İbn-i Semmâk’ın yanına oturttular. İbn-i Semmâk başımı okşadı ve; “Merhaba ey Rabbini arayan kişi! Merhaba ey Allah’ın sevgisine ve muhabbetine kavuşan kişi!” dedi. Bu sözleri işitince, babama beni kötüleyen rahibi hatırladım ve ağlamaya başladım. Bunun üzerine; “Sen ağlıyor musun?” dedi, “Evet efendim” dedim ve rahibin sözünü hatırladım. Çünkü o rahip hep hakaret ederek beni babama kötülerdi. Tam bu sırada; “Rahibin sözü mü?” diye sordu. Buna çok hayret ettim. Bunu nasıl biliyordu! “Evet” dedim. Bana; “Allahü teâlâya dua et. Senin duan müstecâbtır (kabul olur)” buyurdu. Ben de Allahü teâlâya dua ettim. Daha sonra rahibin de müslümanlığı kabul edip salih mü’minlerden olduğunu öğrendim. Sonra İbn-i Semmâk beni İmâm-ı Ali Rızâ’ya götürdü. Durumu ona anlattı ve onun vasıtasıyla müslüman oldum.”
Müslüman olan ve ilim tahsîl eden Ma’rûf-i Kerhî, uzun seneler sonra memleketine döndü. Büyük bir sabırla onu bekleyen annesi bağrına bastıktan sonra; “Hangi din üzeresin?” diye sordu. Ma’rûf; “İslâm dîni üzereyim” deyince, annesi; “Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû” diyerek îmân ile şereflendi. Bunun üzerine bütün aile müslüman oldu.