İslâm Tarihi Ansiklopedisi

HUDEYBİYE ANDLAŞMASI

Server-i âlem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin 627 (H. 6) senesinin Zilkade ayında, Mekke hududundaki Hudeybiye denilen yerde, Mekkeli müşriklerle yaptığı andlaşma.

Hendek gazasından sonra, İslâm devletinin gücünü çevredeki kabilelerin bir kısmı kabul ettiler. Artık müslümanlarla dost geçinmenin, hattâ müslüman ol’mapm en isabetli yol olacağını düşünmeye başladılar. Bâzıları, Peygamber efendimizin huzuruna gelip, müslüman olmakla şereflendiler.

Hicretin altıncı senesinin Zilkade ayı idi. Bir gece Nebî-i muhterem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz rüyasında, Eshâb-ı kiram ile Mekke-i mükerremeye gidip Kâbe-i muazzamayı tavaf ettiklerini, bir kısmının saçlarını kısalttıklarını, bir kısmının da kazıttıklarını gördü. Resûlullah efendimiz, bu rüyasını Eshâbına anlattığında, onlar pek ziyâde heyecanlandılar. Hicretten bu yana, doğup büyüdükleri, acı tatlı hâtıralarla dolu, o güzel yurtları olan Mekke’ye gideceklerdi. Beş vakit namazda yönlerini döndükleri ve hasretini çektikleri mukaddes Kabe’yi ziyaret edip tavafta bulunacaklardı. Bu ne güzel bir müjde idi... Eshâb-ı kiram, sevgili Peygamberimizin; “Siz, muhakkak Mescid-i harâm’a gireceksiniz!” müjdesini alır almaz, hemen hazırlıklara başladı.

Habîb-i ekrem efendimiz, hazırlıklarını bitirdikten sonra, Abdullah bin Ümmi Mektûm’u, Medine’de vekil bıraktı. Zilkade ayının birinci Pazartesi günü, Kusvâ ismindeki devesine bindi. Hazırlanan bin dört yüz eshâbı ile birlikte, Medine’de kalanlarla vedâlaşttlar. Ömreye niyet ederek, mukaddes belde Mekke’ye doğru yürüdüler. Yanlarına yolcu silâhı olan kılıçlarını ve kurban etmek üzere de yetmiş deve almışlardı. Kafileye iki yüz atlı ve dört hanım sahâbî katılmıştı. Hanımlardan biri, sevgili Peygamberimizin mübarek, temiz zevcesi hazret-i Ümmü Seleme idi.

Zü’l-Huleyfe denilen mîkât yerine geldiklerinde, ihrama girdiler, öğle namazını kıldılar. Sonra, kesilecek develerin kulaklarını işaretleyip, boyunlarına ip bağladılar. Nâciye-tübnü Cündüb Eslemî (radıyallahü anh), yardımcılar verilerek, develerin başında vazifelendirildi. Abbâd bin Bişr, yirmi kişilik bir süvârî birliğine kumandan tâyin edilerek Heri keşfe gönderildi. Büşr bin Süfyân; Mekke’ye haberci gönderildi.

İhram elbisesini giyen sevgili Peygamberimiz ve kahraman Eshâb, beyazlara bürünmüş bir hâlde, Allahü teâlâya hamd ve sânının yüceliğini tasdik etmeye ve yalvarmaya başladılar; “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk! La şerike-leke Lebbeyk! İnnel Hamde ven-nî’mete leke vel-mülke la şerike lek!” Bu mübarek telbiye ile yer gök inliyor, Zü’l-Huleyfe, nûrânî bir havaya bürünüyordu. Herkes heyecanlanmış, bir an önce Mekke’ye varmak için Zü’l-Huleyfe’den ayrılmışlardı.

Yolda, hazret-i Ömer ile Sa’d bin Ubâde hazretleri, Habîb-i ekrem efendimize yaklaşıp; “Yâ Resûlallah! Seninle harp hâlinde bulunan kimselerin üzerine silâhsız olarak mı gideceğiz? Kureyşlilerin size saldırıp, mübarek vücûdunuza bir zarar vermelerinden korkarız?...” diyerek endişelerini belirttiler, iki cihanın serveri, onlara; “Ben, ömreye niyet ettim. Bu hâlde iken silâh taşımak istemem” buyurdular.

