İslâm Tarihi Ansiklopedisi

KELÂM

Îmân ve îtikâd bilgilerini geniş olarak anlatan ilim. Kelâm lügatte, ağızdan çıkan söze denir. Arabî nahiv ilminde kelâm, mânâ ifâde eden söz demektir. Istılahda ise, Kelime-i şehâdet ve buna bağlı olan îmânın altı temel bilgisini öğreten, mebde’ ve me’âd bakımından yaradılmışların hâllerini İslâm esaslarına bağlı kalarak anlatan bir ilimdir. Mebde’ ve me’âd îtibâriyle anlatmak; kâinatın nereden vücûda geldiğinden, mahlûkâtı kimin yarattığından, yaratılış hikmetlerinden, sonunda ne olacaklarından ve ölüm ötesinden bahsetmekdir. Tecrübî ilimler ise, kâinattaki varlıklardan mebde’ ve me’âd îtibâriyle değil, sâdece onların hissedilebilen, tecrübe ve müşahede olunabilen (deney ve gözleme tâbi) durumlarından bahseder. Meselâ ana karnındaki çocuğun nasıl teşekkül ettiğinden ve geçirdiği safhalardan bahseder. Fakat onu kimin yarattığından, yaratılış hikmetinden, dünyâya gelip îmânla ölürse Cennet’e, îmânsız ölürse Cehennem’e gideceğinden v.s. kelâm ilmi bahseder. Bu cihetten tecrübî ilimler ile kelâm ilminin’sahaları birbirinden ayrılır. Onun için tecrübî ilim ölçüleriyle, kelâm ilminin sahasında hüküm verilemez. Kelâm ilmi gibi Allahü teâlâdan, kâinatın yaratılışından ve sonunda ne olacağından, ölüm sonrasından felsefe de bahseder. Ancak felsefe, sâdece aklı esas ve ölçü alır. Filozof sözünün, dînin esaslarına uyup uymadığına bakmaz. Bu yüzden kelâm ilmi ile felsefe birbirinden ayrılır. Çünkü kelâm ilmi nakli esas alır. Aklı ise; anlama, anlaşma, îzâh ve isbât hususunda bir âlet, vâsıta olarak görür.

Kelâm ilminin gayesi; bozuk ve sapık kimselerin yapacağı îtirâzlara karşı, naklî delilleri te’yîd eden kat’î aklî deliller de getirmek suretiyle, îmân ve îtikâd bilgilerini isbâtta kudret kazandırmaktır. Onun için bu ilme kelâm denmiştir. Kelâm kitaplarında bu ilme niçin kelâm dendiğine dâir daha başka sebebler de zikredilmiştir. Yine, bu ilme, îmânın altı şartından bahsetmesi bakımından ilm-i usûl-i dîn ve akâid ilmi dendiği gibi, Allahü teâlânın zât ve sıfatları en meşhûr ve mühim mevzu olduğu için de ilm-üt-tevhîd ves-sıfât da denilmiştir. Bir de usûl-i kelâm vardır ki, kelâm ilminin yâni îmân ve îtikâd bilgilerinin, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerden nasıl çıkarıldığını öğretir. Kelâm âlimleri, usûl-i kelâm ile kelâm bilgilerini birlikte yazmayı âdet etmişlerdir. Onun için bu iki ilim yalnız kelâm ilmi sanılmıştır.

Kelâm (akâid) ilmi, Asr-ı seâdetten itibaren muhtelif safhalar geçirmiştir:

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem hayâtta iken, diğer İslâmî ilimler gibi akâid ilmi de tedvîn edilmemişti yâni derlenip toplanmamıştı. Çünkü, Eshâb-ı kiram, Peygamber efendimizin sohbetinde yetişmişlerdi. Bir müşkilleri olursa, Resûlullah’a arz ederler, cevâbını öğrenirlerdi. Bu sebeble Eshâb-ı kiram arasında akâid konusunda hiç ayrılık olmadı.

