İslâm Tarihi Ansiklopedisi

KUR’ÂN-I KERÎM

Allahü teâlânın, en son gönderdiği; emir ve yasaklarını, îmân ve ibâdet bilgilerini, güzel ahlâkı içine alan, ilâhî kitab; Edille-i şer’iyyenin ilki, yâni İslâm dinindeki hükümlerin birinci ana kaynağı.

Kur’ân-ı kerîm, nazm-ı ilâhîdir. Nazm, lügatda, incileri ipliğe dizmeye denir. Kelimeleri de, inci gibi yanyana dizmeye nazm denilmiştir. Şiirler birer nazmdır. Kur’ân-ı kerîmin kelimeleri Arabî olup, bunları yanyana dizen, Allahü teâlâdır. Dizilmiş olan bu kelimeler, âyetler hâlinde gelmiştir. Cebrail ismindeki bir melek, bu âyetleri, bu kelimelerle ve bu harflerle okumuş, Muhammed aleyhisselâm da, mübarek kulakları ile işiterek ezberlemiş ve hemen Eshâbına okumuştur. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmi Kureyş kabilesinin lügati ile gönderdi (Bkz. Kıraat).

Kur’ân-ı kerîm vahy-i ilâhîdir. Vahy, fısıldamak, konuşmak mânâlarına gelir. Dînî bir terim olarak; Peygamberlere ilâhî bilgilerin aktarılması, Cebrail aleyhisselâmın, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını peygamberlerine okumasıdır. İlk vahy, Peygamber efendimize 610 senesi Ramazân-ı şerîf ayında geldi. Resûlullah efendimiz kırk yaşlarında iken Mekke civarındaki dağlardan biri olan Hira mağarasına çekilmiş ve tefekküre dalmıştı. Ramazân ayının Kadir gecesi gece yarısından sonra, kendisini mübarek ismiyle çağıran bir ses duydu. Başını kaldırıp etrafa baktı, ikinci defa aynı sesi işitince, her tarafı bir nurun kapladığını gördü. Arkasından Cebrail aleyhisselâm karşısına geldi ve; “Oku!” dedi. Resûlullah efendimiz ona; “Ben okumuş değilim” cevâbını verdi. O zaman melek O’nu tutup takati kesilinceye kadar sıktı ve “Oku!” dedi. Yine; “Ben okumuş değilim” cevâbını verdi. Bir daha sıktı ve “Oku!” dedi. “Ben okumuş değilim” buyurunca, üçüncü defa sıktı. Sonra bıraktı ve; (Ey Muhammed!) Her şeyi yaratan Rabbinih ismiyle oku! O, insanı pıhtılaşmış kandan (alakdan) yarattı! Oku, Allahü teâlâ büyük kerem sahibidir. O, kalemle öğretir, bilmediklerini öğretir.” meâlindeki Alâk sûresinin ilk beş âyet-i kerîmesini getirdi. Muhammed aleyhisselâm da onunla beraber okudu, ilk vahy bu suretle başladı. Resûlullah efendimizin bütün hayâtı boyunca, vefatına az bir zaman kalana kadar peyder pey çeşitli şekillerde devam etti. Böylece Kur’ân-ı kerîmin 94. sûresi olan Alak sûresi ilk inen sûre oldu.

Peygamber efendimize gelen vahy şekillerinden bâzıları şunlardır:

1-Vahyin ilk şekli, Resûlullah efendimizin gördüğü sâdık (doğru) rüyalardır. Bu rüyalar, sabah aydınlığı gibi aynen çıkardı.

2-Vahy, bâzan Peygamber efendimimize açık bir ses hâlinde, çan sesine benzer şekilde gelirdi. Bu, vahyin en ağır olanı idi.

3-Cebrail aleyhisselâm tarafından Efendimizin kalbine üfleme ve ilham şeklinde vahy gelmesi idi.

4-Cebrail aleyhisselâm, insan şeklinde gelerek vahy getirirdi. Vahyin en kolay olanı bu idi. Cebrail aleyhisselâm, ekseriya Dıhye’nin (radıyallahü anh) şeklinde vahy getirirdi.

5-Bâzan da araya hiç melek girmeden, Peygamber efendimizin doğrudan doğruya Allahü teâlâdan vahy almasıdır. Buna vasıtasız vahy denir. Bekara sûresinin son iki âyet-i kerîmesi böyle vahyedildi.

6-Cebrail aleyhisselâmın bizzat kendi şekliyle getirdiği vahy olup, bu da iki defa vâki oldu. İlki, Efendimizin Hira dağında iken görüp vahy alması, ikincisi Mîrâc’da vuku bulmasıdır.

Peygamber efendimiz vahy esnasında kendinden geçer, mübarek yüzü sararır, soğuk kış günlerinde bile yüzünde ter taneleri belirirdi. Etrafında bulunanlar, O’na vahy geldiğini derhal anlarlardı. Hattâ Peygamber efendimiz, vahyin ağırlığını hisseder, ellerini dahî o esnada kaldıracak takatleri kalmazdı. Ayrıca o zaman arı uğultusuna benzer ses duyulurdu. Bir defasında Peygamber efendimiz deve üzerinde iken vahy geldi. Deve, vahyin ağırlığına dayanamıyarak arka ayakları üzerine çöküverdi.