Yolculuk sakin geçiyordu. Yol üzerindeki çeşitli kabilelere uğranıyor, Peygamber efendimiz, onları İslâm’a davet ediyordu. Bir kısmı kabul etmekten çekiniyor, bir kısmı ise hediyeler gönderiyorlardı. Bu şekilde yolun yarısını geçmişler, Usfân’ın arkasında Gadîr-ül-Eştât denilen mevkîe varmışlardı. Burada, daha önce Mekkelilere haber gönderilmek üzere vazifelendirilen Büşr bin Süfyân hazretleri, Kureyşlilerle görüşüp geri dönmüştü. Peygamber efendimize, gördüklerini şöyle anlattı: “Yâ Resûlallah! Kureyşliler, senin geldiğini haber almışlar, korkularından etraftaki kabilelere ziyafetler çekerek, onların yardımlarını istemişler. İki yüz kişilik bir süvari birliğini keşf için size doğru yola çıkardılar. Etraftaki kabileler, bu isteği kabul edip Beldah mevkiinde birleştiler. Pek çok askerî yığınak yaptılar ve sizi Mekke’ye sokmamak üzere yemin ettiler.” Bu habere, Âlemlerin efendisi çok müteessir oldular ve; “Kureyş helak oldu. Zâten harb onları yiyip bitirmiştir... Kureyş müşrikleri, kendilerinde bir kuvvet mi var zannediyor? Vallahi Allahü teâlânın, yaymak için beni gönderdiği bu dîni, hâkim ve üstün kılıncaya, başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışmaktan asla geri durmayacağım!” buyurdu. Sonra kahraman Eshâbına dönerek, bu konudaki rey ve görüşlerini sordu. Bütün benliği ile Resûlullah’a kendilerini adamış olan şanlı Eshâbı; “Allahü teâlâ ve Resûlü daha iyi bilir. Canımız sana feda olsun yâ Resûlallah! Biz, Beytullah’ı tavaf etmek niyetiyle yola çıktık. Bir kimseyi öldürmek ve çarpışmak için gelmedik. Ancak, Kabe’yi ziyaret etmemizi engellemek isterlerse, muhakkak onlarla çarpışır, hedefimize ulaşırız!...” dediler.

Eshâb-ı kiramın bu kararlı hâli, sevgili Peygamberimizin hoşuna gitti. Buyurdular ki: “Haydi, öyle ise Allahü teâlânın ism-i şerîfi ile yürüyünüz!...” Sahâbîler, Peygamber efendimizin etrafında; “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk!...” diyerek telbiye ve; “Allahü ekber! Allahü ekber!” diyerek tekbir getirerek Mekke’ye doğru ilerlemeye başladılar.

Bir öğle vaktinde Bilâl-i Habeşî (radıyallahü anh), sesinin bütün güzelliği ile ezân-ı şerîfi okuyarak, namaz vaktinin girdiğini bildirmişti. Bu sırada, iki yüz kişilik Kureyş süvari birliği oraya yetişmiş, Mekke ile sahâbîlerin arasına girerek, hücûma hazır vaziyette durmuştu. Buna rağmen, Âlemlerin efendisi yüce Eshâbı ile saf olup namaza durdular. Sevgili Peygamberimizin arkasında bin beş yüz civarındaki Eshâbının saf hâlinde hareketsiz kıyamda duruşları, rükûya eğilmeleri, görülmeye değer bir manzara idi. Hele, hep birlikte secdeye gitmeleri, heybetli bir dağın eğilip, doğrulmasına benziyordu. Onların, Allahü teâlânın huzurunda şerefli alınlarını toprağa sürerek tevazu göstermeleri, Kureyş süvarilerinden bâzılarının kalblerine İslâm’ın muhabbetini düşürdü. Eshâb, selâm verip namazdan çıktıklarında. Kureyş süvari komutanının; “Müslümanların bu hâllerinden istifâde ederek baskın yapsaydık, onların çoğunu öldürürdük! Onlar namazda iken niçin saldırmadık?” diye hayıflandığı, sonra da: “Merak etmeyiniz. Nasıl olsa. namaza tekrar duracaklardır.” diyerek, bu defa fırsatı kaçırmayacaklarını arkadaşlarına bildirdi.

Onların bu sözlerini Allahü teâlâ, Cebrail aleyhisselâm ile vahiy göndererek Peygamber efendimize bildirdi.