Müslümanların îtikâdlarındaki bu birliği bozmak isteyen islâm düşmanları boş durmadı. Abdullah bin Sebe’ isminde Yemenli bir Yahûdî, müslümanlar arasında ilk fitneyi çıkardı. Hazret-i Osman’ın şehîd edilmesinden sonra Cemel ve Sıffîn muharebelerinin meydana gelmesine sebeb oldu. Bozuk bir çığır açtı. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin Eshâbını kötülemeye kalkıştı. Bilâhere Abdullah bin Sebe’ye uyarak; “Hilâfet, hazret-i Ali’nin hakkı idi” deyip, Eshâb-ı kirama düşman olanlara şîa denildi (Bkz. Şîa).

Bu arada yapılan fetihler sebebiyle, müslümanların hâkimiyetine giren yerlerde, farklı inanışta bulunan kimseler önceki bozuk inanışlarını ve fikirlerini ortaya çıkardılar. Müslümanların îtikâdlarını bozmaya, zihinlerini karıştırmaya başladılar.

Yine kaderi inkâr edenler ortaya çıktı. Abdullah bin Ömer’e (v. 692/73) böyle kimseler haber verildiğinde, kendisinin öyle kimselerden, onların da kendisinden beri (uzak) olduğunu bildirdi.

Hazret-i Ahî’nin, hilâfeti, hakem tâyini yoluyla hazret-i Muâviye’ye bırakmasını beğenmeyip, hazret-i Ali’ye karşı çıkanlara haricî ismi verildi (Bkz. Haricîler). Bunlar, Resûlullah’ın Eshâbı hakkında kötü ve çirkin sözler söylediler. Büyük günah işliyenin kâfir olduğunu iddia ettiler.

Tabiînin büyüklerinden ve Ehl-i sünnetin ileri gelenlerinden Hasen-i Basrî’nin (v. 728/110) ilim meclisine birisi gelip, büyük günâh işleyenin durumunun ne olduğunu sordu. Hasen-i Basrî, söze başlamadan orada bulunan Vâsıl bin Ata (v. 748/131) söze başlayıp; “Büyük günah işliyen; mü’min değildir, kâfir de değildir. Küfür ile îmân arasında bir yerdedir” dedi. Bu asılsız sözünde inâd ve ısrar eyledi. Ehl-i sünnete göre büyük günah işliyen yine mü’mindir. Fakat fâsıkdır. Nihayet Hasen-i Basrî onu meclisinden kovdu. O da i’tizâl etti, ayrılıp gitti. Bu sebeble ona ve tâbîlerine mu’tezile dendi. Mu’tezilîler, bu sırada tercüme edilmekte olan Yunan felsefesinin de te’sirinde kalarak akla çok güvendiler. Felsefî metodu benimseyip, felsefecilere uydular. Akâid mevzuunda da aklı esas aldılar. Akılla îzâhı mümkün olmayan, müteşâbih âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfleri kendi akıllarına göre açıkladılar. Ancak vahiyle yâni Peygamberlerin bildirmesiyle bilinebilecek olan âhıret hâlleri mevzuunda bile, akla öncelik verip, vahyi ve nakli te’vîl ettiler. İşte hicretten yüz sene sonra, vahyi ve nakli akla tâbi kılan bir tavır ortaya çıktı ki, buna mu’tezile kelâmı dendi. Vâsıl bin Ata ve diğer mu’tezile âlimleri, kendi bozuk inanışlarını ihtiva eden eserler yazdılar. “Kul kendi fiillerini kendi yaratır” diyerek, kaderi inkâr ettikleri için, mu’tezileye kaderiyye de denildi. Mu’tezilenin ortaya çıktığı sırada, diğer dalâlet fırkaları da zuhur etmeye başladı. Ancak yetmiş iki bid’at fırkasının hepsi hicrî ikinci asırdan sonra yayılmaya başladı. Mu’tezile ve diğerleri gibi bir kısmının kurucu lan daha önce yaşamış ise de, kitaplarının yazılması, toplu olarak ortaya çıkması ve yayılması Tâbiîn-i İ’zâm’dan sonra olmuştur.

