İslâm Tarihi Ansiklopedisi

KADİSİYYE ZAFERİ

Sa’d bin Ebî Vakkâs (radıyallahü anh) kumandasındaki islâm ordusunun, 636 (H. 15) senesinde İranlılara karşı kazandığı zafer. Halîfe hazret-i Ömer, islâmiyet’i yayarak, bütün insanların Cehennem ateşinden kurtulmaları için ordular hazırladı, önce çevredeki devletlerin, sıra ile daha uzakta yaşayanların ebedî saadete kavuşmaları için çalışılacaktı. O zaman, İran’da yaşayan Sâsânîlerin kralı Yezd-i Cürd (Yezd-i Cerd) idi. Hazret-i Ömer, İranlıların üzerine gönderdiği ordunun komutanlığına Sa’d bin Ebî Vakkâs’ı (radıyallahü anh) tâyin etti. Küçük bir ordu ile Medine’den yola çıkan hazret-i Sa’d, Kadisiyye’ye geldiğinde askerlerinin sayısı otuz sekiz bin olmuştu.

İslâm askerinin İran üzerine yürüdüğünü öğrenen kral Yezd-i Cürd, derhâl hazırlıklara başladı.

Sa’d bin Ebî Vakkâs (radıyallahü anh), kralı İslâm’a davet için bir hey’et gönderdi. Nu’man bin Mukarrin, Âsım bin Amr, Mugîre bin Zürâre, Adiyy bin Süheyl’den (radıyallahü anhüm) meydana gelen hey’et, Yezd-i Cürd’ün huzuruna çıktı. Hazret-i Nu’man, krala; “Ey Kisrâ!... Allahü teâlâ, merhamet buyurarak bize iyiliği emreden, kötülükten sakındıran bir Peygamber gönderdi. O’nun davetini kabûl ettiğimiz takdirde, dünyâ ve âhıret hayırlarını vâd etti... Biz îmân ettikten sonra, bize yakın milletlerden başlayarak onları da adalete, insafa çağırmamızı emretti. Sizi dünyâ ve âhıret saadetine kavuşmanız için islâmiyet’i kabul etmeye davet ediyoruz. Kabul ederseniz, Kur’ân-ı kerîmin hâkimiyetine göre hareket etmenize yardımcı oluruz. Kabul etmediğiniz takdirde, sizi başkalarına karşı korumak için, himayemize girip cizye vermenizi istiyoruz. Bunu da kabul etmezseniz, o zaman kılıçlar konuşacaktır!...” dedi.

Yezd-i Cürd, çok hiddetlenip; “Eğer elçilerin öldürülmesi âdet olsaydı, sizi derhâl öldürürdüm! Tekliflerinizin hiç birini kabul etmiyorum” dedikten sonra, adamlarına bir torba toprak getirilmesini emretti. Mücâhidlere dönüp; “En şerefliniz kimse bu toprağı yüklensin!... Komutanınıza, üzerinize başkumandanım Rüstem’i göndereceğimi, hepinizi Kadisiyye hendeğine gömeceğimi, ülkenize girip halkınıza nice acılar tatdıracağımı söyleyin!...” dedi. Âsım bin Amr (radıyallahü anh), toprağı yüklendikten sonra arkadaşlarına; “Müjdeler olsun! Yemîn ederim ki, Allahü teâlâ, bize onların mülk ve saltanatlarının anahtarlarını vermiş bulunuyor” dedi. Bu sözler kral ve adamlarına çok ağır geldi.

Elçi hey’eti sür’atle hazret-i Sa’d’ın huzuruna giderken Yezd-i Cürd, kırk bin kişilik öncü kuvvetle Câlinûs, altmış bin kişilik ana kuvvetle de başkumandan Rüstem’i gönderdi. Ayrıca yirmi bin kişilik artçı bir kuvvet çıkarmayı da ihmâl etmedi. Böylece yüz yirmi bin kişilik koca Fars ordusu Kadisiyye’de toplandı. Rüstem, ordusunun sağ kanadına Hürmüzan’ı, sol kanadına da Mihrân’ı tâyin etti. Otuz bin askerini birbirlerinden ayrılmamaları için zincirlere bağladı. Ordusunu Atik nehri boyunca yerleştirip, beraberinde getirdiği otuz üç filin on sekizini ortaya, on beşini de sağ ve sol kanatlara yerleştirdi. Parsların bu hâli, geriden dehşet verici muazzam bir görüntü arzediyordu. Rüstem, yüksek bir yere karargâhını kurdu. Hazret-i Sa’d’dan görüşmek üzere bir elçi istedi.

