HİTABET VE HUTBE
Güzel ve düzgün söz söyleme san’atı. Ölçülü ve metodlu konuşana hatîb denilir. Hitabet sâdece konuşmak olmayıp, maksad; dinleyicilere bilgi vermek ve yol göstermektir. Hitabetin insan ve toplumlar üzerinde büyük te’siri vardır. Hitâbet san’atı ilk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhisselâmın kendi evlâdını Allahü teâlâdan aldığı emirlerle irşâd etmek için yaptığı konuşmalarla başladı. Allahü teâlâ yarattığı kullarının, yalnız kendisine îmân ve ibâdet (kulluk) etmelerini istediğinden, onları irşâd ve doğru yola sevketmek için peygamberler gönderdi. Peygamberler de söz, hâl ve hareketleri ile cenâb-ı Hakk’ın emirlerini insanlara bildirerek bu uğurda dayanılması imkânsız eziyet ve sıkıntılara katlandılar. Kavimlerini (milletlerini) güzel söz (hitabet) ve tatlı dille hak yoluna davetten geri kalmadılar. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde peygamberlerinin ibret dolu nasihatlerini beyân etmektedir. A’râf sûresi 85-87. âyet-i kerîmelerinde meâlen, Şuayb aleyhisselâmın kavmi olan Medyen ahâlisine; “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka hiç bir ilâhınız yoktur. Rabbinizden size apaçık bir burhan geldi. Artık kileyi, teraziyi tam tutun. İnsanların haklarını eksik vermeyin. Yeryüzünü ıslâhından sonra fesada vermeyin. Eğer benim sözümü tasdik ederseniz (bu söylediklerim) sizin için daha hayırlıdır, îmân etmek için gelenlerin yolları üzerine oturup, onları eziyet tehdidi ile korkutarak Allahü teâlâya îmân etmelerine mâni olmayın. Eğri yola gitmelerini taleb etmeyin. Sizin sayınız ve malınız az iken, sizi mal ve evlâd ile çoğaltan Allahü teâlâyı zikredin. Sizden önceki ümmetlerden bozgunculuk edenlerin akıbetlerinin ne olduğuna bakın ve ibret alın.
Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene îmân eder ve bir kısmınız inkâr ederse, Allahü teâlâ aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin. O hâkimlerin en hayırlısıdır” şeklinde hitâbla Allahü teâlâya davet ettiği bildirilmektedir.
İslâmiyet’in gelmesinden önceki yıllarda Arabistan yarımadasında hitabet san’atı çok ilerlemişti. Her yıl belirli zamanlarda kurulan Ukaz, Mecenne ve Zü’l-Mecaz panayırlarında kabîleler arası hitabet ve şiir müsabakaları yapılırdı. Birinci gelenlerin şiirleri ve hitabeleri Kabe duvarına asılırdı. Amr bin Külsüm ve Kus bin Sâide bu devrin meşhûr hatîblerindendir.
İslâmiyet’in gelişinden sonra bu dînin, Âlemlere rahmet olarak gönderilen peygamberi Muhammed aleyhisselâmın Kur’ân-ı kerîmde ilk bildirilen hitabesi, Şûra sûresi iki yüz on dördüncü âyetinin nüzulünden sonra oldu. Resûlullah efendimiz, Müddessir sûresinin nazil olmasıyla, insanları İslâm dînine davete başlamıştı. Bu daveti gizli yapıyordu. Bir müddet sonra; “Yakın akrabanı Allahü teâlânın azabı ile korkutarak onları hak dîne çağır” meâlindeki âyet-i kerîme nazil olunca, Muhammed aleyhisselâm, akrabasını dîne davet etmek için hazret-i Ali’yi gönderdi ve hepsini Ebû Tâlib’in evine çağırıp onlara ilk defa hitâb etti; “Hamd, yalnız Allahü teâlâya mahsustur. Yardımı, ancak O’ndan isterim. O’na inanır, O’na dayanırım. Şüphesiz bilir ve bildiririm ki, Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. O birdir. O’nun eşi ve ortağı yoktur. Size asla yalan söylemiyorum ve doğruyu bildiriyorum. Sizi, bir olan ve O’ndan başka ilâh olmayan Allahü teâlâya îmân etmeye davet ediyorum. Ben, O’nun size ve bütün insanlığa gönderdiği peygamberiyim. Vallahi siz, uykuya daldığınız gibi, öleceksiniz, uykudan uyandığınız gibi diriltileceksiniz ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz, iyiliklerinizin karşılığında mükâfat, kötülüklerinizin karşılığında ceza göreceksiniz. Bunlar da, ya Cennet’te ebedî kalmak veya Cehennem’de ebedî kalmaktır. İnsanlardan, âhıret azabı ile ilk korkuttuğum kimseler sizlersiniz” buyurdu. Bunun üzerine, hazret-i Ali hâriç, hepsi şaşkınlık ve hayret içinde kalkıp gittiler.