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, ümmetinin böyle fırkalara ayrılacağını haber vererek; “Benî İsrail, yetmiş bir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehennem’e gidip, ancak bir fırka kurtulmuştur. Nasârâ da yetmiş iki fırkaya ayrılmıştı. Yetmiş biri Cehennem’e gitmiştir. Bir zaman sonra benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılır. Bunlardan yetmiş ikisi Cehennem’e gidip, yalnız bir fırka kurtulur” buyurdu. Eshâb-ı kiram bu bir fırkanın kimler olduğunu sorduk da; “Cehennem’den kurtulan fırka, benim ve esbabımın gittiği yolda gidenlerdir” buyurdu. Bu hadîs-i şerîfin dört (sünen) kitabında bulunduğu Milel-Nihal tercümesinde yazılıdır. O kurtulan fırka, Ehl-i sünnet ve cemaatdir ki, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin ve Eshâbının yoluna sarıldılar. Yetmiş iki bid’at fırkasının aslı dokuzdur. Bunlar; şîa, mu’tezile, havâric, cehmiyye, mürcie, neccâriye, dırâriyye, kilâbiyye ve müşebbihe’dir. Kollarıyla birlikte yetmiş iki fırka oldular.

Mu’tezile ve diğer bid’at fırkaları ortaya çıktıklarında, müslümanların îtikâdlarını neredeyse bozacaklardı. Bu sırada yetişen mezheb imamları ve onların talebeleri olan büyük âlimler (rahmetullahi aleyhim ecmaîn), bid’at ehlinin zararlarını def ettiler, Ehl-i sünnetin esaslarını bildirip, müdâfâsını yaptılar. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe (v. 767/150) ve meşhûr talebeleri İmâm-ı Ebû Yûsuf (v. 731/182) ve İmâm-ı Muhammed (v. 805/ 189), İmâm-ı Mâlik (v. 795/179), İmâm-ı Şafiî (v. 819/204), İmâm-ı Ahmed bin Hanbel (v. 855/241) (radıyallahü anhüm ecmaîn) hep bu zamanda yaşadılar; Ehl-i sünnet itikadını kuvvetlendirip, ehl-i bid’atı rezîl ve rüsvâ ettiler.

İşte bu devrede İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe (rahmetullahi aleyh), fıkıh bilgilerini toplayarak, kısımlarakollara ayırıp, usûller ve metodlar koyduğu gibi, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem ve Eshâb-ı kiramın radıyallahü anhüm ecmaîn bildirdiği îmân ve îtikâd bilgilerini de toplayıp yüzlerce talebesine bildirdi. Ehl-i sünnet îtikâdını anlatan El-Fıkh-ul-ekber kitabını yazdı. Bundan başka El-Fıkh-ul-ebsat, El-âlim ve’l-müte’allim gibi daha başka kitaplarında da Ehl-i sünnet itikadını anlattı. Ayrıca, Redd-i havâric ve Redd-i kaderiye kitabları ile bozuk fırkalara cevâblar verdi. Süfyân-ı Sevrî’nin de yine bu devirde, Ehl-i sünnet akaidini anlatan bir metni, Zehebînin Tezkiret-ül-huffâz’ında mevcuttur. Bunlar ve benzeri eserlerle, Selef-i sâlihîn devrinde Ehl-i sünnet akaidi tedvîn edilmiş oldu. Selef-i sâlihîn, ilk iki asrın müslümanlarıdır. Bunlar; Eshâb-ı kiram (r. anhüm) ve din bilgilerini onlardan öğrenen Tabiîn ve Tebe-i tabiînin büyükleridir (rahmetullahi aleyhim).