Kur’ân-ı kerîm, Peygamber efendimize bir defada (toptan) gelmeyip, lüzumuna ve hâdiselere göre âyet âyet, bâzan sûre sûre vahyolundu. Yirmi üç senede tamamlandı. Mekke’de nazil olan âyet-i kerîmelere Mekkî, Medîne’de nazil olanlara da Medenî dendi.

Peygamber efendimiz kendisine gelen vahyi ezberler ve asla unutmazdı. A’lâ sûresinin altıncı âyet-i kerîmesinde meâlen; “Sana (Cebrail’in öğreteceği üzere Kur’ân’ı) okuyacağız ve sen hiç unutmayacaksın” buyrulmuştu. Resûlullah efendimiz, kendisine gelen vahyi Eshâb-ı kirâmma okur, onlar da ezberlerdi. Emrinde husûsî vahy kâtipleri vardı. Gelen vahyi, vahy kâtipleririne yazdırır, her âyet-i kerîmenin hangi sûreye yazılacağını bildirirdi. Kur’ân-ı kerîm âyetleri, Resûlullah efendimizin sağlığında; derilere, kemiklere, taş parçalarına, hurma kabuklarına yazılıp en emîn yerlerde hürmet ve îtinâ ile muhafaza edildi.

Kur’ân-ı kerîm âyetleri, Peygamber efendimizin koyduğu tertip üzerine ezberlenip namazlarda okundu. Eshâb-ı kiramın en zevkli zamanları, Resûlullah efendimizin mübarek sohbetleri ve Kur’ân-ı kerîm okumakla geçirdikleri zamanlar idi. Hazret-i Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali, Talha, Sa’d, İbn-i Mes’ûd, Salim, Ebû Hüreyre, Zeyd bin Sabit, Muâz bin Cebel, Ubeyy bin Ka’b, hazret-i Âişe, hazret-i Hafsa, Ümmü Seleme (r. anhünne ve anhüm ecmaîn), Kur’ân-ı kerîmi ezbere bilen Eshâb-ı kiramdan bâzıları idiler.

Cebrail aleyhisselâm her sene bir kerre gelip, o âna kadar inmiş olan Kur’ân-ı kerîmi, Levh-i mahfuzdaki sırasına göre okur, Peygamber efendimiz dinler ve tekrar ederdi. Âhırete teşrîf edeceği sene, iki kerre gelip, tamâmını okudular. Muhammed aleyhisselâm ve Eshâbdan çoğu, Kur’ân-ı kerîmi tamamen ezberlemişti. Bâzıları da, bâzı kısımları ezberlemiş, bir çok kısımlarını yazmışlardı.

Peygamber efendimizin vefatından sonra, hazret-i Ebû Bekr’in hilâfeti devrinde mürtedlerle yapılan Yemâme harbinde, yetmişten fazla kurra (hafız) şehîd düştü. Bu durumdan hazret-i Ömer endişe edip, Kur’ân-ı kerîmin toplanması için halîfe hazret-i Ebû Bekr’e müracaat etti. Bunun üzerine hazret-i Ebû Bekr’in emriyle Zeyd bin Sabit başkanlığında büyük bir hey’et tarafından Kur’ân-ı kerîm sahîfeleri bir araya toplandı. Her sûrenin âyetleri, Peygamber efendimizin bildirdiği tertibe göre, bir araya getirildi. Hazret-i Ebû Bekr, bu hey’ete bütün Kur’ân-ı kerîmi kâğıt üzerine yazdırdı. Böylece Mushaf veya Mıshaf denilen bir kitab meydana geldi. Kur’ân-ı kerîmin bu şekilde toplanıp tertîb edilmesine tevfîkiye dendi. Otuz üç bin Sahâbî, bu mushafın her harfinin tam tamına yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Sûreler birbirinden ayrılmamıştı. Üçüncü halîfe Osman (radıyallahü anh), hicretin yirmi beşinci senesinde sûreleri birbirinden ayırdı ve sıraya koydu. Altı mushaf daha yazdırıp; Bahreyn, Şam, Bağdâd, Yemen, Mekke ve Medine’ye gönderildi. Bu gün, dünyâda bulunan bütün mushaflar, hep buyedimushaftân çoğaltılmış olup, aralarında bir nokta farkı bile yoktur.

Kur’ân-ı kerîmde yüz on dört sûre ve altı bin iki yüz otuz altı âyet vardır. Âyetlerin sayısının 6236’dan az veya daha çok olduğu da bildirildi ise de, bu ayrılıklar, büyük bir âyetin, birkaç küçük âyet sayılmasından veya bir kaç kısa âyetin, bir büyük âyet, yâhud sûrelerin evvelindeki Besmelelerin bir veya ayrı ayrı âyet sayılmasından ileri gelmiştir.

