İslâm Tarihi Ansiklopedisi

HATÎB BİN EBÎ BELTEA (radıyallahü anh)

Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin, hükümdarlara gönderdiği elçilerinden. Nesebi Hatîb bin Ebî Beltea bin Âmir bin Seleme bin Sa’b bin Sehl ellahmî’dir. Ayrıca Amr adı ile de bilinmektedir. Künyesi, Ebû Muhammed veya Ebû Abdullah’dır. Kendisinin, Yemen’de Kahtânî kabilesine veya Necm bin Adiyy kabilesine mensub olduğu zikredilmektedir. Doğum târihi belli değildir. 650 (H. 30) senesinde Medîne-i münevverede vefat etmiştir.

Hazret-i Hatîb, genç yaşında Yemen’den, Mekke-i Mükerreme’ye gelmişti. Müslüman olmadan önce, şairliği ile meşhûrdu. İyi bir süvari idi. Hicretten önce müslüman olmakla şereflendi. Mekkeli müslümanlarla birlikte, Peygamber efendimizin hicretinden önce Medine’ye hicret etti. Ensârdan Hâlid bin Râhile ile kardeş yapıldı.

Resûlullah efendimiz, hicretin altıncı yılında Mekkeli müşriklerle bir sulh andlaşması yaptıktan sonra, Medîne civarında bulunan altı hükümdara mektup göndererek onları İslâm dînine davet etmişti. Her bir hükümdara gönderdiği elçileri, Eshâbının en seçkinleri olup, suretleri ve sözleri en güzel olanlarıydı. Peygamber efendimiz, bunlardan Hatîb bin Ebî Beltea’yı Mısır kralı Mukavkıs’a göndermişti. Peygamber efendimiz, O’nu göndermeden önce; “Ey Eshâbım! Mükâfatı Allahü teâlâdan beklemek üzere şu mektubu Mısır hükümdarına hanginiz götürür?” diye sorunca, hazret-i Hatîb, hemen yerinden fırlayıp ayağa kalktı ve Peygamberimizin huzuruna varıp, “Yâ Resûlallah! Ben götürürüm!” dedi. Peygamberimiz de; “Ey Hatîb! Bu vazifeni, Allahü teâlâ senin hakkında mübarek eylesin” buyurdu.

Hatîb bin Ebî Beltea (radıyallahü anh), mektubu Peygamber efendimizden hürmetle aldı. Veda edip, evine gitti. Yol hazırlığı yaptı ve ailesi ile de vedâlaştıktan sonra yola çıktı, önce Mısır’a vardı. Mukavkıs’ı bulamayınca İskenderiyye’ye gitti ve hükümdarın sarayına ulaştı. Kapıcı, hazret-i Hatîb’e çok hürmet edip, hiç bekletmedi. Mukavkıs o sırada deniz üzerinde adamlarıyla bir meclis kurmuştu. Hatîb (radıyallahü anh) bir sandala binip, Mukavkıs’ın toplantı hâlinde olduğu yere vardı ve sevgili Peygamberimizin mektubunu getirdiğini bildirdi. Mukavkıs bu haber üzerine, Hatîb bin Ebî Beltea’yı yanına getirmelerini emretti. Huzuruna varınca, Mukavkıs, Peygamberimizin mektubunu aldı. Mektupta şöyle yazıyordu:

“Bismillâhirrahmânirrahîm, Allahü teâlânın kulu ve Resûlü Muhammed’den, Kıbt’ın (Eski Mısır halkının) büyüğü Mukavkıs’a! Selâm, hidâyete tâbi olanlara olsun. Seni, selâmet bulman için İslâm’a davet ederim. Müslüman ol ki, selâmet bulasın ve Allahü teâlânın iki kat ecrine nail olasın. Eğer yüz çevirirsen bütün Kıbt’ın günahı senin üzerinedir. “Ey Ehl-i kitâb (olan yahûdîler ve hıristiyanlar)! Aramızda ortak olan kelimeye geliniz. O da, Allahü teâlâdan başka hiç bir şeye tapınmayız ve O’na bir şeyi ortak etmeyiz. Allahü teâlâyı bırakıp içimizden hiç kimseyi yaratıcı Rab tanımayız. Eğer bu sözden yüz çevirirlerse; “Siz şahit olunuz ki biz müslümanız” deyiniz!” (Âl-i İmrân sûresi: 64)

Peygamber efendimizin mektubu okununca, Mukavkıs, hazret-i Hatibe; “Hayırlısı olsun!” dedi. Mısır hükümdarı, kumandanlarını, devlet adamlarını topladı. Hatîb ile aralarında, şu konuşmalar geçti:

Mukavkıs; “Sizi gönderen zâttan bana haber veriniz. O bir peygamber midir? Biraz bahset!” Hatîb; “Evet, O bir peygamberdir.” Mukavkıs; “O, böyle gerçekten bir peygamber idiyse, kendisini öz yurdundan çıkarıp, başka bir yere sığınmak zorunda bırakan kavminin aleyhinde niçin beddua etmedi!”