Selef-i sâlihîn arasında bilhassa İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin (r. aleyh) talebeleri içinde kelâm yâni îmân bilgileri mütehassısları yetişti. Bunlardan İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin yetiştirdiği talebelerinden Ebû Bekr Cürcânî meşhûr oldu. Bunun da talebesinden Ebû Nasrı Iyâd, Ebû Mensur Mâturîdî’yi yetiştirdi. Ebû Mensur Mâturîdî, İmâm-ı a’zam’dan gelen îtikâd bilgilerini, genişletip açıklayarak kitaplara yazdı. Doğru yoldan ayrılanlara karşı Ehi-i sünnet îtikâdını kuvvetlendirdi ve yaydı. Kitâb-ut-tevhîd ve Te’vîlât-ül-Kur’ân ve daha başka mühim eserlerte’lif etti. Ebû Mensur Mâturîdî (v. 944/333) bu hizmetlerini, Mâverâünnehr mıntıkasında yürüttü.

Aynı asırda Bağdâd ve Basra’da, Ehl-i sünnet îtikâdını Ebü’l-Hasen Eş’arî savunuyordu. Mu’tezilî kelâmcılarından Ebû Ali Cübbâî’nin talebesi olan Eb’ül-Hasen Ali Eş’arî, kırk yaşına kadar Mu’tezile îtikâdını savundu. Ancak bir Ramazân-ı şerîfimilk günlerinde rüyasında Peygamber efendimizi gördü. Resûlullah efendimiz ona; “Yâ Ali! Benden bildirilen yola yardım eyle” buyurdu. Sonra Ramazân-ı şerîfin ortasında ikinci defa Resûlullah’ı görmekle şereflendiğinde; “Sana, emrettiğim şey ne oldu, ne yaptın? Benden bildirilen yola, sünnetime yardım et, bu yola uy!” buyurdu. Bunun üzerine mu’tezili kelâmı ile meşgul olmayı bıraktı. Üçüncü defa Ramâzan-ı şerîfin 27. gecesi Peygamber efendimizi rüyada gördü: “Sana emrettiğim şey ne oldu?” buyurdu. O da; “Kelâm ilmini terkedip, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs ilmine sarıldım” dedi. O zaman Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Benden bildirilen yola, sünnetime yardımcı olmanı emrettim” buyurdu. Ebü’l-Hasen Eş’arî; “Mes’elelerini ve delîllerini öğrenmek için otuz yıl harcadığım yolu (Mu’tezileyi) nasıl terkedeyim” dedi. Peygamber efendimiz; “Allahü teâlâ ilâhî yardımı ile sana yardım eyledi. Bunu yakînen bilmeseydim sana böyle emretmezdim” buyurdu. İmâm-ı Eş’arî, bu rüyayı gördükten sonra uyanıp; “Hak’dan öte, sapıklıktan başka bir şey yoktur” meâlindeki Yûnus sûresi otuz ikinci âyet-i kerîmesi muktezâsınca, mu’tezile yolunu bırakıp, Ehl-i sünnet îtikâdına döndü. Bu rüyadan sonra on beş gün evinden çıkmadı. Mes’eleleri tekrar inceliklerine kadar inerek gözden geçirdi.

Sonra Basra Câmii’ne gidip, kürsüden cemâate; “Ey insanlar! Çoktandır size görünmüyordum. Dikkâtle tekrar tefekkür ettim ve düşündüm. Mes’eleleri insafla inceledim. Delilleri tekrar gözden geçirdim. Tercih hususunda zorlandım. Sonunda (âciz kalıp) Allahü teâlâdan beni hidâyete, doğru yola kavuşturmasını istedim, dua ettim. Allahü teâlâ duamı kabul edip beni hidâyete, razı olduğu doğru yola kavuşturdu. Bu sebeble mu’tezile yoluna ait bütün îtikâdlarımdan vazgeçtim. Hepsini terkettim” diyerek, Ehl-i sünnet îtikâdına döndüğünü herkese îlân etti. Mu’tezile yoluna dâir yazdıklarının hepsini iptal etti. Ehl-i sünnet îtikâdı üzerine kitaplar yazıp dağıttı. Ömrünün sonuna kadar, bu hak itikadı yaymak için çalıştı. Ebü’l-Hasen Eş’arî (rahmetullahi aleyh) bu sırada kıymetli eserler yazmıştır. El-lüma’ fîr-reddi âlâ ehliz-zeygı ve’l-bid’a ve Makâlât-ül-İslâmiyyîn bunlardandır.