Hazret-i Osman zamanında istinsah edilerek çoğaltılan mushaflarda hareke ve nokta yoktu. Müslümanlar, nokta ve harekeye muhtaç olmadan bu mushafları kendi tabiî okuyuşlarına göreokudular. Hazret-i Osman devrinden. Emevî halîfesi Abdülmelik bin Mervân, (vefatı 705/H. 86) devrine kadar kırk küsur sene okumaya devam ettiler. Ne zaman ki Arab olmayan milletlerin müslüman olmaları ve dillerinin de başka olması, Kur’ân-ı kerîme nokta ve hareke konması ihtiyâcını hissettirdi. Haccâc bin Yûsuf 714 (H. 95), Kur’ân-ı kerîmin yanlış okunmasını önleyecek işaretlerin bulunarak mushaflara konulması hususunda tedbirler gidi. Kur’ân-ı kerîme ilk harekeyi Ebü’l-Esved ed-Düelî; noktalama işaretlerini de, Yahya bin Ya’mer koydu.

Eski mushaflarda âyet sonları iyice belirtilmediği gibi âyet arası vakıf yerleri de işaretli değildi. Baştan başa Kur’ân-ı kerîm âyetleri tarandı ve nerelerde durmak lâzım geldiği tek tek incelenip belirlendi. Mushaf yazan hattatlar da zamanla âyet-i kerîmeleri birbirinden ayırmak için âyet sonlarına yuvarlak bir dâire veya gül deseni şeklinde muntazam işaretler koydular. Müslümanlara yol göstermek için bu konuda vakıf ve ibtidâ adıyla başlı başına eserler yazıldı. Böylece müslümanların anlıyacağı şekilde îzâh edildi. Altıncı asırda yaşayan Muhammed bin Tayfur Secâvendî (rahmetullahi aleyh), kırâata dâir çalışmalarıyla meşhûr oldu. Vakf ve îbtidâ adlı eserinde, Kur’ân-ı kerîm okurken îcâb eden vakıf ve ihtidaları açıkladı. Fas ve Cezayir gibi magrib memleketleri hâriç, bütün şark memleketlerindeki Kur’ân-ı kerîm nüshalarında, Secâvendî’nin yolu tâkib edildi. Bu gün mushaflarda kullanılan bu işaretlere, Secâvend denmesi bu zâtın ismi sebebiyledir.

İslâm âlimlerinin büyüklerinden, Osmanlı Devleti’nin dokuzuncu şeyhül-islâmı Ahmed ibni Kemâl Paşa (rahmetullahi aleyh), Kur’ân-ı kerîmin secâvendlerini (yâni duraklarını) yazdığı şiirinde şöyle bildirmektedir:

Cim: Caiz geçmek ondan, hem reva,
durmak fekat, evlâdır sana!

Ze: Caiz, onda dahî durdular,
geçmeği, daha iyi gördüler.

Tı: Mutlaka durmak nişanıdır.
nerde görsen, orda hemen dur!

Sad: Durmakta ruhsat var dediler,
nefes almağa izin verdiler.

Mim: Lâzım durmak burada elbet,
geçmede, küfürden korkulur pek!

La: Durulmaz! demektir her yerde,
durma hiç! alma hem nefes de!

Bu tertible oku, itmam et,
Sevabın cümleye ihsan et!

Ayn: Bu harf, rükû demektir. Ömer Faruk’un (r. anh) namaz kıldırırken, ayakta okumayı bitirip rükûa eğildiğini gösterir. Ayn işareti, hep âyetlerin sonunda bulunmaktadır.

Redd-ül-muhtâr kitabı, üçüncü cild, yemîn bahsinde buyruluyor ki, Feth-ul-kadîr kitabında da denildiği gibi; “Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmi, harf ve kelime olarak gönderdi. Bu harfler mahlûkdur. Bu harf ve kelimelerin mânâsı, kelâm-ı ilâhîyi taşımaktadır. Bu harflere, kelimelere Kur’ân denir. Kelâm-ı ilâhîyi gösteren mânâlar da Kur’ândır. Bu kelâm-ı ilâhî olan Kur’ân, mahlûk değildir. Allahü teâlânın, başka sıfatları gibi, ezelî ve ebedîdir.”

Kur’ân-ı kerîm, Kadr gecesinde inmeğe başlamış ve tamâmı yirmi üç senede inmiştir. Tevrat, incil ve bütün kitaplar ve sahîfeler ise, hepsi birden bir defada inmişti. Hepsi, insan sözüne benziyordu ve lafızları mucize değildi. Onun için çabuk bozuldu, değiştirildiler. Kur’ân-ı kerîm ise, Muhammed aleyhisselâmın mucizelerinin de en büyüğüdür ve insan sözüne benzememektedir.