Hatîb; “Sen, Îsâ bin Meryem aleyhisselâmın bir peygamber olduğuna inanıyorsun değil mi? O, kavmi kendisini yakalayıp, öldürmek istediğinde, buna rağmen onlara beddua etmedi ve cenâb-ı Hak, onu dünyâ semâsına kaldırdı. Mükâfatlandırdı. Halbuki o, kavminin helak edilmesi için Allahü teâlâya dua etse olmaz mıydı?” Mukavkıs; “Çok güzel cevap verdin. Gerçekten sen, hikmet sahibi bir zâtın yanından gelen hakîm bir kimsesin. Bu gece yanımızda kal, yarın sana cevâbımı vereyim.” Hatîb (radıyallahü anh), hazret-i Mûsâ zamanındaki Fir’avn’ı kasdederek Mukavkıs’a dedi ki: “Senden önce burada bir hükümdar vardı. O, halkına; “En büyük ilâh benim!” diyerek Rab olduğunu iddia etmişti. Allahü teâlâ, onu, dünyâ ve âhıret azâblarıyla cezalandırdı. Sonra ondan intikam aldı. Sen ise, başkasından ibret al da, başkasına ibret olma!”

Mukavkıs; “Bizim için bir din vardır. Biz bu dînimizi, ondan daha hayırlısı olmadıkça bırakmayız.”

Hatîb; “Senin bağlı olduğun ve daha hayırlısı olmadıkça bırakmayacağını söylediğin dîninden daha hayırlı olan din, hiç şüphesiz İslâmiyet’tir. Biz seni Allahü teâlânın bu son dînine davet ediyoruz ki, Allah, dînini O’nunla tamamlamış, O’nu insanlara yeterli kılmıştır. Dahası da yoktur. Bu peygamber (Yânî Muhammed aleyhisselâm), yalnız seni değil, bütün insanları davet etti. İnsanları İslâm’a davet ettiğinde; Kureyş, O’na, insanların en fazla tepki gösterip, kaba davrananı, yahûdîler en fazla düşmanlık edenleri, hıristiyanlar da en yakın olanları oldu. Yemin ederim ki, Mûsâaleyhisselâmın, Îsâ aleyhisselâm’ı müjdelemesi, ancak Îsâ aleyhisselâm’ın Muhammed aleyhisselâm’ı müjdelemesi gibidir. Binâenaleyh, bizim seni Kur’ân-ı kerîme davet etmemiz, senin yahûdîleri İncil’e davet etmen gibidir. Şüphesiz malûmundur ki, her peygamber kendisini anlayıp idrâk edecek bir kavme gönderilmiştir. Ve o kavmin, bu peygambere itaat etmesi, üzerine vâcib olmuştur. İşte sen de bu peygambere yetişenlerdensin. Seni bu yeni dîne davet ediyoruz.”

Mukavkıs; “Ben bu peygamberin hâline baktım. Emirlerinde ve yasaklarında asla akla uygun olmayan bir şey bulamadım. Anladım ki, bu kişi sihirbaz, kâhin ve yalancı değildir. Peygamberlik alâmetlerinden bâzı halleri kendinde buldum. Gizli şeyleri meydana çıkarmak bu alâmetlerdendir. Bâzı sırlardan haber vermek bu kişiden ortaya çıktı. Hele biraz düşüneyim” dedi. Peygamber efendimizin mektubunu aldı. Çok hürmet gösterip, fildişinden yapılmış bir kutu içine koydu. Kutuyu mühürledi ve bir cariyesine teslim etti (Adı geçen bu mektup 1267 (m. 1850) senesinde Mısır’ın Ahmin bölgesinde eski bir manastırdaki Kıbt kitapları arasında bulunmuş ve Osmanlı Pâdişâhı Sultan Abdülmecîd Hân tarafından satın alınarak, İstanbul Topkapı Sarayı, Mukaddes Emânetler Bölümü’nde muhafaza altına alınmıştır.)

Mukavkıs, Hatîb bin Ebî Beltea’yı (radıyallahü anh) Mısır’da beş gün misafir etti. Çok hürmet gösterip, ikramlarda bulundu. Bir gece haber salıp, hazret-i Hatîb’i huzuruna çağırtarak, Peygamber efendimiz hakkında başka sorular sordu.

Mukavkıs aldığı cevapların sonunda; “Ben, gelecek bir peygamber kaldığını biliyor ve onun Şam’dan çıkacağını sanıyordum. Çünkü, daha önceki peygamberler hep oradan çıkmışlardı. Gerçi son Peygamberin Arabistan’da, sertlik, darlık, yokluk ülkesinde çıkacağını da kitaplarda görmüştüm. Allah’ın kitabında sıfatlarını yazılı bulduğumuz peygamberin ortaya çıkma zamanı da işte bu zamandır. Biz, onun vasfını; iki kız kardeşi bir nikâh altında birleştirmez, hediyeyi kabul eder, sadakayı kabul etmez. Fakirlerle, yoksullarla oturur, kalkar! diye de kitapta yazılı bulmuştuk. O’na uymak hususunda Kıbtîler beni dinlemezler. Ben saltanatımdan da ayrılamayacağım. Bu hususta çok cimriyim. O peygamber, ülkelere hâkim olacak, kendisinden sonra Sahâbîleri, bu topraklarımıza kadar gelip konacaklar. En sonunda şuradakilere gâlib geleceklerdir. Ben Kıbtîlere bundan ne bir kelime anarım, ne de hiç bir kimseye, bu konuşmamı bildirmek isterim.”