İşte Ebü’l-Hasen Eş’arî ile Ebû Mensur Mâturîdî; Ehl-i sünnet kelâmını tesîs edip, îmân ve îtikâd bilgilerini aklî delîllerle te’yid edip, kuvvetlendirdiler. Fakat mu’tezile gibi, aklı nakilden önde tutmadılar, nakli esas alıp, aklı ona hizmetçi yapdılar. Ebü’l-Hasen Eş’arî ve Ebû Mensur Mâturîdînin büyük gayretleri ile kelâm ilmi, mu’tezile’nin bozuk inanışlarından kurtuldu. Ehl-i sünnet îtikâdını müdâfaa edip, ehl-i bid’atı reddeden bir ilim oldu. Bundan sonra akâid ilmine, kelâm ilmi denile geldi.

Bu iki büyük âlim, Selef-i sâlihînin bildirdikleri îmân ve îtikâd bilgilerini; delilleri, usûl ve kaideleri ile açıkladılar, kısımlara ayırdılar ve sistemli bir hâle koydular. Sonra gelen âlimler de onlara uydular. Bu yüzden bildirdikleri îtikâd üzere olanlara isimlerine nisbetle Eş’arî ve Mâturîdî denildi. Bu iki imâm, Selef-i sâlihînin bildirdikleri îtikâd bilgilerinden dışarı çıkmadılar, ayrı ayrı mezheb kurmadılar. Ancak bulundukları yerler birbirinden farklı ve karşılarındaki bozuk kimselerin düşünüş ve davranışları başka olduğundan; savunma metodları ve tenkidleri de birbirinden farklı oldu. Bu durum, mezheblerinin ayrı olduğunu göstermez. İmâm-ı Eş’arî, Şafiî mezhebinde; İmâm-ı Mâturîdî ise, Hanefî mezhebinde idi. Şafiî, Mâlikî ve Hanbelîlerin çoğunluğu, îtikâdda Eş’arî, Hanefîlerin çoğunluğu ise, Mâturîdîdir. İmâm-ı Eş’arî ve İmâm-ı Mâturîdî ile teşekkül eden Ehl-i sünnet ilmi kelâmı, başta mu’tezile olmak üzere bid’at fırkalarına büyük bir darbe vurdu. Onların iyice zayıflamasına sebeb oldu. Fakat bu defa İslâm filozofu ve Selefiyye denilen bozuk kimseler zuhur etti.

Hicrî üçüncü asırda, Yunan felsefesinin Arabçaya tercümesi netîcesinde; Ya’kûb bin İshak el-Kindî (v. 866/252) ve bilâhere Farâbî (v. 950/339) ve İbn-i Sînâ (v. 1037/429) gibi filozoflar ortaya çıktı. Bunlar, îmân ve îtikâd mevzularında sırf akla dayanarak, sapık ve bozuk görüşler beyân ettiler. Hattâ îmânlarının esâsını, felsefe üzerine kurdular.

Bunun üzerine bilhassa İmâm-ı Gazâlî (v. 1111/505), Fahreddîn-i Râzî(v. 1209/606) ve Kadı Beydâvî (v. 1285/685) (rahmetullâhi aleyhim) bid’at fırkalarına ve bozuk kimselere karşı Ehl-i sünneti müdâfaa ederken ve onların sapık fikirlerini çürütürken, felsefecilere de geniş cevaplar verdiler. Bu cevapları ile, Ehl-i sünnet îtikâdına felsefenin karıştırılmasına mâni oldukları gibi, kelâm ilmini, ona karıştırılmaya çalışılan felsefî düşüncelerden temizlediler. İmâm-ı Gazâlî’ye (rahmetullahi aleyh) kadar gelen kelâm âlimlerine mütekaddimîn (öncekiler), ondan îtibâren gelenlere ise müteahhirîn (sonra gelenler) denildi.