Her şâirin, nazm yapmak kabiliyeti başkadır. Meselâ, Mehmed Akif’in ve Nâbî’nin şiirlerini iyi bilen usta bir edebiyatçıya, Mehmed Akif’in, son yazdığı bir şiirini götürüp, bu, Nâbî’nin şiiridir desek, bu şiiri, hiç işitmemiş olduğu hâlde, okuyunca; “Yanılıyorsunuz! Ben Nâbî Efendi’nin ve Mehmed Akif’in şiirlerini iyi bilirim. Bu şiir Nâbî’nin değil, Mehmed Akif’indir” der. İki Türk şâirinin Türkçe kelimeleri nazm etmesi, dizmesi çok farklı olduğu gibi, Kur’ân-ı kerîm hiç bir insan sözüne benzemiyor. Kur’ân-ı kerîmin insan sözü olmadığı tecrübe ile de isbât edilmiştir ve her zaman edilebilir. Şöyle ki, bir Arab şâiri, bir sahîfede, edebî san’at inceliklerini göstererek, bir şey yazmış, bunun arasına bir kaç satır hadîs-i şerîf ve başka yerine de, aynı şeyi anlatan bir âyet-i kerîme koyup, hepsi bir arada, islâm’dan ve Kur’ân’dan haberi olmayan, Arabîsi kuvvetli birisine, bir adamın yazısı diye okutturulmuştur. Okurken, hadîs-i şerîfe gelince, durmuş ve; “Burası, yukarısına benzemiyor. Buradaki san’at daha yüksek” demiştir. Sıra âyet-i kerîmeye gelince, şaşkın bir hâlde; “Burası hiç bir söze benzemiyor. Mânâ içinde, mânâ çıkıyor. Hepsini anlamağa imkân yok” demiştir.

Kur’ân-ı kerîm, hiç bir dile, hattâ Arabça’ya da tercüme edilemez. Herhangi bir şiirin, kendi diline bile, tam tercümesine imkân yoktur. Ancak îzâh edilebilir, açıklanabilir. Kur’ân-ı kerîmin mânâsını anlamak için tercümesini okumamalıdır. Bir âyetin mânâsını anlamak demek, Allahü teâlânın bu âyetde, ne demek istediğini anlamak demektir. Bu âyetin herhangi bir tercümesini okuyan kimse, murâd-ı ilâhîyi öğrenemez. Tercüme edenin, bilgi derecesine göre anlamış olduğunu öğrenir. Bir câhilin, bir dinsizin’yaptığı tercümeyi okuyan da, Allahü teâlânın dediğini değil, tercüme edenin, anladım sanarak, kendi kafasından anlatmak istediğini öğrenir.

Köylüye âid bir kânunu, hükümet, doğruca köylüye göndermez. Çünkü, köylü okuyabilse bile, anlıyamaz. Bu kânun önce, valilere gönderilir. Valiler, iyi anlayıp, izahını ekliyerek, kaymakamlara, bunlar da daha açıklayarak, nahiye müdürlerine gönderir. Nahiye müdürleri, bu açıklamalar yardımı ile kânunu iyi anlıyabilir ve muhtarlara anlatır. Muhtar, yalnız okumakla anlıyamaz. Muhtar da, ancak, köylü dili ile, köylüye söyler, işte, Kur’ân-ı kerîm de, ahkâm-ı ilâhiyyedir. Kânûn-ı Rabbânîdir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde kullarına seâdet yolunu göstermiş ve kendi kelâmını insanların en yükseğine göndermiştir. Kur’ân-ı kerîmin mânâsını yalnız Muhammed aleyhisselâm anlar. Başka kimse, tam anlıyamaz. Eshâb-ı kiram aleyhimürrıdvân, ana dili olarak Arabî bildikleri, edîb ve belîğ oldukları hâlde, bâzı âyetleri anlıyamaz; Resûlullah’a sallallahü aleyhi ve sellem sorarlardı.

Ömer (radıyallahü anh), bir gün geçerken, Resûlullah efendimizin, Ebû Bekr-i Sıddîk’a (radıyallahü anh) bir şey anlattığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra, başkaları da gördü ise de, gelip dinlemeğe çekindiler. Ertesi gün, Ömer’i (radıyallahü anh) görünce; “Yâ Ömer! Resûlullah efendimiz dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle, öğrenelim” dediler. Çünkü Resûlullah efendimiz dâima; “Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz!” buyurdu. Ömer (radıyallahü anh); “Dün Ebû Bekr (radıyallahü anh), Kur’ân-ı kerîmden anlıyamadığı bir âyetin mânâsını sormuş, Resûlullah efendimiz de ona anlatıyordu. Bir saat dinledim, bir şey anlıyamadım” dedi. Çünkü Ebû Bekr’in yüksek derecesine göre anlatıyordu. Ömer (radıyallahü anh), o kadar yüksek idi ki, Resûlullah efendimiz; “Ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmiyecektir. Eğer, benden sonra peygamber gelseydi, Ömer peygamber olurdu” buyurdu Böyle yüksek olduğu ve Arabîyi çok iyi bildiği hâlde, Kur’ân-ı kerîmin tefsîrini bile anlıyamadı. Çünkü Resûlullah efendimiz, herkesin derecesine göre anlatıyordu. Ebû Bekr’in derecesi ondan daha yüksekti. Fakat bu da, hattâ öebrâil aleyhisselâm dahî, Kur’ân-ı kerîmin mânâsını ve esrarını Resûlullah’a sorardı. Resûlullah’ın, Kur’ân-ı kerîmin hepsinin tefsîrini, Eshâbına bildirdiğini İmâm-ı Süyûtî haber vermektedir.

