HASTAHÂNE (Bîmâristan)
Hastaların yatarak veya ayakta muayene ve tedavi edildiği gerekli sıhhî ve fennî şartları hâiz sosyal yardım müessesesi. İslâm târihinde hastahâne için; bîmâristan, mâristan, dâr-üş-şifâ, dâr-üs-sıhha ve dâr-ül-âfiye tâbirleri de kullanılmıştır. En çok kullanılan Farsça bir kelime olan bîmâristandır. Bîmâr; sıhhatini kaybetmiş, hasta mânâsında bir kelime, -istân da mekân bildiren bir ek olup, ikisi birlikte hasta mekânı yâni hastahâne demektir. Akıl hastalarının tedavi gördüğü hastahânelere tımarhâne denirdi. Bugünkü hastahâne ismi, ilk defa 1843 senesinde Bezmiâlem Valide Sultan’ın İstanbul’da yaptırdığı Gurebâ Hastahânesi için kullanılmıştır.
İlk hastahâneler hemen hemen insanlık târihi kadar eskidir. Eski çağlarda bâtıl dinlerin mensuplarından hasta olanlar tapınaklara gelirler ve geceyi burada toplu olarak geçirirler, bu şekilde ilâhî kuvvetlere yakın temas kurarak şifâya kavuşacaklarına inanırlardı. Yunan ve Roma medeniyetlerinde, tapmakların yanında, sağlık te’sisi gibi kullanılan kuruluşlar bulunmaktaydı. Bunların en meşhûrları Anadolu’dadır. Eski Yunanlılar, hastaları için yaptıkları tapınaklara Asklepios’un adını vermişlerdi. Çeşitli Asklepios tapınaklarından bâzıları, devirlerinde çok meşhûr olmuştur. Tıb ilminin sayılı bilginlerinden Hippokrates’in, hastaları tedavi ettiği Ege’deki Tas tapınağı bunlardan biridir. Daha sonra hıristiyanlıkla beraber kiliselerin himayesinde fakir halkın ve yolcuların tedavileri için hayrat hastahânelerinin kurulduğu görülür. Mîlâddan önce ve sonra Hind’de, İran ve Mısır’da da hastahâneler ve tedâvî çalışmaları vardır. Fakat hastalar ve hastahâneler, müslümanlardan gördükleri îtibârı, hiç bir devirde hiç bir kimseden görememişlerdir.
Hastalık veya başka zor bir durum karşısında kalan insanlara yardımcı olmayı islâmiyet emretmiş, bu konuda Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîflerinde; “İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olanıdır” buyurmuştur. İslâm dîninin bu yüksek emir ve tavsiyelerinin yanında; dîne, devlete ve millete hizmet, sıhhatli bir bedenle olacağından, müslümanlar, misafirhane, aşhane gibi ictimâî (sosyal) yardım müesseselerinin yanında hastahâneler de kurmuşlardır.
Resûlullah efendimiz tıb ilmini çeşitli şekillerde medh buyurdu. Bir hadîs-i şerîflerinde; “İlim ikidir. Beden bilgisi, din bilgisi” buyurarak, ilimler içinde en lüzumlusu ruhu koruyan din bilgisi ve bedeni koruyan sıhhat bilgisi olduğuna işaret buyurmuşlardır. Bu hadîs-i şerîfle her şeyden önce ruhun ve bedenin zinde olması için çalışmak lâzım geldiğini emir buyurdu, İslâm dîni, tıb bilgisini din bilgisinden önce öğrenmeyi emrediyor. Zîrâ bütün iyilikler, bedenin sağlam olması ile yapılabilir. Bu gün üniversitelerde sıhhati korumak ve hastalan iyi etmek gibi hekimliğin iki kısım olduğu öğretilmektedir. İnsanları hastalıklardan korumak, sağlam kalmayı sağlamak tıbbın birinci vazifesidir. Hasta insan tedâvî edilirse de tekrar hasta olması çabuk olur. Bu yüzden İslâmiyet, tababetin birinci vazifesinin sıhhati korumak olduğunu emretmiştir. Mevâhib-i ledünniyye adlı eserin ikinci kısmında, Kur’ân-ı kerîmde Allahü teâlânın tıbbın iki kısmını da teşvik buyurduğu, âyet-i kerîmelerle isbât edilmektedir.
