İslâm Tarihi Ansiklopedisi

HAREZMŞÂHLAR

On birinci asrın sonlarında Büyük Selçuklu Devleti kumandanlarından Anuş Tekin tarafından, Harezm bölgesinde kurulan Türk Devleti. Hazar Denizi’nin doğusunda Ceyhun nehrinin aşağı mecrasının (yatağının) her iki tarafında bulunan topraklara Harezm adı verilmiştir. Buranın başşehri Gürgene idi. Bu bölgeye hâkim olan veya idare eden kimselere Harezmşâh ünvanı verilirdi.

Anuş Tekin, Garca isminde Gürcistanlı bir Türk kölesi idi. Büyük Selçuklu emirlerinden Bilge Tekin, onu satın alıp saraya getirmiş ve özel olarak yetiştirmişti. Selçuklu sarayındaki vazifesinde gösterdiği başarıdan dolayı, Anuş Tekin, Harezm valiliğine tâyin edildi. Ölümünden sonra oğlu Kutbeddîn Muhammed, Harezmşâh ünvanı ile aynı vazifeye tâyin edildi. Büyük Selçuklu Devleti’nin valisi sıfatıyla otuz sene Harezm’i idare eden Kutbeddîn, aynı zamanda Harezmşâhlar Devleti’nin kurucusu oldu. Kutbeddîn, valiliği müddetince mükemmel bir idareci olarak, âdilâne hareketleri ile halka kendisini sevdirdi. Müstakil bir hükümdar gibi davranmamasına rağmen, oğullarının gelecekteki faaliyetleri için, sağlam bir zemin hazırladı. Devrinde Harezm ülkesinin Selçuklulara tâbi ülkelerle ticarî faaliyetleri yoğunluk kazandı. Harezm, maddî ve manevî gelişmeler gösterdi.

1127 (H. 521) senesinde Kutbeddîn Muhammed’in ölümü üzerine yerine büyük oğlu Kızıl Arşları Atsız, Harezmşâh tâyin edildi. Küçüklüğünden itibaren iyi bir tahsîl ve terbiye gören Atsız, Sultan Sencer’in şahsî teveccühüne de mazhar olmuştu. Nitekim Atsız, Harezmşâh olduğu ilk devirlerde, Sultan Sencer’e tam bir bağlılık içinde hareket ederek, onun bütün seferlerine ordusuyla bizzat katıldı ve başarılarında büyük rol oynadı. Atsız, aynı zamanda kendi siyâsî nüfuzunu genişletmeye de çalışıyordu. Bu sebeple Cend ve Mangışlak gibi askerî bakımdan mühim merkezleri ele geçirdi. Bu hareketi, bağımsızlık emellerinin bir delîli kabul eden Sultan Sencer, 1138 (H. 533) senesinde Harezm seferine çıktı ve Harezm ordusunu yendi. Atsız, muharebe meydanından kaçtı. Sultan Sencer, Harezm’in idaresini Süleyman bin Muhammed’e verdi ve onun başkanlığında vezir atabey ve hâcib adı verilen me’mûrlardan müteşekkil birdîvân kurarak,1139 senesinde Merv’e döndü.