Hülâsa, Kur’ân-ı kerîmin mânâsını yalnız Muhammed aleyhisselâm anlamış ve hadîs-i şerîfleri ile bildirmiştir. Kur’ân-ı kerîmi tefsîr eden O’dur. Doğru tefsîr kitabı da, O’nun hadîs-i şerîfleridir. Din âlimlerimiz, uyumayarak, dinlenmiyerek, istirahatlarını feda ederek, bu hadîs-i şerîfleri toplayıp, tefsîr kitablarını yazmışlardır. Beydâvî tefsiri, bunların en kıymetlilerindendir (Bkz. Tefsîr ilmi).

Kur’ân-ı kerîmin hakîkî mânâsını anlamak, öğrenmek isteyen bir kimse, din âlimlerinin kelâm, fıkıh ve ahlâk kitaplarını okumalıdır. Bu kitapların hepsi, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden alınarak yazılmıştır. Kur’ân tercümesi diye yazılan kitaplar, doğru mânâ veremez. Okuyanları, bunları yazanların fikirlerine, düşüncelerine ve maksadlarına esir eder ve dinden ayrılmalarına sebeb olur.

Kur’ân-ı kerîmin, Lâtin harfleri ile yazılmasına da imkân bulunmamaktadır. Çünkü bu harflerde, Kur’ân-ı kerîm harflerinin hepsinin karşılığı olmadığından, mânâ bozuluyor. Okunan, Kur’ân olmayıp, mânâsız veya rastgele mânâlar veren, bir ses yığını oluyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanıp 1961 (H. 1381) de, neşr edilen Kur’ân-ı Kerîmin Türkçe Meâli adındaki tercümesinin önsözünde de diyor ki: “Kur’ân-ı kerîm gibi ilâhî belagat ve i’câzı hâiz bir kitab, yalnız Türkçeye değil, hiç bir dile hakkıyla çevrilemez. Eski tefsirlerin ışığı altında verilen mânâlara da tercüme değil, meal demek uygundur. Kur’ânın yalnız mânâsını ifâde eden sözleri, Kur’ân hükmünde tutmak, namazda okumak ve aslına hakkıyla vâkıf olunmadan ahkâm çıkarmak caiz olmaz. Hiç bir tercüme, aslının yerini tutamaz. Kur’ân-ı kerîmde, muhtelif mânâlara gelen lafızlar vardır. Böyle bir lafzı tercüme etmek, çeşitli mânâlarını bire indirmek olur ki, verilen tek mânânın, murâd-ı ilâhî olduğu bilinemez. Bunun için, Kur’ân tercümesi demeğe cesaret edilemez. Kur’ân-ı kerîmi tercüme etmek başka, tercümeyi Kur’ân yerine koymağa kalkışmak başkadır.” Önsözden sonra yapılan açıklamalarda diyor ki; “Bu ilâhî, beşer üstü ve mûciz kitabın tam hakkını vererek aynen Türkçeye çevrilmesi mümkün değildir. Bu itibârla, en isabetli yol; âyetleri kelime kelime aynen tercüme etmek yerine, Arabca aslından anlaşılan mânâ ve meâli Türkçe ile ifâde yolu olsa gerektir. Kur’ân’ın nazm-ı celîlini, aslındaki i’câz ve belâgatini muhafaza ederek tercüme etmek mümkün değildir. Fakat, meal olarak tercümesi mümkündür. Bir dilden başka bir dile yapılan tercümelerde, her iki dilin hususiyetlerini hakkıyla belirtmeğe imkân yoktur. Avrupa’da ilk Kur’ân tercümesi 1141 (H. 537)’de Lâtinceye yapılmıştır. 1513 (H. 919)’da İtalyancaya, 1616 (H. 1025)’de Almancaya, 1647 (H. 1056)’da Fransızcaya ve 1648 (H. 1057)’de İngilizceye tercüme edilmiştir. Bu gün, bu dillerin herbirinde otuz kadar tercümeleri vardır. Ancak çeşitli eğilimli kimselerin yaptıkları tercümelerde, pek yanlış hattâ garazkârâne olanlar vardır.”

Mısır, Irak, Hicaz, Fas Arabçaları birbirine benzemiyor. Kur’ân-ı kerîm, bunlardan hangisinin dili ile açıklanacak? Kur’ân-ı kerîmi anlamak için, şimdiki Arabçayı değil, Kureyş dilini bilmek lâzımdır. Kur’ân-ı kerîmi anlamak için, çalışıp, yıllarca dirsek çürütmek lâzımdır. Böyle çalışıp anlıyan, İslâm âlimlerinin yazdığı tefsirlerden, açıklamalardan okuyup anlamalıdır. Derme çatma tercümeleri okuyanlar, Kur’ân-ı kerîmi, mitolojik hikâyeler, lüzumsuz, faydasız düşünceler, bayağı, sözler sanır. Kur’ân’dan, İslâm’dan soğuyup kâfir olur.

Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde “Benim, kitabım Arabîdir. Muhammed’e (aleyhisselâm), bu Kur’ânı Arabî dil ile indirdim” buyurdu. O hâlde, Allahü teâlânın melek ile indirdiği kelimelerin, harflerin ve mânâların toplamı Kur’ândır. Böyle olmayan kitaplara, Kur’ân-ı kerîm denemez. Bu kitablara Kur’ân diyen müslümanlıktan çıkar. Başka dile, hattâ Arabîye çevrilirse, Kur’ân açıklaması denir. Mânâsı bozulmadan da, bir harfi bile değişince, Kur’ân olmaz. Hattâ hiç bir harfi değişmeden, okunmasında ufak değişiklik yapılırsa, Kur’ân denmez.