Mukavkıs, Arapça yazan kâtibini çağırdı. Peygamberimizin mektubuna şöyle cevap yazdırdı:

“Abdullah’ın oğlu Muhammed’e, Kıptîlerin büyüğü Mukavkıs’tan!

Selâm, senin üzerine olsun. Gönderdiğin mektubunu okudum. Orada zikrettiğin şeyi ve yaptığın daveti anladım. Ben de bir peygamberin geleceğini biliyordum. Ama onun Şam’dan çıkacağını zannediyordum. Elçine ikramda bulun dum. Sana Kıbtîlerin yanında büyük değeri bulunan iki câriye ile giyecek elbise gönderdim. Bir de binmen için dişi bir katır hediye ettim.”

Mukavkıs, bundan başka bir şey yapmadı, müslüman da olmadı. Hatîb bin Ebî Beltea’ya: “Hemen memleketine, sahibinin yanına dön! O’nun için iki câriye, iki binek hayvanı, bin miskal (bir miskal 4,8 gr.) altın, yirmi takım Mısır işi ince elbise ve daha başka hediyeler gönderilmesini emrettim. Senin için de, yüz dînâr ve beş takım elbise verilmesini söyledim. Yanımdan ayrılıp git, sakın ha Kıbtîler, ağzından tek kelime bile işitmesinler!” dedi.

Mukavkıs, Peygamber efendimize ayrıca billur bir kadeh, kokulu bal, sarık, Mısır keten kumaşı, öd, misk gibi güzel kokular, baston, bir kutu içinde sürmelik, gül yağı, tarak, makas, misvak, ayna, iğne ve iplik de hediye etti. Peygamberimize hediye olarak gönderdiği iki cariyeden biri Mâriye (r. anhâ) diğeri de kardeşi Sîrîn’di. Hatîb bin Ebî Beltea (radıyallahü anh) yolda bunlara müslüman olmalarını teklif edince, kabul edip, müslüman olmuşlardı. Mukavkıs, hazret-i Hatîb’i Arab yarımadasına muhafız askerlerle gönderdi. Bunlar, Arabistan’a ayak bastıkları sırada, Şam’dan Medîne-i münevvere’ye gitmekte olan bir kafileye rastladılar. Hatîb (radıyallahü anh) da Mukavkıs’ın askerlerini geri çevirip, o kâfileye katıldı. Hatîb bin Ebî Beltea hediyelerle Medine’ye gelip, Resûlullah’ın huzuruna vardı. Peygamberimiz Mukavkıs’ın hediyelerini kabul etti. Hatîb, Mukavkıs’ın mektubunu verip, sözlerini nakledince, Peygamberimiz buyurdu ki: “Ne kötü adam! Saltanatına kıyamadı. Hâlbuki îmân etmesine mâni olan saltanatı ise, kendisinde kalmayacak!” Peygamber efendimiz, Mâriye’yi (radıyallahü anhâ) hanım olarak kabul edip, onunla evlendi. Oğlu hazret-i İbrahim ondan olmuştu. Sîrîn’i de Eshâbından Şâir-i Nebî olan Hassan bin Sâbit’e verdi. En iyi cins ve beyaza çok yakın gri tüylü iki binek hayvanından katıra Düldül, merkebe de Ufeyr veya Yafur adı takıldı. O güne kadar Arabistan’da ak tüylü katır görülmemişti. Müslümanların ilk gördüğü ak tüylü katır, Düldül oldu. Peygamber efendimiz, hediye edilen billur kadehle su içerdi.

Peygamber efendimizin, âhıreti teşriflerinden sonra hazret-i Ebû Bekr zamanında, Hatîb (radıyallahü anh) tekrar Mısır’a elçi olarak göfıderildi. Ebû Bekr’in (radıyallahü anh) hilâfetinden sonra, hazret-i Ömer devrinde de bu vazifesini çok iyi bir surette yapan Hatîb (radıyallahü anh), Mukavkıs ile bir andlaşma imzaladı. Bu andlaşma, Mısır’ı feth eden Amr İbn-ül-Âs (radıyallahü anh) zamanına kadar yürürlükte kaldı.

Hatîb bin Ebî Beltea (radıyallahü anh) Medîne-i münevvere’de 650 (H. SO)’da vefat etti. Cenazesi hazret-i Osman tarafından kaldırılıp, Bakî kabristanlığına defnedildi.