Peygamber efendimiz, Rum imparatoru Herakliüs ile münâsebet kurmuştu. Birbirlerine mektub yazarlardı. Bir defa Herakliüs, bir çok hediye göndermişti. Bu hediyelerden biri de, bir doktor idi. Doktor gelince; “Efendim! İmparator hazretleri beni size hizmet için gönderdi. Hastalarınıza bedava bakacağım!” dedi. Peygamber efendimiz onu kabul buyurdu. Bir ev vermelerini emreyledi. Her gün nefis yiyecek, içecek götürdüler. Günler, aylar geçmesine rağmen hiç bir müslüman, doktora gelmedi. Doktor utanarak Resûl-i ekremin yanına geldi ve; “Efendim! Buraya, size hizmet etmeye geldim. Fakat bugüne kadar, tek bir hasta gelmedi. Hep boş oturdum, yiyip içtim ve rahat ettim. Artık gideyim” diye izin isteyince, Resûlullah efendimiz; “Sen bilirsin. Eğer daha kalırsan, misafire hizmet etmek, ona ikramda bulunmak müslümanların vazifesidir. Gidersen de uğurlar olsun. Yalnız şunu bil ki, burada senelerce kalsan, sana kimse gelmez. Çünkü, Eshâbım hasta olmaz! İslâm dîni, hasta olmamak yolunu göstermiştir. Eshâbım temizliğe çok dikkat eder. Acıkmadıkça bir şey yemez ve sofradan, doymadan önce kalkar” buyurdu. Görülüyor ki, müslüman yâni İslâmiyet’in emirlerine uyan hastalık çekmez. Müslümanlardan hastalık çekenler, emirleri öğrenmiyenler ve yapmayanlardır, ölüm hastalığı herkese gelecektir. Bu hastalık mü’minlere bir nimettir. Âhıret yolculuğunun habercisidir. Hazırlanmak, tövbe, vasiyet etmek için aların işaretidir. Cenâb-ı Hak, çeşitli hastalıkları ölüme sebeb kılmıştır.
Müslümanların, İslâmiyet’in emir ve tavsiyelerine titizlikle sarılmaları neticesinde, Emevîler devrine kadar büyük hastahâneler kurmaya ihtiyaç duyulmamıştır. Ancak yaralıların tedavisi, çadırdan seyyar hastahânelerde ve evlerde yapılmıştır, islâm târihinde ilk hastahâne, Emevîler devrinde te’sis edilmiş ve Abbasîler devrinde parlamıştır. Selçuklular devrinde ve onlardan sonra tekâmül edip, bütün İslâm âlemine yayılmıştır. Hattâ Avrupa’da haçlı seferleri münâsebetiyle te’sirini göstermiştir.
İslâm tarihçisi Taberî’nin bildirdiğine göre, İslâm târihinde ilk hastahâneyi 706 ile 707 seneleri arasında altıncı Emevî halîfesi Velid bin Abdülmelik Şam’da inşâ ettirdi. Halîfe bu hastahâneyi tabîblerin nezâretine bıraktı. Cüzzam hastalarının ayrı bir yere alınmasını emredip, onlara yiyecek-içecek tahsîs etti. Emevîler devrinde diğer bir hastahâne de, Fustât yâni Kâhire’de yaptırılmıştır. İslâm târihinde hastahâneciliğin ilk parlak devri Abbasîler ile başladı. Bu sırada eski bir medeniyet merkezi olan Cündişapûr’da 873 senesinde faaliyete geçmiş bir tıb mektebi ile yine 961 senesinde yapıldığı bildirilen bir hastahâne vardı. Bunlar, Abbasîler devrinde faâliye erini sürdürüyorlardı, ikinci Abbasî halîfesi Mansur, Cündişapûr hastahânesinden tabib getirtti. Fakat bir hastahâne yaptırmadı. Sâdece, âmâlar, yetimler ve muhtaç kadınlara bakılan bir hayır kurumu kurdu.