Riyâd-ün-nâsıhîn’de diyor ki: “Arabî gramer şartlarına uyan ve mânâyı değiştirmeyen, fakat bâzı kelimeleri Osman (r. anh)’ın, topladığına benzemiyen Kur’ân-ı kerîme Kırâet-i şâzze denir. Bunu namazda da, başka yerde de okumak caiz olmayıp, günahdır. Kırâet-i şâzzeyi, Eshâb-ı kiramdan bir kaçı okumuş, fakat söz birliği olmamıştır. Eshâb-ı kiramdan birinin okuduğu bildirilmeyen bir okumağa Kırâet-i şâzze denmez. Böyle okuyanı habs etmek, döğmek lâzımdır. Din âlimlerinden hiç birinin okumadığı şekilde okumak, mânâyı ve kelimeleri bozmasa bile küfürdür.”

İbn-i Hacer-i Mekkî hazretleri, Fetâvâ-i fıkhiyye kitabının otuz yedinci sahifesinde buyuruyor ki: “Kur’ân-ı kerîmi Arabîden başka harf ile yazmak ve başka dile tercüme edip, Kur’ân-ı kerîm yerine bunu okumak, söz birliği ile haramdır. Selmân-ı Fârisî (radıyallahü anh), Fâtiha’yı, İranlılara Fârisî harflerle yazmadı. Tercümesini de yazmadı. Fatiha sûresinin Fârisî tefsîrini yazdı. Arabîden başka harf ile yazmak ve böyle yazılmış Kur’ân’ı okumak haramdır. Kur’ân-ı kerîmi Arabî harflerle, okunduğu gibi yazmak sureti ile değiştirmek bile, söz birliği ile haramdır. Böyle yapmak, Selef-i sâlihînin yâni ilk yıllardaki müslümanların yaptıklarını beğenmemek, onları câhil bilmek olur. Meselâ, Kur’ân-ı kerîmde Ribû yazılı ise de, Ribâ okunur. Bunu, okunduğu gibi Ribâ yazmak caiz değildir. Kur’ân-ı kerîmi böyle yazarken ve başka dile tercüme ederken, Allah kelâmının i’câzı bozulmakta, nazm-ı ilâhî değişmektedir. Herhangi bir sûrede bulunan âyetlerin yerlerini değiştirmek haramdır. Çünkü, âyetlerin sırası kat’î olarak doğrudur. Sûrelerin sıralarının doğruluğu ise zannîdir. Bunun için, sûrelerin yerini değiştirerek okumak, yazmak mekruh olmuştur. Kur’ân-ı kerîmi başka harflerle veya tercümesini yazmak, okumak, öğrenmesini kolaylaştırır demek doğru değildir. Doğru olsa bile, caiz olmasına sebeb olamaz.”

Mevdûât-ül-ulûm da diyor ki: “Kur’ân-ı kerîmdeki bilgiler üç kısımdır: Birincisini hiç bir kuluna bildirmemiştir. Kendisini, isimlerini vesıfatlarını kendinden başka kimse bilemez, ikinci kısım bilgileri, yalnız Muhammed aleyhisselâma bildirmiştir. Bu yüce Peygamberden ve onun vârisi olan râsih âlimlerden başka kimse bunları anlıyamaz. Müteşâbih âyetler böyledir. Üçüncü kısım bilgileri, Peygamberine bildirmiş ve ümmetine öğretmesini emir buyurmuştur. Bu ilimler de ikiye ayrılır. Birinciler, geçmiş insanların hâllerini bildiren kısas ve dünyâda-âhırette yaratmış olduğu ve yaratacağı şeyleri bildiren haberler yâni ahbâr’dır. Bunlar, ancak Resûlullah’ın bildirmesi ile anlaşılır. Akıl ile, tecrübe ile anlaşılamaz. Üçüncü kısım bilgilerin ikincileri, akıl, tecrübe, Arabî ilimler ile anlaşılabilir. Kur’ân-ı kerîmden ahkâm çıkarmak ve fen bilgilerini anlamak böyledir.” İmâm-ı Nesefî, Akâid’de buyuruyor ki: “Arabî ilimlere göre mânâ verilir, ismâilî sapıkları gibi, başka mânâlar vermek, ilhâd ve küfr olur.”

Kur’ân-ı kerîm, önce gelen bütün kitapları ve onlandaki hükümleri neshetti. Zâten Tevrat, Zebur ve incîl tahrif edilip asılları kalmamıştır. Kur’ân-ı kerîmin, kıyamete kadar hiç bir zaman tahrifat (değişiklik), unutulmak, ziyâde ve noksanlık olmayıp, gönderildiği gibi muhafaza edileceği, Hicr sûresi 9. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Hiç şüphe yok ki, Kur’ân-ı biz indirdik ve muhakkak ki, onu tahrif ve tebdilden (değişikliğe uğramaktan) biz koruyacağız.” buyruldu.