Gelen âyet-i kerîmede buyruluyordu ki: (Ey Habîbim!) Sen de içlerinde bulunup, (düşman karşısında) onlara (Eshâbına) namaz kıldıracağın zaman (onları iki kısma ayır) bir kısmı seninle birlikte (namazda, diğeri de düşman karşısında) dursun. Silâhlarını yanlarına alsınlar. Seninle namazda olup, bir rek’at kılanlar (namazı bozacak amellerden sakınarak) düşman karşısına gitsinler. Bundan sonra, henüz namazını kılmamış olan diğer kısmı gelip, ikinci rek’atı seninle kılsınlar ve onlar da zırhlarını, koruyucu âletlerini ve silâhlarını yanlarına alsınlar. (Teşehhüdü seninle okusunlar. Sen selâm verince, onlar selâm vermeden düşman karşısına gitsinler. Önce bir rek’at kılmış olanlar geri gelip, kendi başlarına bir rek’at daha kılarak selâm versinler, ikinci rek’atı imâmlakılmışolanlar da tekrar gelip, bir rek’at daha kılarak namazı tamamlayıp selâm versinler.) Kâfirler arzu ederler ki, silâh ve eşyalarınızdan gafil bulunasınız da size ansızın bir baskın yapalar... Eğer size, yağmurdan bir eziyet olursa, yahut hasta bulunursanız, silâhlarınızı koymanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat yine bütün ihtiyat tedbirlerini alın. Şüphe yok ki, Allahü teâlâ kâfirlere hor ve hakir edici bir azâb hazırlamıştır.” (Nisa sûresi: 102)

İkindi vaktinde, hazret-i Bilâl ezan okuduğunda, Kureyş süvarileri yine Mekke ile Eshâb-ı kiramın arasında hücûma hazır olarak durdular. Peygamber efendimiz, Eshâbına âyet-i kerîmede belirtildiği gibi namazlarını kıldırdı.

Müslümanların bu tedbirli namaz kılışlarına, müşrikler hayret ettiler. Allahü teâlâ, onların kalblerine korku verdi. Herhangi bir harekette bulunmaya cesaret edemediler. Mekke’ye haber götürmek üzere oradan ayrıldılar. Peygamber efendimiz ve Eshâbı da buradan Hudeybiye denilen mevkîe doğru harekete geçtiler.

Mukaddes Mekke hududuna geldiklerinde, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin devesi Kusvâ, zahirî hiç bir sebep yok iken çöküverdi. Kaldırmak için çok uğraştılar fakat kalkmadı. Bunun üzerine, Kâinatın sultânı efendimiz; “Onun böyle bir çökme huyu yoktur. Fakat, bir zamanlar (Ebrehe’nin) filini Mekke’ye girmekten tutup alıkoyan Allahü teâlâ, şimdi de Kusvâ’yı tutup alıkoydu. Varlığım yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, Kureyş, Allahü teâlânın, Harem dâhilinde yapılmasını haram ettiği (çarpışmayı ve kan akıtmayı terk etmek gibi) şeylerden hangisini benden isterlerse istesinler, onların bu isteklerini muhakkak yerine getireceğim!” buyurdu. Bundan sonra Kusvâ’yı kaldırmak istediler. Deve sıçrayıp kalktı. Harem hududlarından içeri girmedi, tam hudud üzerinde bulunan Hudeybiye mevkiinde durdu. Peygamber efendimiz Eshâb-ı kiramla, suyu az olan bir yerde konakladılar.

Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, çadırını mübarek Mekke hududunun dışına kurdu. Eshâbıyla burada beklemeye başladılar. Vakit girince, namazları, Mekke-i mükerreme hududu içinde kılıyorlardı. Kuyularda içecek ve kullanacak su kalmamıştı. Sâdece Peygamber efendimizin ibriğinde vardı. Güç durumda kalan Sahâbîler; “Canımız sana feda olsun yâ Resûlallah! “Yanımızda, yalnız sizin ibriğinizdeki su var, helak olduk...” dediler. Âlemlerin efendisi; “Ben sizin aranızda iken, siz helak olmazsınız” buyurdular. Sonra “Bismillah” diyerek, mübarek elini ibriğin üzerine koydular, sonra kaldırıp; “Alınız!...” buyurduğunda, mübarek parmaklarının arasından, çeşme gibi, sular akmaya başladı. Eshâb-ı kiram; kana kana su içtiler, abdest aldılar, bütün kırbalarını doldurdular, at ve develerini suladılar. Eshâbını gülümseyerek seyreden merhamet deryası sevgili Peygamberimiz, Allahü teâlâya hamd ettiler.