Harezm’de işbaşına geçen yeni idare, Atsız ve tarafdârlarının karşı faaliyetleri üzerine, halkı memnun edemedi. Harezm halkı, huzur dolu eski idareyi aramaya başladı. 1140 senesinde tekrar Harezm’in başına geçen Atsız, Sultan Sencer’in yeni bir seferinden çekinerek bağlılığını bildirdi. Fakat bu durum uzun sürmedi. Sencer’in 1141 senesinde Karahitaylarla yaptığı savaşı kaybetmesi üzerine Atsız, büyük bir orduyla Horasan’a gelerek Merv’i zaptetti. 1142 senesinde Nişâbur’u aldı ve adına hutbe okuttu. Bu arada, Sencer, Horasan’da yeniden hâkimiyetini kurmaya muvaffak olunca, Atsız geri çekilmeye mecbur kaldı ve 1143 (H. 538) yılında yeniden sultâna bağlılığını arzetti. Atsız’ın, Sultan Sencer’e karşı giriştiği isyanlar, Sultanı üçüncü defa Harezm ülkesine girmeye mecbur etti. Hezaresb kalesini fetheden Sultan Sencer, Harezmşâhlıların merkezi olan Gürgenç önüne geldi ise de, müslümanlar arasında kan dökülmesini istemeyen bir velînin ricasını kırmayarak, Atsız’ın kendisine bağlılığını bildirmesi ve affını rica etmesi üzerine geri döndü. Netîcede Atsız, Sultan Sencer’e karşı başarı elde edememesi yüzünden Horasan’ı ele geçirmek idealinden vazgeçti. Seyhun kıyıları ile civarındaki böl gelerde nüfuzunu kuvvetlendirmeye çalıştı. 1153 (H. 548) senesinde Sultan Sencer’in Oğuzlara esir düşmesi, Atsız’ın Horasan işlerine karışması için yeni bir fırsat oldu. O, bu sefer meşru sultanın haklarını korur gibi davranmayı uygun görmüş, bu arada Âmûl kalesini ele geçirmeye çalışmıştı. Diğer taraftan Selçuklu ordusu, Sencer’in kız kardeşinin oğlu Mahmûd’u sultan îlân etti. Sultan Mahmûd, Oğuzlar karşısında başarısız olunca, Atsız’dan yardım istemek mecburiyetinde kaldı. Oğuzlara karşı bir ittifak “meydana getirmek isteyen Atsız, bunu kabul ederek Horasan’a hareket etti. Fakat bu sırada Sultan Sencer’in, Oğuzların elinden kurtulması üzerine onu tebrik ederek, bağlılığını tekrarladı.

1156 (H. 551) senesi Temmuz ayının otuzunda Atsız’ın vefatı üzerine başa oğlu Ebü’l-Feth Ü-Arslan geçti. İl Arslan, başa geçer geçmez, saltanatta hak sahibi olabilecek durumda bulunan amca ve kardeşlerini ortadan kaldırdı. İl Arslan’ın Harezmşâhlığını Sultan Sencer kabul etti. Fakat çok geçmeden Sencer’in vefat etmesi ile doğu İran’da Selçukluların etkisi kalmadı. Böylece bölgede Harezmşâhlar kuvvetli duruma geldiler ve Selçuklularla bağlarını kopararak müstakil bir devlet oldular. Nişâbur’u kendisine merkez yapan İl Arslan; 1170 yılında Tûs, Bistam ve Damgan taraflarını ele geçirdi. Bu arada Harezmşâhların Karahitaylara ödediği vergiyi kesti. Bu ikr devletin arasını açtı ve Karahitayların Harezmşâhlar üzerine yürümesine sebeb oldu. Fakat her zaman olduğu gibi, yine topraklarını su altında bırakmak suretiyle korudular. İl Arslan 1172 (H. 567) senesinde vefat etti.

İl Arslan vefat ettiği zaman büyük oğlu Alâaddîn Tekiş, Cend şehrinde idi. Bu durumdan faydalanan İl Arslan’ın hanımı, kendi oğlu Sultan Şâh’ı tahta geçirdi. Alâaddîn Tekiş, üvey kardeşine itaat etmedi. Sultan Şâh’ın üzerine kuvvet sevketmesi üzerine, Karahitaylara müracaat ederek kendisini desteklemelerini istedi. Her fırsatta Harezmşâhların iç işlerine karışan Karahitaylar, bu talebi kabul ettiler. Alâaddîn Tekiş’in çok kuvvetli bir Karahitay ordusunun başında Nişâbur’a geldiğini duyan Sultan Şah, tarafdârlarıyla birlikte Irak Selçuklularının naibi olarak Melik Ay-Abâ’nın yanına sığındı. Alâaddîn Tekiş, savaş yapmadan 1172 senesi Aralık ayının on birinde Gürgenç’e girerek tahta çıktı. Sultan Şah, Melik Ay-Abâ’nın kuvvetlerini yanına alarak sultanlığını îlân eden Tekiş üzerine birçok sefer düzenledi ise de hiç birinde başarı sağlayamadı. Bu seferlerin birinde yakalanan Ay-Abâ öldürüldü.