Geçmişteki ve gelecekteki bütün ilimler, Kur’ân-ı kerîmde mevcûd olup, bütün kitaplardan üstün ve kıymetlidir. Peygamber efendimizin en büyük mûcizesidir. İnsanlar, Kur’ân-ı kerîmin en kısa sûresi gibi bir söz söylemekten âciz bırakıldılar. Kur’ân-ı kerîmin belagatı, fesahati insan gücünün üstündedir.

Kur’ân-ı kerîmde kimsenin yapamayacağı, söyleyemeyeceği şeyler sayılamayacak kadar çoktur. Bunlardan altısı şöyledir:

Birincisi: İ’câz ve belâgatdır. Yâni az söz ile, pürüzsüz ve kusursuz olarak, çok şey anlatmaktır.

İkincisi: Harfleri ve kelimeleri, Arab harflerine ve kelimelerine benzediği hâlde, âyetler, yâni sözler ve cümleler, onların sözlerine ve şiirlerine ve hutbelerine hiç benzemiyor. Kur’ân-ı kerîm, insan sözü değildir. Allah kelâmıdır. Kur’ân-ı kerîmin yanında onların sözleri, cam parçalarının elmasa benzemesi gibidir. Dil mütehassısları bunu pek iyi görüyor ve teslim ediyor.

Üçüncüsü: Bir insan, Kur’ân-ı kerîmi ne kadar çok okursa okusun bıkmıyor, usanmıyor. Arzusu, hevesi, sevgisi ve zevki artıyor. Hâlbuki, Kur’ân-ı kerîmin tercümelerinin ve başka şekillerde yazmalarının ve diğer bütün kitapların okunmasında, böyle arz ve lezzet artması olmuyor. Usanç hâsıl oluyor. Yorulmak başkadır, usanmak başkadır.

Dördüncüsü: Geçmiş insanların hâllerinden bilinen ve bilinmeyen bir çok şey Kur’ân-ı kerîmde bildirilmektedir.

Beşincisi: İlerde olacak şeyleri bildirmektedir ki, bunlardan çoğu zamanla meydana çıkmış ve çıkmaktadır.

Altıncısı: Kimsenin hiç bir zamanda, hiç bir suretle bilemeyeceği ilimlerdir ki, Allahü teâlâ, ulûm-i evvelini ve âhırîni Kur’ân-ı kerîmde bildirmiştir.

Kur’ân-ı kerîmde bildirilen ilimlerden bâzıları şunlardır:

1-Mahlûkları inceleyerek, Allahü teâlânın var olduğunu ve bir olduğunu anlamayı göstermektedir. Fen bilgileri bu kısımdadır, içindeki bilgilerden ancak bir kısmı bu günkü insanlar tarafından bulunabilmiştir. Hâlbuki, bu ilmî ve fennî esâslar, 1400 sene evvel Kur’ân-ı kerîmde bildirilmiştir. Bunlardan bir kaçı şöyledir:

Dünyânın nasıl meydana geldiği hakkındaki modern bilgiler, 50-60 sene öncesine kadar bilinmiyordu. Kur’ân-ı kerîmde Enbiyâ sûresi 30-33. âyet-i kerîmesinde meâlen; “İnkâr edenler, gökler ve yer küreni birbirlerine yapışık iken onları ayırdığımızı bilmezler mi?” Yâsîn sûresinde: “Geceyi gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Bunların her biri bir yörüngede yürür” buyruldu. Cenâb-ı Hak, modern bilgilerin, ancak 50-60 sene evvel meydana çıkarabildikleri dünyânın kuruluş prensibini bundan tam 1400 sene evvel insanlara bildirmiştir.

Modern biyologlar, hayâtın kaynağını şöyle bildirmektedir: “Bugün kesin olarak hayâtın nasıl meydana geldiğini şöyle açıklıyoruz: Dünyânın ilk havasında amonyak, oksijen ve karbonik asit vardı. Yıldırımların te’siriyle bunlardan aminoasitler meydana geldi. Milyarlarca sene evvel ilk defa su içinde protoplazma husule geldi. Bunlardan ilk amibler meydana çıktı. Hayât suda başladı. Sudan karaya çıkan canlılar, havadan aminoasitleri alarak proteinli bünyeler meydana getirdiler. Görüldüğü gibi, bütün canlılar sudan gelmektedir ve ilk canlılar suda teşekkül etmiştir.”

Onların ancak kısa bir zaman evvel buldukları bu hakîkat, Kur’ân-ı kerîmde 1400 sene evvel açıklanmıştır.

“İnkâr edenler, bütün canlıları sudan yarattığımızı bilmezler mi?” (Enbiyâ sûresi: 30)

“İnsanı sudan yaratarak soy sop veren Allah’dır.” (Fürkân sûresi: 54)

“Yerin yetişdirdiklerinden ve kendilerinden ve bilmedikleri bir çok şeylerden çift çift (yâni bol bol) yaratan Allah’ın ismini üstün tut!” (Yâsîn sûresi: 30)

Buradan bitki ve hayvanat bilgilerine, fakat bunların yanında (bilmedikleri şeyler) diye insanların ancak zamanla ve yavaş yavaş bulabildikleri atom enerjisi gibi yeni kaynakları inceleyen ilim adamlarına imâlar vardır. Nitekim cenâb-ı Hak, Rûm sûresinin 1. ve 4. âyetlerinde meâlen; “Gökleri ve yerleri yaratması, renklerinizin ve dillerinizin ayrı olması, O’nun varlığının delillerindendir. Doğrusu burada bilenler (ilim adamları) için dersler vardır.” buyuruyor.