İslâm âlimleri, felsefecilere cevap verirken de Yunan ve Roma felsefe ve hukukunu, çok ince ve kuvvetli bilgileri ile çürütüp, bozukluğunu ortaya koydular. Onların hukuk, ahlâk ve tıb üzerindeki sözlerinden doğru olanlarının da daha önce gelmiş olan peygamberlerin (aleyhimüsselâm) kitaplarından çalma olduğunu bildirdiler.

İmâm-ı Gazâlî, Müslümanların îtikâdlarını sapık fikirleri ile bozmağa çalışan felsefecilerin bozukluğunu ortaya koyabilmek için Rumcayı öğrendi. Lâtin ve Yunan filozofların kitaplarını Rumca aslından üç sene titizlikle inceledi. Bu araştırmaları netîcesinde, felsefecilerin maksatlarını açıklayan Mekâsıd-ül-felâsife isimli eserini, sonra felsefecilerin görüşlerini reddeden Tehâfüt-ül-felâsife’sini yazdı.

İmâm-ı Gazâlî, İslâm filozofları denen Fârâbî ve İbn-i Sînâ’nın yirmi mes’elede dalâlet ehli olduklarını; “Âlem kadîmdir, cismânî haşr yoktur, Allahü teâlâ cüz’îleri bilmez” dedikleri için, bu üç mes’elede de küfre düştüklerini bildirdi. Fâtih’in emri ile, zamanın büyük âlimi Bursalı Müslihuddîn Mustafa bin Yûsuf (v. 1487/839), Gazâlî’nin (rahmetullahi aleyh) Tehâfüt-ül-felâsife’si ile daha sonra, İbn-i Rüşd’ün buna olan reddiyesini incelemiş, İmâm-ı Gazâlî’nin haklı olduğunu bildiren kıymetli bir kitap yazmıştır.

İşte İslâm âlimlerinin, müslümanların îtikâdlarının bozulmasını önlemek, felsefenin bozukluğunu ortaya koymak için felsefeyle meşgul olmasına bakarak onlara filozof denmez. Çünkü, filozof yâni felsefeci, yalnız akla uyup, yalnız ona güvenip, aklın ermediği şeylerde yanılan kimsedir. Aklın erdiği şeylerde oha güvenene, aklın ermediği, yanıldığı yerlerde Kur’ân-ı kerîmin ışığı altında akla doğruyu gösteren yüksek insanlar da, İslâm âlimleridir. O hâlde İslâm felsefesi yoktur. Felsefenin üstünde olan İslâm ilimleri ve felsefecilerin üstünde olan islâm âlimleri (rahmetullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn) vardır. Ehl-i sünnet âlimleri, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uydular. Aklı bu iki temel kaynağa bağladılar. Anlıyabildiklerini anlattılar. Meselâ, kabir azabı, sırat köprüsü gibi anlıyamadıklarına öylece inandılar. Akıl ermediği için olmaz demediler. Anlamadıklarına, aklımız ermediği için anlıyamadık dediler. Eski Yunan felsefecileri gibi yapmadılar. Felsefeciler, akıl eren şeylere inanıp, akıllarının ermediklerine yâni anlıyamadıklarına inanmadılar. Akıl hüccettir. Fakat tam hüccet değildir. Gönderilen peygamberlere (aleyhimüsselâm) uymakla tam hüccet olmuştur: Fakat felsefeciler bu inceliği anlıyamadılar.