Resûlullah efendimiz, akrabalarını davetle başlayan risâlet vazifesine, daha sonraları kendisiyle görüşmeye gelen topluluk ve fertlere karşı da devam etti. Muhammed aleyhisselâm onlarla konuşurken dikkatli, inandırıcı, davet usûl ve üslûbuna uygun hitabelerde bulundu. Tatlı dil, güler yüz ve güzel ahlâkıyla insanlara örnek oldu. Söz söylediği zaman sanki mübarek dişleri arasından nur çıkardı. Allahü teâlânın kulları arasında O’ndan daha fasîh ve tatlı sözlü kimse görülmedi. Resûlullah efendimiz konuştuğunda, sözleri gayet kolay anlaşılır, gönülleri alır, ruhları cezbederdi. Söz söylediği zaman kelimeleri inci gibi dizilirdi. Bir kimse saymak istese sayılmak mümkün idi. Bâzan iyi anlaşılması için üç kerre tekrar ederdi. Hitabet türünün bütün dünyâdaki en muhteşem örneği, Peygamber efendimizin veda hutbesidir. Bu hutbede bütün İslâmiyet, veciz bir şekilde ifâde edilerek müslümanların kıyamete kadar yapacakları ve sakınacakları işler üstün bir lisanla sıralanmıştır.
Hulefâ-i râşidîn (Dört büyük halîfe) (radıyallahü anhüm), Emevîler, Abbasîler ve Selçuklu dönemlerinde hitabet san’atına büyük önem verildi. Hitabet, konularına göre; dînî, akademik, hukukî ve adlî, askerî, siyâsî ve başka bölümlere ayrılıp her bir kolda dehâ sahibi hatipler yetişti. Bunlar söyledikleri hitabeler ile fert ve toplumlara seslenerek vicdanlarına te’sir ettiler.
Peygamber efendimiz, ictimâî tarafı olan bütün işlerden önce, meselâ; harbten önce, nikâh kıyılmadan önce ve yağmur duasına çıkarken ekseriya hutbe okurlardı. Cum’a namazından önce ve bayram namazlarından sonra da hutbe okurlardı. Bu yüzden İslâm âleminde Çum’a ve Bayram namazlarında ibâdet maksadıyla minberde okunan dua ve nasihatlere hutbe adı verildi. Dînî hitabetin bir çeşidi olan hutbe, Cum’a’da namazdan evvel, bayramlarda namazdan sonra okunur. Hutbe okuyana hatîb denir. Hutbede Allahü teâlânın emîr ve yasakları bildirilir. Mekke, Bursa ve İstanbul gibi harb ile alınan şehirlerde minbere çıkarken hatîb sol eline kılıç alır hutbeyi kılıca dayanarak okur.
Hutbe iki bölümdür: Birincisi; hatîb efendi içinden “Eûzü” okuyup sonra yüksek sesle hamd ve sena, Kelime-i şehâdet ve salât-ü selâm okur. Sonra sevaba ve azaba sebeb olan şeyleri Arabî olarak hatırlatır. Bunların açıklaması, dînî hitabetin bir diğer çeşidi olan Cum’a’dan evvelki veya sonraki vâzlarda yapılır. Hatîb efendi bir âyet-i kerîme okur ve oturur. Sonra ikinci hutbe için ayağa kalkar.
İkincisinde mü’minlere dua eder. Bu bölümde dört halîfenin adını söylemesi müstehâbdır. Yâni kıymetli bir iş olup sevabı çoktur. Ehl-i sünnet itikadında olmanın bir şiarı, bir alâmetidir. İkinci hutbe esnasında müslümanlara dua edilmesinden istifâde ile başa geçen halîfe ve sultanlar, hatîblerin burada kendilerine ismen dua etmelerini, hâkimiyetlerinin alâmeti saymışlardır. Bu sebeble hutbelerde Hulefâ-i râşidîn’in mübarek isimlerinden sonra, zamanın halîfesi ile bölgeye hakim olan sultânın isimleri söylenerek dua edilmesi âdet hâlini almıştır. Bu âdet, memleketimizde de Cumhuriyetin ilânına kadar devam etmiştir.