O gün, orada hazır bulunan hazret-i Câbir bin Abdullah; “Biz, bin beş yüz kişi idik. Eğer yüz bin kişi dahî olsaydık, osu, hepimize yeterdi” buyurdu.

Resûl-i ekrem efendimiz, Hudeybiye’de iken öteden beri müslümanlarla dost olan Huzâa kabilesinin reîsi Büdeyl, huzura gelip, Kureyş ordusunun çevre kabilelerinin de katılmasıyla Hudeybiye’de konduklarını, orduları dağılıncaya kadar çarpışmaya yemîn ettiklerini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz, çarpışmak üzere gelmediklerini maksadlarının sâdece ziyaret olduğunu bildirdi. Büdeyl, bu haberi müşrik ordu kumandanına bildirmek üzere yola çıktı. Müşrikler, Büdeyl’den Peygamber efendimizin buyurduklarını dinledikten sonra, ileri gelen adamlarından Urve bin Mes’ûd’u görüşmeye gönderdiler.

Urve, Kureyş’in hiç kimseyi Mekke’ye sokmamak üzere kesin kararlı olduğunu bildirince, Habîb-i ekrem efendimiz; “Ey Urve! Allah için söyle! Şu kurbanlık develerin kurban edilmelerine, şu Kâbe-i muazzamayı ziyaret ve tavafa mâni olunur mu?” buyurduktan sonra; “Biz, buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmiş değiliz. Ancak umre yapmak, Kâbe-i muazzamayı tavaf ve ziyaret etmek için gelmiş bulunuyoruz. Buna rağmen bizi, kim Beytullah’ı ziyaretten alıkoymaya kalkarsa, onunla çarpışırız. Şüphesiz ki, harpler Kureyş’i ziyadesiyle yıpratmış, güçsüz hâle getirmiş ve pek çok zararlara uğratmıştır. Şayet onlar arzu ederlerse, kendilerine bir mütâreke müddeti tâyin edeyim. Bu müddet içinde, benim tarafımdan emniyet içinde bulunsunlar. Onlar, benimle diğer kabileler arasına girmesinler. Beni, onlarla başbaşa bıraksınlar. Eğer ben, o kabilelere galip gelir de, cenâb-ı Hak da onlara hidâyet ihsan edip müslüman olurlarsa, Kureyş müşrikleri isterlerse, onlar gibi müslüman olabilirler. Şayet ben, zannetikleri gibi, diğer topluluklara galip gelemezsem, o zaman kendileri de rahata kavuşmuş, kuvvet kazanmış olurlar. Eğer, Kureyş müşrikleri bunları kabul etmez de benimle çarpışmaya kalkarlarsa, varlığım yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, yaymaya çalıştığım bu din uğrunda, başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışacağım. O zaman Allahü teâlâ da, bana yardım edeceği hakkındaki vadini şüphesiz yerine getirecektir!” buyurdu.

Urve, bir taraftan Peygamber efendimizi dinlerken, bir taraftan da Eshâb-ı kiramın hâl ve hareketlerine, birbirlerine ve Âlemlerin efendisine olan davranışlarına, saygı ve hürmetlerine dikkat ediyordu. Sevgili Peygamberimizin teklifini dinledikten sonra kalktı. Kureyşîlere bunu anlatmak üzere yürüdü. Onların yanına varıp; “Ey Kureyş topluluğu! Benim Kayser, Necâşî, Kisrâgibi birçok hükümdarların huzurlarına elçi olarak gittiğimi bilirsiniz. Yemîn ederim ki, ben, şimdiye kadar, müslümanların, Muhammed’e gösterdikleri hürmet ve saygının hiç bir hükümdara yapıldığını görmedim. Sahâbîlerinden hiç biri, O’ndan izin almadıkça konuşmuyor, başından bir kıl düşse, kapıp bereketlenmek için koyunlarında saklıyorlar. Aldığı abdest suyunu, birbirleriyle kapışırcasına paylaşıyorlar. Yanında konuşurlarken, seslerini duyulmayacak kadar kısıyorlar. O’na olan hürmetlerinden, yüzüne bakamıyor ve gözlerini önlerine indiriyorlar. O, Eshâbına bir işaret verse veya bir emirde bulunsa, can behâsına da olsa, yerine getirmeye çalışıyorlar.