Hicrî dördüncü asırda Hanbelî mezhebinden dolayısıyla Ehl-i sünnetten ayrılıp, kendilerine selefî adını veren bâzı kimseler, müteşâbih nassların (âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin) sırf zahirine, konuşma dilindeki mânâlarına yapışarak kendi akıllarına göre yanlış mânâlar verdiler. Bu sebeble teşbih ve tecsîm (Allahü teâlâyı mahlûkuna benzetme) gibi bozuk bir inanışın içerisine düştüler. Sözlerine inandırabilmek için de Selef-i sâlihînin yolunda olduklarını söyleyerek, kendilerine (selefiyyûn: Selefiyyeciler) adını verdiler. Hanbelî mezhebinde olan Ebü’l-Ferec ibnü’l-Cevzî (rahmetullahi aleyh) ve başka âlimler; bu selefiyyecilerin, Selef-i sâlihînin yolunda olmadıklarını, bid’at ehli mücessime fırkasından olduklarını bildirerek, bu fitnenin yayılmasını önlediler. Yedinci asırda İbn-i Teymiyye (v. 1328/728), bu fitneyi tekrar alevlendirdi (Bkz. İbn-i Teymiyye). İbn-i Teymiyye’nin talebesi olan İbn-i Kayyım el-Cevziyye (v. 1350/751), hocasının sapık yolunu devam ettirdi. Hicrî on ikinci asırda selefîlik fitnesi, Muhammed bin Abdülvehhâb tarafından tekrar ortaya çıkarıldı. Onun ve İbn-i Teymiyye’nin yolundakiler tarafından devam ettirildi.

Selefîler, Selef-i sâlihînin yolunda olmadıkları gibi, onlara tâbi olmuş da değillerdi. Selef-i sâlihînin yolunda gidenler, onlardan sonra gelen Ehl-i sünnet âlimleri idi. Ancak Selef-i sâlihîn, îmân ve îtikâd bilgilerini, icmâlî (kısaca); sonra gelen halef-i sâdıkîn denilen Ehl-i sünnet âlimleri ise, tafsîlî (açık ve geniş) olarak bildirdiler. Bu iki şekildeki tavır, müteşâbih âyet-i kerîmelerde daha açık görülür. Âl-i imrân sûresinin başında bildirildiği üzere, Kur’ân-ı kerîm âyetleri iki tüplüdür: Biri rttuhkemât olup, manâsı açık, meydanda olan âyet-i kerîmelerdir, ikincisi müteşâbihât olup, mânâsı kapalı olan âyet-i kerîmelerdir. Müteşâbih hadîs-i şerîflerde de durum aynıdır. Kur’ân-ı kerîmde; “Yed, kadem, vech” gibi Allahü teâlânın sıfatlarını bildiren lafızların zahirî, görünen mânâsı dînen mahzurlu olduğu için, mecazî mânâsını almak yâni te’vîl etmek îcâbeder.

Selef-i sâlihîn ile sonra gelen Ehl-i sünnet âlimleri, zahirine hamledilmesi mahzurlu olan lâfızların te’vîli hususunda icmâ’ etmişlerdir. Lâkin Selef-i sâlihînin ekserisi bu lâfızların hakîkatini ve keyfiyyetini Allahü teâlâya havale etmek suretiyle icmâlî; halef, yâni sonra gelen Ehl-i sünnet âlimleri ise, zamanlarındaki bid’at fırkalarına ceyâb vermek maksadıyla tafsîlî te’vîl yolunu tercih etmişlerdir, işte Selef-i sâlihînın bu husustaki, icmâlî tavrına mezhebusselef tâbiri kullanılmıştır. Ancak bu, usûl ve kaideleri, olan bir mezheb olmayıp, Selef-i sâlihînin tutumunu gösteren bir ifâdedir.

Bununla beraber, Selef-i sâlihînden, müteşâbih âyet-i kerîmeleri, İslâm esaslarına uygun olarak te’vîl edenler de olmuştur. Bunların başında, Tercümân-ül-Kur’ân lakabıyla anılan ve Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem dualarına mazhar olan Abdullah ibni Abbâs (radıyallahü anh) gelmektedir. Meselâ, Kur’ân-ı kerîmde Allahü teâlâ hakkında bildirilen ve zahirî, görünen mânâsı “el” demek olan “yed” lâfzını, “kudret” diye te’vîl etti. Yine Selef-i sâlihînden Dehhâk ve Ebû Ubeyde; yine “yüz” demek olan “vech” lâfzını “Zât” diye te’vîl ettiler. Sonra gelen Ehl-i sünnet âlimleri de böyle lâfızları Selef-i sâlihîn gibi te’vîl etmişler, yine onlara tâbi olmuşlardır.