Bu sözler bu gün genetik (kalıtım) ile uğraşan ilim adamlarına bir işarettir. Demek oluyor ki, (dil ve renk farklarında) henüz bizim bu gün daha bulamadığımız bâzı incelikler vardır. Zamanla meydana çıkmaktadır.

2-Târihi inceleyerek îmân edenlerin, islâmiyet’e uyanların mes’ûd olduklarını; imansızların ise, dünyâda azâb içinde yaşadıklarını anlatmaktadır.

3-Âhıretteki nimetleri ve azâbları bildirerek, îmânlı olmaya teşvik etmektedir.

4-Dünyâda ve âhırette seâdete kavuşmak için, nasıl yaşamak lâzım olduğunu öğretmektedir.

5-Müşriklerle (inanmayanlarla), münafıklarla (inanmış görünenlerle), yahûdîlerle ve hıristiyanlarla nasıl mücâdele yapılacağı bildirilmektedir.

Kur’ân-ı kerîmi okuyup ona uygun îmân eden, hidâyet üzere olur. Doğru yolda bulunur. Allahü teâlâya kavuşturan doğru yolu bulur. Cehennem azabından kurtulur. Hattâ bunun sevabı dedelerine, çocuklarına ve torunlarına te’sir eder. İtikadı düzgün bir kimse Kur’ân-ı kerîmi okuyup, sâlih müslümanların yazdığı ilmihâl kitaplarında bildirdiği üzere amel ettiği, ibâdet yaptığı takdirde büyük sevâblara kavuşur. Sevgili Peygamberimiz buyurdu ki: “Hoca çocuğa besmele okur, çocuk da söyleyince, Allahü teâlâ çocuğun anasının, babasının ve hocasının Cehennem’e girmemesi için senet yazdırır.”

“Ümmetimin yaptığı ibâdetlerin en kıymetlisi Kur’ân-ı kerîmi mushafa bakarak okumaktır.”

“Namazda okunan Kur’ân-ı kerîm, namaz dışında okunan Kur’ân-ı kerîmden daha sevâbdır.”

“Kur’ân-ı kerîm okunan evden arşa kadar nur yükselir.”

Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Kur’ân-ı kerîm okunan eve, bereket, iyilik gelir. Melekler oraya toplanır. Şeytanlar oradan kaçar. Kur’ân-ı kerîm okunmazsa bunun aksi olur.”

Kur’ân-ı kerîmi okumak, mühim sünnettir. Tecvîd ilmine uygun olarak ve hürmet ile okunan Kur’ân-ı kerîmi dinlemek farz-ı kifâyedir. Okuyanlara verilen sevâbların aynısı, dinleyenlere de verilir.

Kur’ân-ı kerîm hakkında batılı ilim adamları hayranlıklarını gizleyemeyip itiraflarda bulunmuşlardır. Dünyânın meşhûr edîblerinden olan Goethe (1749-1832), Batı-Doğu Dîvânı adlı eserinde şöyle diyor: “Kur’ân’ın içinde pek çok tekrarlar vardır. Onu okuduğunuz zaman, bu tekrarlar bizi usandıracak sanılıyor, fakat biraz sonra bu kitap bizi kendisine çekiycr. Bizi hayranlığa ve sonunda büyük saygıya götürüyor.”

Prof. Edvvard Monte; “Allah’ın birliğini en temiz, en yüksek, en kutsal ve inandırıcı ve başka hiç bir din kitabının üstün gelemeyeceği bir dil ile anlatan kitap, Kur’ândır” demektedir.

Kur’ân-ı kerîmi Fransızcaya çeviren Dr. Maurice; “Kur’ân, insanlığa hediye edilen din kitaplarının en güzelidir” der. Gaston Kar; “İslâm dîninin kaynağı olan Kur’ân’da cihan medeniyetinin dayandığı bütün temeller bulunmaktadır. O kadar, ki, bu gün bizim uygarlığımızın Kur’ân’ın bildirdiği temel kurallardan kurulduğunu kabul etmemiz gerekir” demektedir.

İngiliz Rahibi Beowerth-Simith, Muhammed ve Muhammed’e bağlı olanlar adlı eserinde; “Kur’ân üslub temizliği, ilim, felsefe ve hakikat mûcizesidir” diyor.

Prof. Cariyle; “Kur’ân okundukça onun alelade (gelişi güzel) bir edebî eser olmadığını hemen hissedersiniz. Kur’ân, kalpten gelen ve başka kalplere hemen nüfuz eden bir eserdir. Diğer bütün eserler bu muazzam eser yanında çok sönük kalır. Kur’ân’ın göze çarpan ilk karekteri onun doğru ve mükemmel bir yol gösterici, dürüst bir rehber olmasıdır, işte bence Kur’ân’ın en büyük meziyeti budur. Bu meziyet diğer bir çok meziyetlere de yol açmaktadır” diyor.