Abbasîler devrinde ilk hastahâneyi Halîfe Harun Reşîd Cündişapûr’dan getirdiği tabib Cibril bin Bahtişua için Karbhaya kanalı kenarında inşâ ettirdi. Bir asır sonra bu defa halîfe el-Muktedir tarafından Bağdâd’da ikinci bir hastahâne açıldı. 970 senesinde yine Bağdâd’da yaptırılan üçüncü bir hastahânenin 25 doktoru vardı ve tıb öğrencileri eğitimlerini burada yaparlardı. Bağdâd’da kurulan thastahâneler hizmet vermeye başlayıp, iyi neticeler alınınca, diğer şehirlerde de inşâ edilmeye başlandı.
Abbasîler zamanında Türk asıllı kumandanlardan Ahmed ibni Tülün (Bkz. İbn-i Tülün), Mısır’a vali tayin edilince, 872-874 seneleri, arasında İbn-i Tülün Camii ile beraber iki hamam ve bir hastahâne yaptırdı. Bu eserler günümüze kadar ulaşmıştır. İbn-i Tûlûn’un yaptırdığı hastahâne bugünkü modern hastahânelerde bulunan teşkîlât ve teferruata sahipti. Ayrıca hastahanenin, kalb hastaları için özel bölümü de vardı. Ahmed bin Tülün, hastahâneye ait husûsî gelirler de tahsîs etmişti.
Selçuklulardan önce de Bağdâd’da Türk asıllı Abbasî kumandanlarından Beckem de bir hastahâne inşâ ettirdi. Hastahâne, zamanın meşhûr tabîbi Sinan bin Sâbit’in teşvikiyle Dicle nehrinin batı yakasında küçük bir tepeye yapıldı. Dokuzuncu asrın sonlarında ve onuncu asrın başlarında Mekke-i mükerreme, Medîne-i münevvere ve bir çok beldelerde de hastahâneler yapıldı. Abbasî vezirlerinden Ali bin İsa, 914 senesinde Bağdâd’ın Harbiye mahallesinde bir hastahâne inşâ ettirerek, meşhûr tabîb Ebû Osman Dımeşkî’nin emrine verdi. 978 senesinde Büveyhî hükümdarı Adüdüddevle, Bağdâd’ın batı tarafında Mâristan-ı Adûdî adlı hastahâneyi inşâ ettirdi. Hastahâneye operatörler, göz tabibleri ve diğer branş doktorlarından yirmi dört kişilik bir sağlık personeli tâyin edildi. Bu hastahâne, öncekilerden daha büyük idi.
İlk Selçuklu hastahânesi, Sultan Alb Arslan ve oğlunun vezirliğini yapan Nizâm-ül-mülk’ün Nişâbûr’da yaptırdığı Bîmâristan’dır. 1067 senesinde yaptırılan Nizamiye Medresesi’nin de bir hastahânesi vardı. Sultan Sencer’in vezirlerinden Ahmed Kâşî; Kaşan, Ebher, Zencan, Gence ve Erran’da hastahâneler yaptırdı. Selçuklu atabekleri de çeşitli beldelerde hastahâneler inşâ ettirdiler. Fars atabeği Ebû Bekr bin Sa’d Zengî, Şirâz’da Dâr-üş-şifâ-i Muzafferî adında bir hastahâne yaptırdı. Hastahâne, İlhanlılar devrinde de faaliyet gösterdi. Meşhûr tabîb ve matematikçi Kutbeddîn-i Şîrâzî, bu hastahânede on dört yaşında iken göz tabîbi olarak çalıştı. Atabeg Nûreddîn Zengî’nin 1154 yılında Şam’da inşâ ettirdiği şifâhâne bugüne kadar eski haliyle ulaşmıştır. Akciğer kan dolaşımını keşfeden İbn-i Nefîs, bu hastahânede ilim tahsîl etmiş, sonra da burada hocalık yapmıştır. Endülüs’te de hastahâne ve tıb fakülteleri, vakıf müesseseleri bütün dünyâya örnek olacak şekilde idi. Her şehirde halka açık bir hastahâne vardı. Sâdece Kurtuba’da Emevîler devrinde mahallî kırk hastahâne mevcuttu. Nâsırî (Benî Ahmer) sultânı Beşinci Muhammed, 1365 senesinde Gırnata’da bir hastahâne inşâ ettirmişti.