Selâhaddîn-i Eyyûbî tarafından Kudüs fethedilince, Mescid-i aksâ’da ilk hutbeyi büyük âlim İbn-i Zekî (rahmetullahi aleyh) okuyup, şöyle buyurdu:
“Allahü teâlâya hamdederim ki, Mescid-i aksâ’yı şirk ve küfür kirlerinden temizledi. Ben şehâdet ederim ki, Allahü teâlâdan başka ibâdete hakkı olan ilâh yoktur. O’nun ortağı ve benzeri yoktur. O, tek ve Samed’dir, doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Hiç bir şey O’nun dengi ve benzeri değildir. Bu, öyle bir şehâdettir ki, kalbleri şirk ve küfür kirlerinden temizler. Allahü teâlâ bu şehâdetten razı olur. Yine ben şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm, Allahü teâlânın kulu ve Resûlüdür. Muhammed aleyhisselâm, Allahü teâlânın birliği inancını, tevhîd akidesini getirdi. Bu inancı zedeleyecek her türlü şek ve şüpheyi giderdi. Allahü teâlâya ortak koşmak olan şirki kökünden kazıdı. Allahü teâlâ, Peygamber efendimize isrâ mucizesini lütfetti. Bunun için Mescid-i harâm’dan Mescid-i aksâ’ya geldi. Semâları aşıp geçti. Sidret-ül-müntehâ’ya vardı. Sonra zamansız ve mekansız olarak Allahü teâlâ ile konuştu.
Ey Müslümanlar! Asıl gayeniz olan Allahü teâlânın rızâsına kavuştunuz. Bunun için ne kadar sevinseniz azdır. Çünkü Allahü teâlâ, müslümanlar için büyük bir kayıp olan Mescid-i aksâ’yı ve bu mübarek beldeyi küffârdan alıp fethetmeyi size nasîb ve müyesser kıldı. Yaklaşık yüz seneden beri ehl-i küfrün elinde bulunan bu mübarek beldeyi, hakîkî sahipleri olan müslümanlara teslim ettiniz. Yine müslümanların bu mukaddes beldede tekrar ezân-ı Muhammedî’yi okumalarını; muzaffer olduklarını zannedip, yıllarca mü’minlere zulmeden müşriklerin kökünün kazındığı günleri, Allahü teâlâ, biz müslümanlara görmeyi tekrar nasîb etti. Tevhîd inancını galip kılarak, şirki ortadan kaldırdı. Çünkü İslâm dîni, tevhîd akîdesi ve malûm olan emir ve yasaklar üzerine kurulmuştur. Bu beyt (Mescid-i aksa), babamız İbrahim aleyhisselâmın vatanı, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin mîrâcda uğradığı yer, islâmiyet’in ilk günlerinde namazlarımız için kıble, Peygamberlerin aleyhimüsselâm konağı, evliyanın durağı, Resûllerin karargâh;, vahyin indiği yerdir. Bu beyt, takva üzere kurulmuştur. Bu beyt, Allahü teâlânın kitabında bildirdiği topraklar üzerindedir. Burası öyle bir mesciddir ki, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, mukarreb meleklere burada namaz kıldırdı. Burası öyle bir memlekettir ki, Allahü teâlâ, kulu ve Resûlü Îsâ aleyhisselâmı burada peygamberlik ile şereflendirdi. Fakat Allahü teâlâ, onu asla, kulluk rütbesinden çıkarmadı. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Mesih (Hazret-i Îsâ) hiç bir zaman Allah’ın bir kulu olmaktan imtina etmez (çekinmez).” buyurdu. (Nisa sûresi: 172)
Evet, bu Beyt-i mukaddes, müslümanların ilk kıblesi, iki mescidin ikincisi, (Birincisi, Mekke-i mükerremedeki Mescid-i harâm’dır.) haremlerin de üçüncüsüdür. Mescid-i haram ve Mescid-i Nebevî’den sonra ziyaret için izin verilen sâdece Mescid-i aksâ’dır. Siz, Allahü teâlânın mümtaz kullarısınız. Allahü teâlâ böyle bir fazileti yalnız size nasîb etti. Size ne mutlu ki, bu büyük fetih sizin elinizle gerçekleşti. Kadisiye, Yermük, Hayber günlerindeki ve Allahü teâlânın kılıcı, Seyfullah Hâlid bin Velîd (radıyallahü anh) zamanındaki İslâmın parlak zaferlerini bir defa daha tazelediniz. Allahü teâlâ sizleri mükâfatlandırsın. Düşmana karşı gösterdiğiniz gayretinizi ve bu yoldaki fedâkârlıklarınızı kabul eylesin. Size Cenneti ve cemâlini nasîb eylesin. O Cennet ki, saadete erenlerin evidir. Allahü teâlânın bu ihsanına karşı vazifenizi yapınız. Siz öyle bir fetih yaptınız ki, onun sebebiyle semâ kapıları açıldı. Bu fethin nurları ile karanlıklar gitti. Mukarreb melekleri, nebileri ve Resûlleri memnun ettiniz. Kavuştuğunuz bu nîmet ne büyüktür ki, bu fetih sizi, âhır zamanda îmânın bayrakdârlığını yapan bir ordu kıldı.