Ey Kureyş cemâati! Elinizi ne kadar kılıçlarınıza atsanız, bütün çârelere başvursanız onlar, Peygamberlerinin bir kılını bile size teslim etmezler. Hattâ her hangi bir zararın erişmesine ve O’na kimsenin el sürmesine bile meydan vermezler. Durum budur. Bundan sonrasını iyi düşünün! Hâl böyle iken, Muhammed bize iyi bir mütâreke teklif ediyor, bundan faydalanın!” dedi. Kureyşli müşrikler, bu sözleri kabul etmeyip, Urve’ye kaba davrandılar ve onu darılttılar.

Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, Kureyş karargâhından bir haber gelmeyince, Hırâş bin Ümeyye’yi (radıyallahü anh), tekliflerini tekrar etmek üzere elçi olarak gönderdiler. Müşrikler, islâm elçisine çok kaba davrandılar. Devesini kesip yediler, kendisini öldürmek için üzerine yürüdüler. Ellerinden zor kurtulan Hırâş bin Ümeyye, Peygamber efendimizin huzuruna gelip durumu anlatınca, elçisine yapılan bu hakarete çok üzüldüler. Bu sırada müşrik karargâhından Ahâbiş kabilesinin reîsi Huleys göründü. Peygamber efendimize doğru geliyordu. Müşrikler elçi olarak onu görevlendirmişlerdi. Sevgili Peygamberimiz Huleys’in geldiğini görünce; “Bu gelen, kurbana saygı gösteren, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmeye ve ibâdet yapmağa özenen bir kavimdendir. (Ey Eshâbım!) Kurbanlık develeri ona doğru sürünüz de görsün!” buyurdu. Eshâb-ı kiram, kurbanlık develeri ona doğru salıverdiler ve; “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk!” diye telbiye getirdiler. Huleys, boyunları bağlı, kulakları işaretli kurbanlıkları görünce, uzun uzun baktı. Gözleri doldu ve; “Müslümanların, Kabe’yi tavaf ve ziyaretten başka hiç bir niyetleri yok. Onları, bundan men etmek ne kadar kötü bir harekettir! Kabe’nin Rabbine yemîn ederim ki, Kureyşliler, bu yanlış hareketlerinden dolayı helak olacaklardır!” demekten kendini alamadı. Bu sözleri işiten Âlemlerin efendisi; “Evet öyledir, ey Kinâne oğullarına mensûb olan kardeş” buyurdu. Huleys, utancından Resûlullah efendimizin huzuruna gelemediği gibi, mübarek yüzüne dahî bakamadı. Geri Kureyş karargâhına döndü. Gördüklerini anlatıp; “Sizin, O’nu, Kabe’yi ziyaretten men etmenizi doğru bulmuyorum” diye açıkça fikrini söyledi. Kureyş müşrikleri çok sinirlendiler ve Huleys’i cahillikle suçladılar.

Müşrikler, bu defa gaddarlığı ile nam salmış Mikrez bin Hafs’ı elçi gönderdiler. O da cevâbını alarak gen döndü. Mikrez’in elçiliğinden sonra müşrikler, müslümanların ani bir baskın yapmasından korkuya kapıldılar.

Peygamber efendimiz, işi yarıda bırakmak istemiyor ve Kureyşlilerce itibarlı olan bir Esbabını göndermek istiyordu. Neticede hazret-i Osman’ın gönderilmesine karar verildi. Sevgili Peygamberimiz, Osman bin Affân’a (radıyallahü anh); “Biz buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmedik. Sâdece Kâbe-i muazzamayı tavaf ve ziyaret etmek için gelmiş bulunuyoruz. Yanımızdaki kurbanlık develeri kesip döneceğiz, diye söyle” ve “Onları İslâm’a davet et” buyurdular. Ayrıca Mekke’de bulunan müslümanlara, Mekke’nin yakın bir zamanda fethedileceğini müjdelemesini de tenbih ettiler.