Alâaddîn Tekiş, Harezmşâhlar sülâlesinin en kudretli şahsiyetlerindendir. Harezmşâhlar Devleti onun sayesinde bir imparatorluk hâlini aldığı gibi, Alâaddîn Muhammed devrine de zemin hazırladı. Tekiş’in, Karahitaylar ile olan dostluğu uzun sürmedi. Harezmşâhlârdan vergi istemeye gelen Karahitaylı sefirin gururlu ve edepsiz olması, Alâaddîn’in onu öldürtmesine sebeb oldu. Karahitaylar kuvvetli bir ordu ile Harezm üzerine yürüdü. Alâaddîn Tekiş, Gürgenç şehrinde çok iyi müdâfaa hazırlıkları yaptı ve her zaman olduğu gibi su bendleri açarak araziyi sular altında bıraktı. Karahitaylar, bu durumu gördükleri zaman, askerlerin ağır şekilde kayıplar vereceğini anlayarak geri çekildiler. Sultan Şah, bu sırada bir kısım Karahitaylı kuvvetlerin yardımı ile Merv, Serahs ve Tûs şehirlerinin civarında küçük bir emirlik kurmağa muvaffak oldu. Zaman zaman Tekiş ile dost geçinen Sultan Şah, fırsat buldukça da Harezm’e hâkim olmanın yollarını aradı. 1187 (H. 583) senesinde Sultan Şâh’ın ölümü, Alâaddîn Tekiş’in rahat bir nefes almasını sağladı.

Alâaddîn Tekiş, Horasan’da hâkimiyetini iyice yerleştirdikten sonra, gözlerini batı İran’a çevirerek, Irak Selçuklularının zayıf durumundan faydalanmak istedi. Azerbaycan Atabeği Kutluğ İnanç ile Irak Selçuklu sultânı Üçüncü Tuğrul arasındaki anlaşmazlık onun için büyük bir fırsat oldg. 1194 (H. 590) senesinde Rey civarındaki muharebede Sultan Tuğrul öldürüldü. Böylece Irak Selçuklu Devleti de sona erdi. Alâaddîn, bu târihten îtibâren Sultan ünvanını kullanmaya başladı. Bir süre sonra Atabeg Mayacık, Irak’da bağımsızlığını îlân etti ise de, Alâaddîn Tekiş tarafından cezalandırıldı. Sultan Tekiş, ömrünün sonlarını sapık îtikâd sahibi olan Bâtınîlerle mücâdele ile geçirdi. 1200 (H. 596) senesinde vefat edince yerine oğlu Alâaddîn Muhammed geçti.

Alâaddîn Muhammed’in ilk seneleri, daha babasının sağlığında istiklâl emelleri besleyen Melikler ve Gûr sultanları ile mücâdele halinde geçti. Taht değişikliğinin ortaya çıkardığı kargaşalıktan faydalanan Gurlular; Merv, Tûs ve Nişâbur gibi şehirleri kolayca ele geçirdiler. Sultan Alâaddîn, merkezde hâkimiyeti sağladıktan sonra, 1201 senesinde Gurlulara karşı sefere çıktı. Nişâbur’u, Merv ve Serahs’ı geri aldı. Ertesi sene Herat üzerine yürüdü. Fakat Gûr sultânı Şihâbeddîn’in kendisine karşı harekete geçtiğini öğrenince Harezm’e çekildi. Şihabeddîn ise Tûs’a kadar ilerledi. Bu şehir halkına ağır vergiler koydu. Bu davranışı halk arasında bir nefretin uyanmasına sebeb oldu. Bu sırada kardeşi Gıyâseddîn’in ölüm haberini alan Şihabeddîn, Herat’a döndü. Sultan Alâaddîn, Gurluların arasındaki taht kavgalarından faydalanıp Herat’ı geri almak istedi ise de başarılı olamadı. Bâdgîs bölgesini yağmalayıp Merv’e geri döndü. Bunun üzerine Şihabeddîn Gûrî büyük bir ordu ile Harezm üzerine yürüdü. Alâaddîn Muhammed, sür’atle Harezm’e dönerek müdâfaa hazırlıklarına başladı. İki ordu, Amuderyâ kollarından olan Karasu’da karşılaştı. Her iki taraf da büyük kayıplar verdi. Harezm ordusu yenilerek geri çekildi. Şihabeddîn Gûrî, kuvvetli mukavemete ve toprakları sular altında bırakma taktiğine rağmen, başşehir Gürgenç’i kuşattı. Sultan Alâaddîn, bir taraftan şehri savunurken, diğer yandan da Karahitaylardan yardım istedi. Tayangu kumandasındaki Karahitay ordusu, yanlarında Semerkand hükümdarı Sultan Osman ve kuvvetleri olduğu hâlde yardıma yetiştiler. Bu kuvvetlerin geldiğini haber alan Gurlular, sür’atle geri çekilmek mecburiyetinde kaldılar. Alâaddîn Muhammed geri çekilen Gurlu ordusunu tâkib etti ve Hezâresb’de sağ cenahını mağlûb ederek bir çok ganîmet ve esirle Gürgenç’e döndü. Karahitaylar ise takibi sürdürerek, Andhuy yakınlarında Şihabeddîn Gûrî’nin ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattılar. Sonunda Horasan hâkimiyeti için yapılan bu mücâdele, Harezmşâhların üstünlüğü ile neticelendi. Fakat bu defa kuvvet dengesi Karahitaylar lehine üstünlük gösteriyordu. Bu durum karşısında Sultan Alâaddîn, Gurlu Sultânı Şihabeddîn ile tekrar dostluk kurdu ve barış yaptı.