Bu Beyt-i mukaddes, Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde İsrâ sûresi birinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Her ayıptan münezzeh olan Allahü azimüssân, kulu Muhammed’i (aleyhisselâm) bir gecenin az vaktinde Mescid-i harâm’dan Mescid-i aksâ’ya götürdü ki, onun etrafındaki beldelere ve mekânlara, din ve dünyâ bereketleri verdik.” diye buyurduğu bir yerdir. Bu Beyt-i mukaddes, sultanların kıymet verdiği, Resûllerin (aleyhimüsselâm) övdüğü, içinde Allahü teâlâ tarafından indirilen dört mukaddes kitabın da okunduğu mübarek evdir.
Ey cemâat! Melekler bile size teşekkür etmektedirler. Çünkü siz bu mübarek beldenin tekrar tevhîd inancına kavuşmasına vesile oldunuz. Kudüs-i şerîfin yollarından şirk ve küfür pisliklerini, haç kırıntılarını temizlediniz. Şimdi sizin için göklerdeki bütün melekler af ve mağfiret diliyor, size dua ediyorlar. Öyleyse hakkınızdaki bu lütuf ve ihsanları iyi muhafaza ediniz. Bu nimeti, takva ipine sarılmak suretiyle koruyunuz. Kim bu ipesarılırsa, kurtulur ve korunur. Nefsinizin arzu ve isteklerine uymaktan sakınınız. Düşmandan korkmayınız. Fırsatları iyi değerlendiriniz. Allah yolunda hakkıyla cihâd ediniz. Ey Allah’ın kulları! Canlarınızı Allah yolunda satınız. Çünkü O, sizleri en hayırlı kullarından eyledi. Ey Allah’ın kulları! Şeytanın sizi zelîl kılmasından ve azgınlıktan sakınınız. Eğer bunlardan sakınmazsanız; bu zaferi, kılıçlarınızın keskinliği ve asîl atlarınızın çevikliği ile kazandığınızı zannedersiniz. Vallahi öyle değil! Zafer ve yardım, ancak Allahü teâlâdandır. Çünkü Allahü teâlâ Azîz’dir, Hakîm’dir.
Ey cemâat! Allahü teâlâ size bu büyük fetih nimetini ihsan eyledi. Siz de bundan sonra, Allahü teâlânın emirlerine uyup yasaklarından sakınınız. Yoksa, bağı çözülmüş demet gibi darma dağınık olursunuz, kuvvetiniz gider. Kendilerine Allahü teâlânın âyetleri geldiği hâlde, O’nun emirlerine uymayıp îmandan çıkarak şeytana tâbi olan kimseler gibi olursunuz. Eğer Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymazsanız, doğru yoldan sapan kimselerden olursunuz. Cihâda sımsıkı sarılınız. Çünkü cihâd, en faziletli ibâdetlerden ve en şerefli işlerdendir. Allahü teâlânın dînine yardım ederseniz, O da size yardım eder.
Allahü teâlânın size yaptığı yardımlarını unutmazsanız, O size yardımını kesmez. Allahü teâlânın nimetlerine şükrederseniz, size olan nimetlerini arttırır.