Hazret-i Osman, müşriklerin yanına gidip, Peygamber efendimizin buyurduklarını aynen anlattı. Onlar, hazret-i Osman’ın teklifine de olumsuz cevap verdiler. İstediği takdirde sâdece kendisinin Beytullah’ı tavaf edebileceğini söylediler. Hazret-i Osman ise; “Resûl aleyhisselâm, Beytullah’ı tavaf etmedikçe, ben de etmem!” buyurdu. Buna çok kızan müşrikler, onu alıkoydular. Bu haber, Eshâba; “Osman şehîd edildi!” şeklinde ulaştı. Durumu Peygamber efendimize bildirdiklerinde çok üzüldüler ve; “Bu haber doğru ise, bu kavimle çarpışmadıkça buradan ayrılmayacağız” buyurdular. Sonra orada bulunan Semûre ismindeki ağacın altına oturup; “Allahü teâlâ, bana bî’at etmenizi emretti” buyurarak, Esbabını bî’ate davet etti. Eshâb-ı kiram aleyhimürrıdvân hazretlerinin nerbiri elini, Peygamber efendimizin mübarek eli üzerine koyarak; “Allahü teâlâ, sana zafer ihsan edinceye kadar, önünde çarpışa çarpışa fethi gerçekleştirmek, veya bu uğurda şehîd olmak üzere bî’at ettik!” diye söz verdiler. Peygamber efendimiz, bir elini, diğer elinin üzerine koyarak orada bulunmayan hazret-i Osman nâmına kendi kendine bî’at etti. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, Esbabının bu bî’atına çok memnun olup; “Ağaç altında, gerçekten bî’at edenlerden hiç biri Cehennem’e girmeyecektir” buyurdu. Gönderilen Fetih sûresinin on sekizinci âyet-i kerîmesinde de meâlen; “Ağaç altında, sana söz veren mü’minlerden Allahü teâlâ elbette razıdır.” buyruldu. Bu bî’ate, Bî’at-ı Rıdvan denildi.

Bîat-ı Rıdvan’a katılan Eshâb-ı kiramın hepsi inanmayanlara karşı tek bir kalb ve tek bir vücûd olmuşlardı. Bu bağlılık ve sevgileri, Peygamber efendimizin etrafında çelikten bir kale meydana getirmişti. Birlik ve beraberliğin, kardeşliğin, inanmanın en güzel numûnesini göstermişlerdi. Eshâb-ı kiram radıyallahü anhüm, artık kılıçlarını çekmiş, yerlerinde duramıyor, Resûl aleyhisselâmın bir işaretini bekliyorlardı.

Bu sırada İslâm karargâhını gözetleyen Kureyş casusları, mücâhidlerin, sevgili Peygamberimize, bu uğurda şehîdlik şerbetini içinceye kadar çarpışmak üzere bî’at ettiklerini ve hazırlık yaptıklarını görmüşlerdi. Derhâl Kureyş karargâhına varıp, olup bitenleri anlattılar. İslâm ordusunun, gecegündüz savaşa hazır durumda beklediğini ve her an saldırabileceklerini anlayan küffâr ordusunun kalbine korku düştü. Anlaşmaktan başka çıkar yol olmadığını görerek, acele bir elçilik hey’eti seçtiler. Süheyl bin Amr başkanlığındaki bu hey’ete; “Bu sene Mekke’ye girmemeleri şartıyla andlaşma yapın” denildi.

Sevgili Peygamberimiz, Kureyş elçilerini kabul buyurdu. Mekke’de tutuklanan hazret-i Osman’ın ve daha önce hapsedilen on kadar Eshâbın serbest bırakılması sağlandıktan sonra, andlaşmaya varıldı. Sıra yazılmasına gelmişti.