Hazret-i Zühre, elçi olarak Rüstem’in karargâhına vardığında, onlara İslâm’ı anlatıp müslüman olmalarını veya cizye vermelerini istedi. Yoksa harp edeceklerini bildirdi. Rüstem, zaman isteyip, ertesi gün bir elçi daha gönderilmesi için haber gönderdi. Hazret-i Sa’d, bu defa Rib’î (radıyallahü anh) ismindeki zâtı elçi olarak tâyin etti. O da aynı şeyleri söyleyince, Rüstem üç günlük zaman daha tanınmasını istedi.

Ertesi gün Huzeyfe bin Miksân (radıyallahü anh), sonraki gün Mugîre bin Şube hazretleri elçi olarak gidip Rüstem’i İslâm’a davet ettiler. Fakat o, eski inadında diretiyordu. Müddetin dolduğu günün gecesinde harbin başlayacağı zaman, Rüstem ordusunu Atik nehrinin öbür tarafına geçirerek, İslâm kuvvetlerinin tam karşısında yer aldı. Ayrıca, hâdiseleri ânında ulaştırmak üzere ses duyulacak uzaklıkta adamlar dizerek, kral Yezd-i Cürd’ün sarayına kadar asker yerleştirdi. Bunlar, harp meydanında olanları birbirlerine bağırarak ilerdekine söylüyor, böylece Yezd-i Cürd, hâdiseleri hemen öğreniyordu.

İslâm ordusu başkumandanı Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, rahatsız olup, kalça kemiğinden ayak ucuna kadar uzanan sinirlerinden pek ızdırab çekiyordu. Ayrıca pek çok çıban çıkarmış olduğundan doğrulup oturamıyordu. Bu sebeple karargâhın ortasına yaptırdığı küçük bir mahfelin üstünde göğsüne aldığı yastığın üzerine kapanarak kumanda ediyordu. Hâlid bin Arfete’yi (radıyallahü anh) kendisine yardımcı tâyin edip, mücâhidleri savaşa teşvik eyledikten sonra, Davudi sesli hafızlara Enfâl sûresini okumalarını emretti. Sûre-i şerîfi dinleyen gazilerde, düşman üzerine atılmak için önüne geçilmez bir cihâd aşkı belirmişti. Daha sonra hazret-i Sa’d; “Mevkilerinizde sebat ediniz. Öğle namazını kıldıktan sonra dört tekbîr getireceğim. Birincisinde siz de tekbîr alıp son hazırlığınızı yapınız. İkincisinde, tekbîr ile silâhlarınızı kuşanınız. Üçüncüsünde, tekbîr getirerek süvariler önden ilerlesin. Dördüncüsünde, tekbîr ile hep birlikte düşmana hücûma kalkınız. La havle velâ kuvvete illâ billah = Yardım ve kuvvet ancak Allahü teâlâdandır, zikri dilinizden düşmesin” buyurdu.