Ey cemâat! Allahü teâlânın dînine yardım ediniz. Bu yoldaki hizmeti fırsat biliniz. Bütün gücünüzle bu fırsatın kıymetini biliniz. Şunu iyi biliniz ki, işler neticelerine göre kıymet kazanır. Kazançlar mikdârlarıyle kıymetlidir. Allahü teâlâ sizi, bu bedbaht düşmana muzaffer kıldı. Hâlbuki, onlar da sizin kadar veya daha fazla idiler. Bunun sırrı büyüktür. Çünkü Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Enfâl sûresi altmış beşinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey mü’minler! İçinizden sabredici yirmi kişi bulunursa (düşmanlarınızdan) iki yüz kişiye galebe edersiniz.” buyurmaktadır.
Allahü teâlâ, emirlerine ve yasaklarına uyma hususunda bize ve size yardım eylesin. Allahü teâlâ size yardım ederse, sizi kim yenebilir. Eğer size yardım etmez, yalnız bırakırsa, size yardıma başka kimin gücü yetebilir?”
YASTIKSIZ VE YATAKSIZ MEZAR!
Ömer bin Abdülazîz’in (rahmetullahi aleyh) hutbesi: “Şüphesiz, her yolculuk için bir azık hazırlığı vardır, öyleyse, dünyâda âhıretiniz için takvadan azık hazırlayınız. Allahü teâlânın, âhırette kendisi için hazırladığı sevâb ve cezayı görüp tatmış olan bir kimse gibi olunuz. Böyle yaparsanız, günah işlemekten korkar, Allahü teâlânın emirlerine uymayı arzularsınız, ömrünüz size uzun gelmesin, yoksa kalbiniz katılaşır. Düşmanlarınıza boyun eğersiniz. Gece olunca, sabahlayıp sabahlamıyacağını, sabahlayınca, akşama kavuşup kavuşamıyacağını bilemiyen kimse uzun emelli olamaz. Bâzan, bu iki zaman arasında ölüm tehlikeleri olabilir. Dünyâya, ancak akıbetinden emin olanlar meyleder. Dünyâda, bir yarasını iyileştiren kimseye, başka taraftan bir yara isabet eder. Öyleyse, insan dünyâya nasıl meyledebilir? Kendimi men ettiğim şeyleri size emretmekten, Allahü teâlâya sığınırım. Yoksa, hak ve doğruluktan başka bir şeyin fayda vermediği kıyamet gününde, rezil rüsvâ olurum.”
Ömer bin Abdülazîz (rahmetullahi aleyh) bu hutbesinden sonra ağlayınca; dinleyenler de ağladılar.
Ömer bin Abdülazîz’in (rahmetullahi aleyh) Şam’a yakın Hünasva denilen yerde okuduğu son hutbe: Ömer bin Abdülazîz (rahmetullahi aleyh) vefat edinceye kadar başka bir hutbe okumamıştır. O, Allahü teâlâya hamd ve senadan sonra şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Siz, boşuna yaratılmadığınız gibi, başıboş bırakılmış da değilsiniz. Yarın kıyamet günü Allahü teâlâ sizin aranızda hükmedecektir. Allahü teâlânın her şeyi kuşatan rahmetinden çıkan kimse, hüsrana uğramıştır ve genişliği, gökler ve yer kadar olan Cennetten mahrum kalır. Biliniz ki, yarın kıyamet gününde emniyet ve güven; bugünden korkup, hazırlanan, ez/ (dünyâyı) verip, çoğu (ebedî âhıret saadetini) satın alan kimseler içindir. Görmüyor musunuz? Siz, fânî olan kimselerin çoluk çocuklarısınız. Sizden sonra onların soyunu, kalanlarınız devam ettirecek. Siz de gideceksiniz. Yine görmüyor musunuz ki, her gün aranızdan, ömrünü tüketen birisini âhırete uçurtuyorsunuz. Sonra onu, topraktan bir çukur olan mezara gömüyorsunuz. Onu oraya, yastıksız ve yataksız bırakıyorsunuz. Artık o, orada hiç bir iş yapacak, bir ihtiyâcını te’min edecek hâlde değildir. Dostlarından ve sevdiklerinden ayrılmış, hesap verme ile karşı karşıyadır. Onun orada, dünyâda bıraktığı malına-mülküne ihtiyâcı yoktur. Fakat, dünyâda iken gönderdiği iyiliklere, yaptığı ibâdet ve tâatlere çok ihtiyâcı vardır. Vallahi ben size bunları söylüyorum. Fakat, aranızda kendimden daha çok günâhı olan birisini de görmüyorum. Allahü teâlâdanbeni ve sizi af ve mağfiret buyurmasını diliyorum.”