Hazret-i Ali kâtip olarak seçildi. Sulhnâmeyi yazmak üzere kâğıt, divit hazırlandı. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Habîbullah efendimiz, hazret-i Ali’ye; “Yaz” buyurdu. “Bismillâhirrahmânirrahîm!” Buna Süheyl derhâl itiraz edip; “Yemîn ederim ki, ben Rahman sözünün ne demek olduğunu bilmiyorum. Böyle yazma! Bismike Allahümme diye yaz! Yoksa barışa yanaşmam!” dedi. Peygamber efendimiz, barışın yapılmasında çok büyük hikmetler görüyordu. Bu sebeple; “Bismike Allahümme de güzeldir” buyurdular ve hazret-i Ali’ye böyle yazılmasını emrettiler. Yazıldıktan sonra Peygamber efendimiz; “Bu, Muhammed Resûlullah’ın Süheyl bin Arnr ile üzerinde anlaştıkları ve sulh oldukları, şartlarını taraflarca yerine getirmek üzere imzaladığı maddelerdir” buyurduğunda, Süheyl’in, hazret-i Ali’nin elini tuttuğu görüldü ve Peygamber efendimize dönüp, “Yemîn ederiz ki, biz senin Resûlullah olduğunu kabul etseydik, sana karşı gelmez, Kabe’yi ziyaret etmene mâni olmazdık! Bu sebeple, Resûlullah yerine, Abdullah’ın oğlu Muhammed yaz!” dedi. Peygamber efendimiz, onu da kabul buyurarak; “Vallahi siz, beni yalanlasanız da, ben yine hiç şüphesiz Allahü teâlânın Resûlüyüm. İsmimi ve babamın ismini yazdırmak, benim peygamberliğimi gidermez ki, Yâ Ali! Onu sil, Muhammed bin Abdullah yaz” buyurdular.

Resûlullah isminin silinmesine, Eshâb-ı kiramdan hiç birinin gönlü razı olmadı. Bir anda her şeyi unutup; “Yâ Ali! Muhammed Resûlullah yaz, aksi hâlde, bu müşriklerle aramızı ancak kılıç hâlleder!...” dediler. Peygamber efendimiz Eshâbının bu gayretlerine memnun oldular, fakat mübarek elleriyle susmalarını işaret buyurdular. Hazret-i Ali’ye, silmesini emir buyurunca, o; “Canım sana feda olsun yâ Resûlallah! Senin bu mübarek sıfatını silmeye elim varmıyor!...” diyerek özür diledi. Sevgili Peygamberimiz, orayı göstermesini istedi. Gösterince elinden alıp, kendi mübarek parmağı ile silerek Abdullah’ın oğlu yazdırdı.

Sonra, maddeler yazılmaya başlandı. Bu maddeler:

1-Andlaşma on yıl geçerli olacak, bu zaman içinde iki taraf birbiriyle harb etmeyecek.

2-Müslümanlar bu sene Kabe’yi ziyaret etmeyecek. Ancak bir sene sonra ziyaret edebilecekler.

3-Kabe’yi ziyarete gelen müslümanlar, üç gün kalacaklar ve yanlarında yolcu silâhından başka silâh bulundurmayacaklar.

4-Müslümanlar Kabe’yi tavaf ederken, Mekkeli müşrikler Kabe’den dışarı çıkıp oların serbestçe tavaf yapmalarını sağlayacaklar.

5-Kureyşlilerden müslüman olan bir kimse, velîsinden izinsiz Medine’ye giderse, iade edilecek. Müslümanlardan biri Kureyş tarafına geçerek, Mekke’ye giderse iade edilmeyecektir. Hazret-i Ömer bu madde için; “Yâ Resûlallah! Bu şartı da kabul edecek misin?” diye sorunca; sevgili Peygamberimiz gülümseyerek; “Evet. Bizden onlara gidecek olanları Allahü teâlâ bizden uzak etsin!” buyurdular.

6-Eshâbdan biri, hac veyaömreyapmak niyetiyle Mekke’ye gelse, canı ve malı emniyette olacak.

7-Müşriklerden biri, Şam’a, Mısır’a veya başka yere giderken Medine’ye uğrarsa, onun da canı, malı emniyette olacak.

8-Diğer Arab kabileleri, istedikleri tarafın himayesine girebilecekler. Müslümanlar veya müşriklerle birleşmekte serbest olacaklardı.

Sulhnâme iki suret yazılıp, taraflarca imzalandı. Müşrikler karargâhlarına döndüler.

Artık müşriklerle yapılacak bir iş kalmamıştı. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, Eshâb-ı kirama; “Kalkınız! Kurbanlarınızı kesiniz. Başlarınızı tıraş ettikten sonra ihramdan çıkınız” buyurdular. Peygamber efendimiz, herkesten önce kurbanını kesti. Sonra kendisini, berberî Hırâş bin Ümeyye hazretleri tıraş etti. Eshâb-ı kiram, o mübarek saçları daha yere düşmeden havada kapıştılar ve bereketlenmek için sakladılar. Sahâbîler de kurbanlarını kesip, bir kısmı saçlarını kazıttı, bir kısmı kısalttırdı.