Öğleden sonra hazret-i Sa’d’ın üçüncü tekbîri ile çarhacı yâni harbe teşvik ediciler cengi kızıştırdılar. Pehlivanlar meydana atılıp er dilediler. Hem pehlivan, hem şâir olan hazret-i Galip bin Abdullah, İranlılardan yiğit isteyince, karşısına başında tacı ile Hürmüz çıktı. Gâlib (radıyallahü anh), çarpışma neticesinde Hürmüz’ü esir etti. Diğer pehlivanlar da İranlılara galip geldiler. Bunun üzerine İranlılar ortaya yerleştirdikleri büyük sandıklar içinde okçuları taşıyan on sekiz fille, mücahidlere saldırdılar. Fillerin saflar içine dalması, atların ürkmesine yol açtı. Durumu tâkib eden hazret-i Sa’d, Esedoğullarını yardıma gönderdi; böylece filleri geri püskürtüldü. Fakat mucâhidler, İran askerlerinin umûmî hücûmuna mâruz kaldılar. Büyük bir gayretle mücâdele veriyor, Fars askerlerini geriletmeye çalışıyorlardı, İbn-i Kays el-Kindî, kabilesine; “Ey Kinde bahadırları! Kardeşlerimiz Esedoğullarının gayretini görmüyor musunuz?!...” diyerek, Farslıların üzerine dal kılıç hücûm etti. O sırada Sa’d bin Ebî Vakkâs (radıyallahü anh); “Allahü ekber!” diyerek dördüncü tekbîrini getirince, mucâhidler tekbîr getirerek düşman üzerine atıldılar.

Hazret-i Sa’d, filleri te’sirsiz hâle getirmek için, Âsım bin Amr’ı (radıyallahü anh), vazifelendirdi. O da, yanına aldığı bir kaç arkadaşıyla fillerin arkasından dolaşarak üzerindeki mahfelleri (oturma yerlerini) filin gövdesine bağlayan ipleri kestiler, içindeki askerleri düşürüp öldürdüler. Filleri de geri çevirerek İran askerleri arasına sürüp, arkalarından ok atarak fillerin hızını artırdılar. Filler, artık İranlıları devirerek ilerliyorlardı. Hazret-i Âsım ve arkadaşlarının bu başarısı, mücahidlere geniş bir nefes aldırdı. Bütün güçleri ile çarpışmaya devam ettiler. Bu hızlı cenk, akşam karanlığına kadar devam etti. O gün Esedoğullarından beş yüz kadar mücâhid şehîd olmuştu. Şehîdler defn edildi ve yaralılar sarıldı.

Sabahleyin iki tarafın hücûmları başlamadan önce, Şam tarafından dört nala at süren yiğitlerin onar kişilik gruplar hâlinde mücahidlere katılmaya başladıkları görüldü. Bin kişilik bu yardımcı kuvvetin başında hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk’ın; “Onun bulunduğu bir ordu yenilmez!” diyerek medh ettiği kahraman Ka’kâ bin Amr (radıyallahü anh) vardı. Onun gelmesiyle mücâhidleri sevinç ve sürür kapladı, şevk ve gayretleri tazelendi.

Hazret-i Ka’kâ, gelir-gelmez selâm verip mücâhidleri cihâda teşvik eyledikten sonra, meydana at sürüp, İranlılardan er taleb etti. En yiğit kumandanlarından Zü’l-Hâcip ileri çıktı. Hazret-i Ka’kâ bir hamlede onu devirirken, ikinci, üçüncü... otuzuncu Farslı pehlivanının işini bitirip katletti. Onun bu bahadırlığı İranlıların ümidsizliğe düşmesine sebeb oldu ve mücâhidleri gayrete getirdi.

Hazret-i Sa’d’ın hücûm emri ile galeyana gelen mucâhidler, tekbîr getirerek düşman üzerine atıldılar. Ka’kâ bin Amr, develerin üzerine perdeler çekip süvariler bindirdi. Devedekileri himâye ederek, İran atlılarının üzerine saldırdı, İran atlıları, o hâldeki develerden ürküp geriye kaçmaya başladılar. Bu panikten istifâde etmesini çok iyi bilen gaziler, öğleye kadar pek çok İranlıyı saf dışı ettiler. Akşama kadar devam eden muharebede İran’ın en meşhûr pehlivan.! öldürüldü. O gün, Ka’kâ bin Amr ve Ebû Mihcen’in (radıyallahü anhümâ) târihe ismini yazdırtan pek büyük kahramanlıkları görülmüş, ve Kadisiyye meydânı on binden ziyâde İranlıya mezar olmuştu.