Ortaçağda islâmiyet’in hüküm sürdüğü beldelerde otuz dört büyük hastahâne vardı. Bunlar aynı zamanda birer tıb fakültesi durumunda idi. Genellikle iyi teşkilâtlanan hastahâneler, müslüman ülkelerde tıbba verilen yüksek değeri ortaya koyuyordu. Meselâ, 1285 senesinde Kâhire’de kurulan hastahânede ateşli hastalar, yaralılar, göz hastaları ve kadınlar için ayrı ayrı bölümler vardı. Tîmûr Hân, bir ilim ve kültür merkezi hâline getirdiği Semerkand’da sarayla beraber bir de hastahâne inşâ ettirdi. Semerkand’da ondan önce, Karahanlı sultânı Tamgan Buğra Hân da bir hastahâne yaptırmıştı. Sultan Hüseyn Baykara’nın veziri şâir Ali Şîr Nevâî de Herat da incil kanalı üstüne yaptırdığı külliyenin bir kısmını tıb medresesi ve hastahâne olarak hizmete açmıştı. Hindistan’da da müslümanlar, küçüklü büyüklü bir çok hastahâneler yaptırdılar. Bâbürlüler zamanında 1569’da yaptırılan Fetihpur sikri sarayındaki harem hastahânesi çok lüks bir şekilde idi. Cihangir Şah, halk için şehirlerde hastahâneler kurdurup, bu müesseselere maaşlı hekimler tâyin etmiş ve halkı ücretsiz muayene ve tedavi etmelerini emretmişti. Daha sonra gelen sultanlar ve devlet adamları da halka bir çok sağlık hizmetleri götürmüşlerdi. Tebriz’de Uzun Hasan’ın yerine Akkoyunlu tahtına geçen oğlu Ya’kûb’un 1488 senelerine doğru yaptırdığı hastahânede bin hasta tedavi edilebiliyordu.
Anadolu’da Türklere ait ilk hastahâneler, Selçuklular devrinde inşâ ettirildi. Bunlar yalnız hasta bakım yeri değil, aynı zamanda hekim yetiştirmek üzere eğitim yapan tıb fakülteleri olarak da kullanılırdı. Bu sebeble bir çok Selçuklu eseri gibi hastahâneler de medrese tarzındaydı. Hastahâneler, düşman hücûmuna karşı şehir surları içine yapılır; medrese, cami, hamam ve çoğunda mevcut kaplıca ve ılıca gibi sağlık ve kültür te’sisleriyle bir bütün hâlinde olurdu. Selçuklu devrinde hastahânelerde her çeşit hasta tedâvî görürdü. Ancak, Amasya Dâr-üş-şifâsı gibi bâzı hastahânelerde ruh hastalarına daha çok sayıda yer verildiği ve bunların tedavilerinde özel bâzı metodların uygulandığı bilinmektedir. Anadolu’daki ilk önemli hastahâne Mardin’de Artukluoğullarından Necmeddîn ilgâzi’nin kardeşi Emînüddîn tarafından yaptırılmıştır (1108-1132). Medrese, cami ve hamamıyla bir külliye olan bu hastahâne, mâristan olarak anılmakta idi. İkinci önemli hastahâne Selçuklu hükümdarı Kılıç Arslan’ın oğlu Gıyâseddîn Keyhüsrev’in ikinci saltanatı zamanında kız kardeşi tarafından Kayseri’de 1205 senesinde yaptırılan Gevher Nesîbe Hastahânesi’dir. Şifâiye adıyla anılan bu hastahâneye, tıb eğitimi yapan medresesi ile birlikte Çifteler denmiştir.