Bundan başka İbn-i Kudâme, te’vîli kötülemek maksadıyla yazdığı Zemm-üt-te’vîl isimli kitabında, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in de (rahmetullahi aleyh) müteşâbih âyet-i kerîmeleri te’vîl ettiğini bildirmiştir.

Hattâ İmâm-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh) ilcam’ül-Avâm isimli eserini; müteşâbih âyet-i kerîmeleri, te’vîl etmeden, görünen mânâları ile aldıkları için sapıtan ve selefîlik iddia eden müşebbihe ve mücessime fırkalarına karşı ve avamı, kelâmî münâkaşalara dalarak dalâlete düşmekden korumak için yazmıştır.

İşte kelâm ilmi; Ehl-i sünnet ve’l-cemâat itikadını muhafaza ve bid’at fırkalarına karşı müdâfaa etmektedir.

Ehl-i sünnet itikadı denince, Eş’arî ve Mâturîdî mezheplerinin bildirdikleri îtikâd anlaşılır.

Ehl-i sünnet ve’l-cemâat âlimlerinin bildirdikleri îtikâdı öğrenmek ve bunları akıl ile, nakil ile isbât edecek ve sapıklara, dinsizlere anlatacak kadar okumak farz-ı ayn’dır. Bundan fazlasını öğrenmek, ancak din âlimlerine lâzımdır. Başkalarına caiz değildir. Fazla öğrenmek farz-ı kifâye ise de, bunu ancak Allah rızâsı için çalışan, zekî din adamının öğrenmesi caizdir. Bunlardan başkaları öğrenirse, bâtıl ve yanlış yollara kayar. O kimse için zararlı olabilir. Sonunda böyle kimselerde islâm’a karşı soğukluk ve düşmanlık hâsıl olup, İslâm düşmanı olabilirler.

Kelâm ilmine dâir yazılan eserlerden bâzıları:

1-Akâid-i Adûdiyye: Adûdüddîn îcî’nindir. Celâleddîn Devânî şerhetmiştir.

2-Mevâkıf, Cevâhır-ül-kelâm: Bunlar da, Adûdüddîn îcî’nindir. Mevâkıf üzerine en güzel şerhi Seyyid Şerîf Cürcânî yapmıştır.

3-Tevâli-ul-envâr: Kadı Beydâvî’nindir. Şemseddîn İsfehânî Metâli-ul-enzâr adıyla şerhetmiştir.

4-Mekâsid-üt-tâlibîn ve Şerhul-mekâsıd: Metin ve şerh, Sa’deddîn Teftâzânî’nindir.

5-Akâid-i Nesefiyye: Ömer Nesefî yazmış, Sa’düddîn Teftâzânî tarafından şerh edilmiştir. Şerh-ul-Akâid diye meşhûrdur.

6-El-Kavl-ül-Fasl: İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nih El-Fıkh-ul-ekber kitabının şerhidir. Muhyiddîn Muhammed bin Behâüddîn (v. 1549/956) şerhetmiştir. İstanbul’da Hakikat Kitabevi tarafındah basılmıştır.

7-Emâlî: Ali bin Osman Ûşî Fergânî (v. 1179/575) tarafından manzum olarak yazılmıştır. Bir çok âlim tarafından şerh edilmiştir. Bunlardan Nuhbet-ül-leâlî fi şerh-il-emâlî ismiyle Muhammed bin Süleyman tarafından yazılanı, İstanbul’da Hakîkat Kitabevi tarafından basılmıştır.

8-El-Müsâyere: Müellifi, Kemâleddîn Muhammed İbn-ülhümâm’dır.