Üçüncü günde İranlılar, fillerin önceki gün kırılan mahfellerinitâmiredip, piyade ve süvarilerle destekli filleri harb meydânına saldılar. Seyyar bir kale gibi olan fillerin üzerine okçular yerleştirilmişti. Bu yüzden mucâhidler zayi oluyorlardı. Fillerin ikisi pek aşırı gidiyor ve çok hasar veriyordu. Hazret-i Ka’kâ ile kardeşi Âsım bin Amr ve arkadaşları bu iki filin gözlerine mızraklarını saplayınca, can acısıyla rastgele sağa-sola koşarken Atik ırmağına düştüler. Peşlerinden diğer filler de, İran askerlerini çiğneyerek Medâyin’e doğru gittiler. Bu durum müşriklerin moralini bir hayli bozdu. Harp, akşama kadar olanca şiddetiyle devam etti.

Gece hazret-i Sa’d, Tuleyha ile Amr’a (radıyallahü anhümâ) islâm karargâhının alt tarafındaki geçidi tutmalarını, böylece muhtemel bir tehlikeyi önlemelerini emretti. Onlar da, vazife başında beklerken; “İranlıların arkasına dolaşıp baskın yapalım!” diye meşveret ettiler. Tuleyha (radıyallahü anh), askerlerini alıp arkaya dolaştı, tekbîr getirerek hücûm işaretini verdi. Hazret-i Amr da geçitten saldırınca, iki kuvvet arasında kalan İranlılar şaşkına döndüler. Gece yarısı “Allahü ekber!” nidalarını işiten hazret-i Ka’kâ ve askerleri, Esedoğulları, Becîle ve Kinderoğulları dayanamayıp, onlar da hücûma kalktılar. Gecenin sessizliğini kılıç şakırtıları bozuyordu. Sa’d bin Ebî Vakkâs, ordusunun muzaffer olması için sabaha kadar Allahü teâlâya yalvarıyor, gözlerinden akan yaşlar toprağı ıslatıyordu.

Gece sabaha kadar bir biri ardınca hücûma geçen mücâhidler, İran karargâhının altını üstüne getirmişler, düşmanın ortalarına kadar ilerlemişlerdi. O gün ortalık aydınlanırken her iki taraf da umûmî taarruza geçti. Mücâhidler, kendilerinden üç misli fazla olan düşmanla tekrar büyük bir mücâdeleye tutuştular.

Öğleye doğru Allahü teâlânın hikmeti şiddetli bir rüzgâr çıkıp, Rüstem’in çadırını devirerek nehre düşürdü. O civarda çarpışan Ka’kâ, tahta yaklaşarak Rüstem’i aradı ise de bulamadı. Fakat, Hilâl bin Alkame (radıyallahü anh), bir gölgelikte dinlenen Rüstem’i buldu. Görür görmez, üzerine atılıp gereken cezayı verdi. Başını kapıp, Rüstem’in tahtının üzerine çıktı ve “Ey kardeşlerim! Allahü teâlâya hamd olsun ki, Rüstem’i öldürdüm” diye bağırınca, mücâhidler yanına varıp hep birlikte tekbîr getirmeğe başladılar.

Kumandanlarının katledildiğini gören İranlılar, paniğe kapılıp kaçmağa başladılar. Hatta Câlinûs köprüden çabuk geçmeleri için askerlerine emirler veriyordu. Bu esnada itişip kakışarak köprüden geçmeye çalışan ve birbirlerine zincirle bağlı olan askerin, pek çoğu nehre düşüp boğuldu. Artık müthiş bir kovalamaca başlamıştı. Müslüman süvariler yetiştikçe vuruyor, emân dileyen kurtuluyordu. Câlinûs da öldürülenler arasında idi. Yüz yirmi bin İranlının pek azı kaçıp kurtulabildi. Diğerleri ya öldürüldü veya esir edildi. Ele geçen ganîmetin mikdârı şimdiye kadar ele geçenlerden fazla idi.

Mücâhidler sekiz bin beş yüz kadar şehîd vermişlerdi. Hazret-i Sa’d, kendisine zafer ihsan eden Allahü teâlâya hamd edip şükürsecdesine kapandıktan sonra, halîfe hazret-i Ömer’e bildirilmek üzere, bir zafernâme yazdı.

Kadisiyye zaferi, müslümanlara, İran kapılarını açtığı gibi, daha sonraki savaşların kazanılmasına da zemîn hazırlamıştır.