HALİFE
Allahü teâlânın emirlerinin yerine getirilmesinde Peygambere vekil olan zât. Emîr-ül-mü’minîn, İmâm-ül-müslimîn yerine kullanılan bir tâbir olup, bütün müslümanların emîri, hükümdarı mânâsına gelir. Kelimenin çoğulu, hulefâ’dır. Bu tâbir, tekil ve çoğul olarak Kur’ân-ı kerîmde geçmektedir. İlk halîfe ünvanı verilen, hazret-i Ebû Bekr’dir. Bu sebeple halîfe-i Resûlullah=Resûlullah’ın halîfesi denilmiştir.
Tasavvuf ilminde kâmil bir mürşidin, talebeleri içinden, talebe yetiştirmeğe ehil olanlara, usûlüne göre izin vererek irşâd ile görevlendirdiği kimse için de halîfe tâbiri kullanılır. Ayrıca, Osmanlılar devrinde devlet dairelerindeki yazı işlerinde çalışanlar için bu tâbire yer verilmiştir. Böylece; halîfe, halîfe-i evvel, halîfe-i sânî olmak üzere üç derece vardı. Bunların yerini tanzîmâttan sonra; baş kâtip, mümeyyiz-i evvel, mümeyyiz-i sânî, kâtip gibi tâbirler almıştır.
Resûlullah efendimiz, peygamberlik vazifesine başlayınca, her iş için me’mûrlar tâyin etti. Önce din bilgilerinin öğretilmesine çalıştı. Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler her yerde okutuldu. Vâzlar, din dersleri verildi. Namazlarda imâm oldu. Başka yerlere imamlar gönderdi. Zekâtları topladı. Bunları emredilmiş olan yerlere dağıttı. Bu iş için vazifeliler tâyin etti. Ramazan ve bayram hilâllerinin (aylarının) gökte aranmasını emretti. Görenleri dinleyerek, ayın başladığını bildirdi. Hac vazifelerini yaptı ve yaptırdı. Hicretin dokuzuncu senesinde Mekke-i mükerremede bulunmadığı için bu vazifeyi hazret-i Ebû Bekr’e yaptırdı.
Çok cihâd etti. Ordular hazırladı. Kumandanlar yetiştirdi. Dâvâlıları dinledi. Geçimsizlikleri düzene koydu. Her şehirde mahkemeler kurdu. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem vefat edince, bu vazifelerin yürümesi için müslümanların başına birinin getirilmesi ve bunun me’mûrlar, mütehassıslar yetiştirmesi, bunlara vazife yaptırması vâcib oldu. Bu kimse Resûl-i ekremin halîfesi yâni vekili olmaktadır.
Peygamber efendimizin; Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını öğretmek; din ve dünyâ işleri, dînin gayesini tahakkuk ettirecek şekilde yürütmek ve mür-şid olarak insanları terbiye edip, kemâle ulaştırmak gibi başlıca üç vazifesi vardı. Hulefâ-i râşidîn bu üç vazifeyi birlikte yaptı. Sonra gelenler yalnız saltanat vazifesi yaptılar. İlim öğretmek vazifesi mezheb imamlarına, insanları terbiye edip kemâle ulaştırmak vazifesi tasavvuf büyüklerine (evliyaya) verildi. Birinci asırdaki halîfeler, yâni dört halîfe bütün vazifeleri tam yaptılar. Hepsini yapacak kuvvette idiler. İslâmiyet’e tam uyan ve zamanının en üstünü olan biri, bu işleri yaptıracak güçte olmazsa, halîfe olmaz. Peygamberler “aleyhimüsselâm” halîfe değildirler. Çünkü onlar, Allahü teâlânın vekili idiler. Bu yüzden hazret-i Ebû Bekr halîfe olunca, halîfetullah ismine razı olmadı. Kendisine halîfe-i Resûlullah denilmesini emretti.
Hilâfet, İslâm devletinde din ve dünyâya ait işlerin yürütülmesi için Peygambere halef olarak konulmuş ve bu esâsa göre kabul edilmiş bir amme müessesesidir. Bu vazifenin altından kalkabilmesi için halîfenin muktedir olması îcâb eder. Bu sebepten İslâm hukukuna göre hilâfet makamına gelecek, yâni halîfe olacak kimsede mühim bâzı şartlar aranır. Müslüman, akıl-bâliğ, erkek, hür, konuşur, işitir, görür, cesur ve âdil olması, yâni büyük günah işlememesi ve küçük günahı huy edinmemesi, müctehid olması, edille-i şer’iyye dediğimiz; Kitab, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâs kaynaklarından hüküm çıkarabilmesi, her hükmün delîlini bilmesi lâzımdır. Halîfe olacak kimselerde aranılan şartlar eşitse, Peygamberimizin mensup bulunduğu Kureyş kabîlesinden olan tercih edilir.