Şihabeddîn Gûrî’nin vefâtından sonra çıkan taht kavgalarından faydalanan Sultan Alâaddîn, Belh’i zabtetti ve kendisine teslim olan Tirmiz kalesini, damadı Sultan Osman’a devretti. Herat valisi Hüseyn, Harmil şehrini Harezmşâhlara teslim ederek yerinde kaldı. Gurluların tehlikesiz bir hâle getirilmesinden sonra, Harezmşâhlar için en büyük tehlike Karahitaylar idi. Mâverâünnehr’i hâkimiyetleri altında bulunduran ve Harezmşâhlardan vergi almaya devam eden bu dinsiz devletin nüfuzunu kırmayı ve İslâm dünyâsını böyle bir dertten kurtarmayı Sultan Alâaddîn kendisi için başlıca vazife biliyordu. Fakat Herat’ta çıkan isyan, daha sonra da Nişâbur valisi Kezlik’in ayaklanması, yapılacak seferi geciktirdi. Sultan bu isyanları bastırdıktan sonra, 1207 senesi yazında Buhârâ’yı ele geçirdi. Daha sonra Sultan Osman ile Karahitaylara karşı anlaştı. Bu andlaşma, Karahitayları harekete geçirdi ve Sultan Alâaddîn’i mağlûb etmeyi başardılar ve üzerindeki baskılarını arttırdılar. Nihayet 1210 (H. 606) senesi Eylül ayında Sultan Alâaddîn, Mâverâünnehr seferine çıktı. Seyhun nehrini geçerek, Endican bölgesinde Karahitayları büyük bir yenilgiye uğrattı. Bu sırada Cengiz’in önünden kaçan Naymanlar, Karahitaylara iltihak ettiler. Karahitay hükümdarı Gûr Hân’a dâmâd olan Nayman reîsi Güçlük, 1211 senesinde Karahitayları mağlûb ederek Gûr Hân’ı esir aldı ve devleti ele geçirdi. Bundan sonra Karahitaylar bir daha kendilerini toparlıyamadılar ve tamamen Harezmşâhlara tâbi hâle geldiler. Diğer yandan Sultan Osman, Karahitaylarla anlaşmaya yanaşınca, Sultan Alâaddîn, damadı olan bu son Karahanlı sultânı üzerine yürüyerek Semerkand’ı ele geçirdi ve Sultan Osman’ı öldürerek Karahanlıların bu kolunu da ortadan kaldırdı. Böylece Mâverâünnehr tamamen Harezmşâhların eline geçti. Sultan Alâaddîn, nüfuzunu ve topraklarını doğuya doğru genişletme imkânı bulduysa da, Nayman reîsi Güçlük karşısında başarılı olamadı. Devletin Güney bölgesinde ise Gurlular ile mücâdele ediyordu. 1215 senesinde Gazne’ye giren Sultan Alâaddîn, Gurluların önemli merkezlerinden olan Fîrûzkuh’u ele geçirdi. Böylece Gûr toprakları Harezmşâhların yönetimi altına girdi. Sultan, bu bölgenin idaresini oğlu Celâleddîn’e verdi. Daha sonra Kirman, Sistan ve Umman denizine kadar olan bölgeler, Harezmşâhlara bağlandı. Böylece İslâm dünyâsında onunla boy ölçüşebilecek hükümdar kalmadı. Bu hâle gururlanan Sultan Alâaddîn, Bağdâd’daki Halîfe Nasır Lidînillah’ı da kendisine bağlamak istedi. İsteğini kabul ettirmek için Bağdâd’a elçi gönderdi. Halîfe, büyük âlim Şihâbüddîn Sühreverdî’yi Harezm’e göndererek bu niyetinden döndürmek istedi. Görüşmeler sonuç vermeyince, sultan ile halîfenin arası açıldı. Sultan, halîfenin bâzı hareketlerinin usûlsüzlüğünü ileri sürerek, böyle bir kimsenin hilâfet makamında bulunamıyacağını ve hilâfet makamının hazret-i Ali’nin evlâdına ait olduğunu iddia etti. 1218 (H. 615) senesinde Nasır Lidînillah’ın ismini hutbelerden kaldırdı; yerine Seyyid Âlâ Tirmizî isminde bir seyyidin halifeliğini îlân etti. Bunları yaparken, bir çok âlim ve evliyayı karşısına alıp incitti. Hattâ Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ’nın (k. sirruh) talebelerinden olan Mecdüddîn Bağdâdî’yi öldürttü. Daha sonra bu hareketine pişman olmuş ise de, onu sevenler iyice gücenmişlerdi. Bu sırada Semerkand, Herat ve Harezm’de hutbe, Abbasî halîfesi adına okunmaktaydı. Bunda en büyük te’sir, Sultan’ın annesi Terken Hâtûn idi. Sultan, annesi ile siyâsî bir nüfuz mücâdelesi yapmakta, bu da devletin iç bünyesini sarsmakta idi. 1217 senesinde Sultan Alâaddîn, İran’a bir sefer düzenledi. Fakat bu sefer, diğerleri gibi başarılı olmadığı gibi ordu büyük zayiata uğradı.