Selçuklu hükümdarı Birinci Keyhüsrev tarafından inşâ edilen Sivas Hastahânesi de önemli bir müessesedir (1210-1219). Burası da hem hastahâne hem de tıb eğitimi yapılan bir müessese idi. Yine Selçuklular zamanında yapılan Konya Dâr-üş-şıfâsı (1219-1236). Çankırı’da Selçuklu kumandanı Atabey Cemâleddîn Ferruh tarafından 1235 yılında yaptırılan Dâr-ül-âfiye, Kastamonu’da 1272 yılında yapılan Ali bin Pervane hastahânesi, Tokat’taki Pervane Bey Dâr-üş-Şifâsı (1277), Divriği’deki Mengücekoğlu Ahmet Bey’in Dâr-üş-Şifâsı, 1229 yılında inşâ edilen Harput Dâr-üş-şifâsı, Anadolunun ilk önemli hastahânelerindendir. Anadolu Beylikleri devrinde bâzı yeni hastahaneler yapıldı. Bu dönemde Dülkadiroğulları, Kayseri’de bir Cüzzam hastahânesi, Saruhanoğulları da Manisa’da bir Göz hastahânesi yaptırdılar.
Osmanlılar, Selçuklu devrindeki vakfiyeleri değiştirmediler, eski hastahâneleri muhafaza ettiler ve özellikle Selçuklular zamanında hastahâne yapılmayan yerlerde bu nitelikte kuruluşlar yaptırdılar. Bu devirde hizmete giren ilk sağlık te’sisi, 1339 senesinde Yıldırım Bâyezîd Hân’ın açtırdığı Bursa Dâr-üt-tıbbı’dır. Osmanlıların Avrupa kıt’asındaki ilk tıb müessesesi de 1421-1451 yılları arasında Edirne’de inşâ edilen Cüzzam hastahânesi oldu. Daha sonra 1470 senesinde Fâtih Dâr-üş-şifâsı, Edirne Bîmâristan’ı (1458), Üsküdar Cüzzam hastahânesi (1514), Kanunî Sultan Süleyman Hân’ın annesinin yaptırdığı Hafsa Sultan Hastahânesi (1539), Süleymâniye Dâr-üş-şifâsı (1555), Süleymâniye Dâr-üt-tıbbı (1616), Sultan Üçüncü Murâd’ın annesi Nur Bânü Sultan’ın Üsküdar Toplası Bîmârhânesi (1583), Eski Saray Hastalar dâiresi, Galatasaray hastalar dâiresi, İbrahim Paşa sarayı hastalar dâiresi, Topkapı Sarayı Eski Enderun Hastahânesi (1772), Yeni Saray Hastalar Ocağı (1769), Topkapı Sarayı Değirmenkapı Hastahânesi, Hasbahçe Hastalar Ocağı ve bîmârhânesi gibi hizmete giren te’sisler, altı asırlık Osmanlı Devleti’nin ıslahat dönemine kadar yaptırdıkları hastahâne ve diğer sağlık kurumlarının sâdece bir bölümüdür. On dokuzuncu asırda da özellikle İstanbul’da bir çok hastahâne yapıldı. Bu gün de kullanılmakta olan Sultan Abdülmecîd Hân’ın annesi Bezmiâlem Valide Sultan tarafından 1843 senesinde Şehremini’de açılan Gurebâ Hastahânesi ve Gümüşsüyü Hastahânesi, Zeynebkâmil Hastahânesi, Gülhâne Askerî Hastahânesi bu asırda hizmete açıldı.
Bütün bu sabit hastahânelerin yanında, Resûlullah efendimiz zamanından beri mevcut olan deve ve katırlarla taşınan seyyar hastahâneler de vardı. Bu hastahâneler, ordunun her gittiği yere giderdi. Selçuklu Sultânı Mahmûd’un ordusunda; tabîbler, müstahdemler, ilâçlar, tıbbî âletler ve çadırlardan müteşekkil seyyar bir hastahâne vardı. Bu hastahâne, iki yüz deve ile taşınıyordu. Osmanlılar devrinde de, orduda hizmet gören seyyar hastahâneler vardı.