Hudeybiye’de yirmi gün kadar kalınmıştı. Peygamber efendimiz arkadaşları ile birlikte Medine’ye dönmek üzere hareket ettiler. Yolda Allahü teâlâ, Peygamber efendimize Fetih sûresini vahyederek, nimetini ve yardımlarını tamamlayacağını müjdeledi.

Müslümanların aleyhlerinde gibi görünen bu maddeler için, Kureyş hey’eti çok sevinçli idi. Hâlbuki bu sulhnâme müslümanlar için, büyük bir zaferdi ve bu maddeler müslümanların lehine idi. Her şeyden önce, müslümanların bir devlet olduğunu kabul ediyorlardı. Mekke’den bir müşrik, ticâret veya başka bir şey için Şam’a, Mısır’a giderken Medîne’ye uğrasa, canı malı emniyette olacaktı. Böylece müşrikler müslümanların yaşayışlarını yakından görecek, islâm’ın adaleti, Eshâbın birbirlerine olan güzel davranışları karşısında hayran kalacak ve islâmiyet’i seveceklerdi. Netîcede müslüman olup sahâbîlerin safları arasına katılacaklardı.

On sene devam etmesi gereken bu andlaşma ile, müslümanlar çoğalacaklar, güçleneceklerdi. İslâmiyet her tarafa yayılacaktı.

Ancak; “Kureyşlilerden biri, müslüman olup Medîne’ye sığınmak isterse, iade olunacak” maddesi için Peygamber efendimiz müteessir olmuşlar ve; “Allahü teâlâ, onlar için elbette bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır” buyurmuşlardı...

Kâinatın sultânı sallallahü aleyhi ve sellem, muzaffer olarak nurlu Medine’yi teşrif ettiği günlerde, Kureyş’in Sakîf kabilesinden Ebû Basîr, müslüman olmakla şereflenmişti. Müşriklerin arasında yaşayamayacağını anlayan Ebû Basîr (radıyallahü anh), yaya olarak Medîne’ye geldi. Hudeybiye andlaşmasının gereği Alarak Medîne’den ayrılıp, Kızıldeniz sahilindeki Îs denilen yere yerleşti. Burası Kureyş müşriklerinin Şam’a gittikleri ticâret yolu üzerinde bulunuyordu. Bundan sonra, Kureyş’ten müslüman olanlar, Medîne’ye değil, Îs’e, Ebû Basîr’in (radıyallahü anh) yanına gittiler. Bunlardan ilki Ebû Cendel hazretleriydi. Artık bunun arkası devam etti. Elli kişi, yüz kişi, iki yüz, üç yüz kişi oldular. Kureyş kervanı Şam’a giderken buradan geçmek mecburiyetinde idi. Ebû Basîr hazretleri ve yanındaki müslümanlar, buradan geçen müşrikleri yakalıyor ve müslüman olmalarını istiyorlardı. Müslüman olmayanlarla çarpışıp, onları güç durumda bırakıyorlardı.

Mekkeli müşrikler, artık Şam ticâret yollarının kesildiğini görüp, Medîne’ye bir hey’et gönderdiler. Hudeybiye sulhnâmesinin, “Kureyşlilerden müslüman olan bir kimse velîsinden izinsiz Medîne’ye giderse iade edilecek!...” maddesinin kaldırılması için yalvardılar. Peygamber efendimiz merhamet buyurup, onların bu isteklerini kabul ettiler. Böylece Kureyşlilerin Şam ticâret yolları açılmış oldu. Müslümanlar da sabretmelerinin karşılığını görüp Medîne’ye Peygamber efendimizin yanına geldiler.

Müşrikler, bu sulhnâmede belirtilen maddelere ancak iki sene uyabildiler. Hicretin sekizinci senesinde müslümanların müttefiki olan Huzâakabîlesine saldırıp yirmi kadar adamlarını öldürdüler. Onlar da Resûlullah efendimize gelip durumu bildirdiler ve yardım istediler. Peygamber efendimiz de kabul buyurarak, sulhnâmeyi bozan Kureyş üzerine yürüyüp 630 (H. 8) yılında Mekke’yi fethettiler.