Harezmşâhların bu haşmetli devresinde, yalnız müslüman devletlerin değil, bütün dünyâ târihinin kaderi üzerinde derin izler bırakacak doğuda büyük bir tehlike baş gösterdi. Çünkü bir çapulcu sürüsünden farkı olmayan Moğol ordusu, önüne gelen her yeri yakıp yıkıyor, girdikleri memleketlerde kültür ve medeniyetten eser bırakmıyordu. Başlangıçta Harezmşâhlarla Moğollar arasında dostluk ve ticarî münâsebetlerin geliştirilmesi gayesiyle elçiler gelip gitmişti. Fakat bir Moğol kervanının, Otrar valisi İnalcık tarafından casusluk iddiası ile tevkif edilip tüccar ve kervancıların öldürülmesi araya soğukluk getirdi. Cengiz, Harezmşâh’a bir elçi göndererek, İnalcık’ın teslîmini ve malların tazmînâtını istedi. Sultan Alâaddîn bu teklifi reddetti ve gelen elçileri öldürttü. Artık harb kaçınılmaz olmuştu. Her ne kadar Alâaddîn’in bu teklifi reddetmesi ve elçileri öldürtmesi ile yüz binlerce müslümanın kanını akıtacak bir hâdiseye sebebiyet verdiği iddia edilmekte ise de, bu teklifin kabulü netîcesinde gurur ve kibir timsâli Cengiz’in daha da şımaracağı ve bitmeyen isteklerin peşinde koşarak harbe sebebiyet vereceği belli idi. Nitekim Cengiz, 1216 senesinden îtibâren uzun askerî hazırlıklar içine girdi. Kaşgar’daki küçük bir mes’elesini bertaraf edince, Harezmşâhlar’ı ilk hedef seçti.