Müslümanların yaptığı bu hastahânelerde her din ve ırktan insan tedavi edilirdi. Hastahânelerde tıb ve eczacılığa dâir tatbikatlı olarak dersler verilirdi. O devirde, Ortadoğu bölgesindeki tabîbler, hangi din ve milletten olursa olsun, tıb alanında ilim tahsîl edebilmek ve eser yazabilmek için birinci derecede Arabça, sonra Farsça bilmek mecburiyetinde idi. Tıb lisânı Arabça ve Farsça idi. On üçüncü asırda tıb ilmindeki Arabça’nın ehemmiyetini anlayan Roger Bacon’un, Paris ve Oxford Üniversitelerinde tabiî ilimleri öğrenebilmek için Yunanca’nın yanında Arabça’nın da öğrenilmesi lâzım olduğunu söylemesi üzerine, Oxford halkı, buna kızarak; “Bacon müslüman oldu” diye sokaklarda gösteriler yaptılar. Önceleri Avrupa’da tedavi çok ilkel idi. İslâm tıbbının te’siri ile gelişmeye başlamadan önce, teşhisin bile ne olduğu bilinmiyordu. Ağrıyan bir bacak kesildiği gibi, perhîz de bilinmemekte idi. Avrupa’da gerçek mânâda tabâbet, Gırnata ve Selçuklu hastahâneleri ve tababetinin te’siri ile girmiştir. Hattâ Rönesansın doğuşunda büyük te’siri olmuştur. Haçlı seferleri sırasında Haçlı ordusundaki yaralılar, Türk hastahânelerinde tedavi edildi. Onlara para ve yiyecek verildi. O devrin hıristiyan yazarlarından birisi, Türklerin bu iyilik ve insanlığına hayranlıklarından üç bin Frenk’in müslüman olduğunu bildirmektedir. Müslümanların bu hastahâneleri, Haçlılara çok te’sir etti. Alman şövalyelerinin Kudüs’te ve daha sonra Rodos’ta kurdukları hastahâneler, gerek mimarî ve gerekse organizasyon bakımından müslümanların hastahânelerinin te’sirlerini yansıtır. Şövalyelerin Avrupa’da kurdukları hastahânelerde, Selçuklu hastahânelerinin te’sirleri çok açıktı. 1218 senesinde haçlı ordusu ile birlikte İslâm memleketlerine gelen Bolognalı Cerrah Huğa Van Lucca, haçlı yaralılarının tedavi için müslüman cerrahları tercih ettiklerini görüp, üç sene İslâm ordusundaki seyyar hastahânelerdeki çalışmaları tetkik etti. Onlardan uyutarak ameliyat yapma usûlünü öğrendi. İtalya’ya geri dönünce, müslüman cerrahlardan öğrendiği şekilde ameliyat yaptı. İslâm âleminde yapılan hastahânelerde yetişen büyük tıb âlimerinin yazdığı bir çok eserin Latinceye tercümesi, dünyâ tababetinin bu günkü hâle gelmesine sebeb olmuştur. Günümüzde bilinen hastalıkların büyük kısmının keşfi ve ameliyatı, İslâm âleminde yetişen tıb âlimlerine aittir. Bunlar, Rönesans’dan sonra geliştirilerek, bu günkü hâle getirilmiştir.
Haçlıların edindiği tecrübeler netîcesinde, İslâm ülkelerindeki ölçülerin çok gerisinde olsa bile, Avrupa’da ilk hastahâne 1200 yıllarından sonra görülmüştür. Aradan üç yüz sene gibi bir zaman sonra Strassburg’da ilk nöbetçi doktorlu hastahâne kurulmuştur. Fakat bütün bunlar ancak Avrupalılar tarafından islâm ülkelerinden bin beş yüz sene sonra uygulanmaya başlamıştır.
Selçuklu hastahâneleri, mimarî bakımdan da Avrupa hastahânelerine te’sir etmiştir, İtalya, İspanya ve diğer Avrupa devletlerindeki hastahânelerin plânlarında, Selçuklu devri hastahânelerinden Şam’daki Nûreddîn Hastahânesi ve Kahıre’de Memlûk Sultânı Kalavun’un yaptırdığı hastahânelerin plânlarının te’siri görülür. Hospital Saint-Blaise Hastahânesi’nin kubbe konstruksiyonu, Kurtuba Câmii’nin mihrab üzerindeki kubbesinin bir kopyasıdır. Bunlar, islâm kültürünün on yedinci asrın sonlarında bile Avrupa’daki te’sirinin ne derece büyük olduğunun açık delilleridir.