Cengiz, Harezmşâhlara karşı hazırladığı iki yüz bin kişilik ordu ile 1219 (H. 616) senesi sonlarına doğru harekete geçti. Harezmşâhlar’ın kuvvetlerini büyük şehir ve kalelere dağıtmasından da istifâde ederek önemli merkezleri, birer birer ele geçirmeye başladı. Mukavemet gösteren bölgeler korkunç bir katliâma tâbi tutuldu. Kısa bir süre içinde Otrar, Buhârâ, Semerkand, Sığnak, Berekand ve Hocend gibi şehirler Moğolların eline geçti ve yağmalandı. Harezm müdâfaa kuvvetlerinin büyük kahramanlıklar göstermesine rağmen, sonuç hep aynı. kalıyordu. Bu sırada Belh’de bulunan Sultan Alâaddîn, Moğolların takibinden kurtulabilmek için Tûs’da bulunan oğlu Rükneddîn’in yanına kaçtı. Bütün Harezm ülkesini işgal edip, yüz binlerce müslümanın kanını döken Moğol ordularının, Rey’e kadar gelmesi karşısında şaşkına döndü. Devletâbâd yakınlarında Moğolların karşısına çıktı ise de, yenilerek canını güçlükle kurtardı. Abiskun’da bir adaya sığınan Sultan Alâaddîn çok geçmeden burada hastalanarak 1220 senesinde vefat etti (Bkz. Alâüddîn Muhammed Tekiş). Yerine oğlu Celâleddîn geçti.

Celâleddîn, saltanatının ilk senelerinde kendisini tanımak istemeyen Türk kumandanlarının suikast tertipleri netîcesinde Horasan’a çekildi. Arkasından, Gazne’ye daha sonra Hindistan’a gitmek mecburiyetinde kaldı. Üç sene Hindistan’da kaldıktan sonra, etrafına topladığı güçlerle 1225 (H. 622) senesinde Tebriz’i ele geçirdi ve karargâhını burada kurdu. Celâleddîn’in bundan sonraki hayâtı, etrafındaki devletler ile mücâdele içerisinde geçti. Azerbaycan Atabegleri, Gürcüler, Moğollar, Eyyûbîler ve Türkiye Selçukluları ile mücâdele etti. 1229 senesi Ağustos ayında, Eyyûbîlerin elinde bulunan Ahlat’ı zaptetti. Fakat Ahlat harâb oldu. Bu müslüman şehrinin harâb olması, Celâleddîn’in prestij yönünden çok şeyler kaybetmesine sebeb oldu. Eyyûbî-Türkiye Selçukluları orduları onu Yassıçimen’de 10 Ağustos 1230 (H. 627)’de ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu olaydan sonra Moğollar, gücünü kaybeden Celâleddîn’i ortadan kaldırmak için harekete geçtiler. Celâleddîn Harezmşâh, toparlayabildiği ve kurtarmaya muvaffak olduğu kuvvetlerle beraber gecegündüz demeden Moğollarla çarpıştı. Netîcede batıya doğru yayılan bu istilâ selini bir müddet geciktirmeye muvaffak oldu. 1231 senesi Ağustos ayında Meyyâfârikîn taraflarına çekilirken göçebeler tarafından öldürüldü (Bkz. Celâleddîn Harezmşâh). Celâleddîn’in öldürülmesi ile birlikte Harezmşâhlar Devleti de sona erdi.

Kültür ve Teşkilât: Harezmşâhların askerî ve idarî teşkîlâtı ana hatları ile Büyük Selçuklulardan alınmıştı. Devlet teşkîlâtı; saray, hükümet, ordu ve adalet olmak üzere dört bölümden meydana gelmekteydi. Devlet ve saray teşkîlâtının başında bulunan sultan, klasik bir Türk-İslâm sultânının yetki ve vazifelerini şahsında toplamıştı. Hükümet teşkîlâtının başında, Selçuklularda olduğu gibi vezir bulunurdu. Hükümet idâresinin en yüksek organı Büyük Dîvân idi ve burada devlet işleri görülüp karâra bağlanıyordu. Bundan başka; Dîvân-ı inşâ, Dîvân-ı istifa, Dîvân-ı İşraf, Dîvân-ı Arz ve Dîvân-ı Nazar adlarıyla anılan ve muhtelif idarî görevler yapan dîvânlar da vardı.

Ordu teşkîlâtı ise, esas îtibâriyle Büyük Selçukluların aynısı idi. Ordu, Hassa ordusu ve Eyâlet askerlerinden meydana geliyordu. Memleketin her tarafına dağılmış hâldeki ıktâ sahiplerinden teşekkül eden muazzam bir süvari kuvveti bulunuyordu. Muhtelif eyâletlerde askerî valilerin emrinde özel kuvvetler bulunmaktaydı. Bunlar sultana tam bağlı olup, istenilen yere kuvvet sevk ederlerdi.

Harezmşâhlar Devleti’nin adlî teşkilâtı, bütün Müslüman-Türk devletlerinde olduğu gibi şer’î ve örfî olmak üzere ikiye ayrılırdı. Şer’î mahkemeler, başşehirdeki Dîvân-ı kaza tarafından idare ediliyor ve bunun başında Akza’l-kuzât ünvanını taşıyan ve sultan tarafından tâyin edilen bir âlim bulunuyordu, örfî mahkemeler asayişi bozanları ve kânunlara itaat etmeyenleri cezalandırıyordu. Orduya mensûb olanların şer’î mes’elelerini hâlletmek için Kazaskerler yâni ordu kadıları vardı.

Harezmşâhlar devrinde, başşehir Gürgenç başta olmak üzere; Herat, Belh, Merv, Nişâbur, Buhârâ ve Semerkand bir ilim ve san’at merkezi hâline gelmişti. Gürgenç’te on büyük kütüphane vardı. Nişâbur, ilim ve san’at adamlarının toplandıkları parlak bir medeniyet merkezi olmuştu. Eski binalar tamir edilmiş, yeni yeni medreseler, hânegâhlar ve saraylar ile süslenmişti. Hükümdar ve şehzadeler umumiyetle iyi tahsîl görmüş kültürlü insanlardı. Bunlar âlemleri ve şâirleri saraylarında topluyor, onlara büyük değer veriyor ve himaye ediyorlardı. Fahreddîn-i Râzî, Şemseddîn Muhammed, Zemahşerî gibi âlimler Harezm’de yetişmiştir. Büyük âlim Necmeddîn-i Kübrâ, senelerce Harezm’de etrafına ilim yaydı ve feyz verdi. Mecdüddîn Bağdadî, Necmeddîn Râzî, Behâeddîn Veled, Ferîdüddîn-i Attâr gibi büyük âlimler bu büyük velî tarafından yetiştirildi.

Harezmşâhlar, hâkim oldukları toprakların her tarafına kütüphaneler, hastahâneler, medreseler, eczâhâneler ve hanlar yapmışlardı. Bu mîmârî eserler, Cengiz istilâsı sırasında tamâmiyle yıkıldı. Başşehir Gürgenç’te pek az eser kaldı. Günümüze kadar ayakta kalan üç kümbet, Harezmşâhların türbeleri hakkında bize bilgi vermektedir. Bunlardan güney Harezm’de bulunan Aksarayding kümbeti bir hayli harâbtır. Diğer ikisi ise Gürgenç’deki Fahrüddîn Râzî ve Sultan Tekiş kümbetleridir.

Harezm, İslâm âleminin uzakdoğu bozkırlarındaki göçebeler, kısmen Rusya ve Saltık ülkeleri ile irtibatını sağlayan bir mevkide idi. Bölgenin bu konumu Harezm halkının ticârette önemli bir rol oynamasını sağlıyordu. Harezm devleti, büyük sulama te’sisleri ile zirâatı ileri bir seviyeye getirmişti. Ayrıca Harezmşâhlar, bozkırlarda yaşayan ve İslâm dînini kabul etmemiş Türk göçebe kabilelerine karşı İslâm âleminin hudûdlarının bir bölümünü korumak görevini de yüklenmişlerdi.