Halîfe seçiminde dört yol ve usûl kullanılmıştır. Birincisi, âlimlerden, hâkimlerden, kumandanlardan ve başka söz sahibi kimselerden, bir araya toplanması kolay olanların seçmesi ile olan idi. Hazret-i Ebû Bekr, bu yolla halîfe seçilmiş ve bî’at edilmiştir. İkincisi, halîfenin bir kimseyi seçerek vasiyet etmesidir. Bu şekilde halîfe tâyinine istihlâf denildi. Hazret-i Ömer’e bî’at edilip halîfe seçilmesi bu yolla olmuştur. Üçüncüsü, şûra usûlü olup halîfenin vasiyet ettiği birkaç kimse arasından birini seçmektir. Hazret-i Osman’a bu yolla bî’at edilmiştir. Dördüncü yol, birinin güç kullanarak hilâfeti zor ile elde etmesidir.. Bu da iki türlüdür. Bu kimse hilâfet şartlarına mâlik olursa, bunun halîfe olması uygundur. Hazret-i Mu’âviye böyle halîfe olmuştur. Hilâfet şartlarına mâlik değilse caiz değildir. Fakat bunun da İslâmiyet’e uygun olan emirleri kabul edilir. Bunun emri ile cihâda gidilir. Abdülmelik’in, Hindistan’daki Bâbür Şâh’ın ve Abbasî halîfelerinin, birincisi olan Abdullah’ın hilâfetleri böyle idi. Fakat bunlara da bî’at edilince meşru oldular. Bu halîfelere Melik-i adûd denir. Bunlara, mecazen halife denilmiştir.
Bir kimsenin halîfe olacağı, Nass ile yâni âyet veya hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş ise buna, Hilâfet-i râşide denir. Dört halîfeye bunun için Hulefâ-i râşidîn” denildi. Halîfe olacağı akıl ve Nassın işaret etmesi ile anlaşılıyorsa buna hilâfet-i âdile denir. Hazret-i Muâviye’nin halifeliği böyle idi. Hazret-i Muâviye’nin, melik olacağına hadîs-i şerîflerde işaret vardır. Bunun için hazret-i Muâviye, hazret-i Hasen hilâfeti kendisine teslim ettikten ve Eshâb-ı kiram oy verdikten sonra halîfe-i âdil olmuştur. Halîfe olacağı açıkça veya işaret ile bildirilmemiş olan bir kimsenin kuvvet zoru ile hükümeti ele geçirmesine hilâfet-i câire denir.
Halîfe seçiminde Hulefâ-i râşidînin tâkib ettikleri yol medenî (uygar) milletlerin bulabildikleri seçim yollarının en iyisidir. Çünkü bu seçim, Cumhuriyeti, mutlak saltanatı ve meşrûtiyeti bir araya toplamış bir sistemdir ve halîfe bütün müslümanlar tarafından kayıtsız ve şartsız seçilir. Meşrutîdir; çünkü seçim meşveretle (istişare ile) olur. Mutlak saltanattır; çünkü halîfe seçilince dînin emirlerini yerine getirmekte son karar kendisindedir. Buna hilâfet için gerekli şartlar ilâve edilirse, dünyânın genel olarak en seçkin hükümeti olur.
Hilâfet, yeryüzündeki bütün müslümanların başı olmakdır. Halîfenin vazifesi, İslâm dînini korumaktır. Bunun için, din bilgilerini yayar. Dînin emirlerinin yapılmasına çalışır. Cihâd yapar. Ganîmet mallarını gazilere, fey olan malları müslümanlara dağıtır, yeni silâhlar yapar. Gazalarda kullanılacak asker yetiştirir. Mahkemelerle, hâkimlerle suçluları cezalandırır. Zulmü ve zâlimleri ortadan kaldırır ve asayişi te’min eder. Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yaptırır. Bunun yapılması için bütün imkânlardan istifâde eder. Bütün bu vazifeleri yapmakta Resûlullah’ın (sall’allahü aleyhi ve sellem) vekilidir.
İslâm halîfeleri, ağır vazife yükü altında bir takım haklara sâhib oldular. Bunlardan birincisi, bütün müslümanların kendilerine itaati idi. Nisa sûresi elli dokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey îmân edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin” buyruldu. Hadîs-i şerîfde de; “Emîre isyan eden kimseye Cennet haramdır” buyruldu. Müslümanların fitne ve fesâd çıkarması haram olup, zâlim olan hükümete de isyan etmek günahtır. Kânunlara, emîrlere karşı gelmek, cihâd olmayıp, fitne çıkarmaktır. Hükümet me’mûrlarına, âlimlerin gücü yettiği kadar emr-i ma’rûf yapması lâzımdır. Emr-i ma’rûf yaparken fitne çıkmamasına çok dikkat etmelidir. Müslümanlar zulme ve haksızlığa teslim olmaz. Meşru yollardan hakkını arar. Hükümetin meşru emirlerine uymak, her müslümana vâcibdir. Hiç kimsenin haram olan emirleri yapılmaz. Bu durum karşısında isyan edilmez ve fitne çıkarılmaz.
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Allahü teâlâdan korkunuz! Başınızdaki emîr (başkan), Habeşli köle olsa bile, itaat ediniz! Benden sonra müslümanlar arasında ayrılıklar olacaktır. O karışıklık zamanlarında benim, sünnetime ve Hulefâ-i râşidinin (dört halîfenin) sünnetlerine sarılın. Benim halîfelerim doğru yolu gösterirler. Onların gösterdiği yolda olunuz! Sonradan çıkarılan şeylerden sakınınız! Bid’atlerin hepsi dalâlettir, sapıklıktır.”
İbn-i Âbidîn bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Müslümanlar, bir memlekette emîn ve rahat ibâdet eder ve huzur içinde yaşarlarsa, sultana karşı isyan etmeleri caiz olmaz. Sultan zulüm yaparsa, zulme karşı gelmeleri fitneye sebeb olursa, yine caiz olmaz. Böyle sultanlara yardım etmek, zulme yardım etmek olur. Karşı gelenlere de yardım edilmez. Zîrâ, caiz olmayan şeye yardım edilmez. Sultan zulüm yapmıyor ise iktidarı ele geçirmek için isyan edenlere bâğî denir (Bkz. Bâğî). Müslümanların, bunlara karşı hükümete yardım etmeleri lâzım olur. Sultan âdil olsun, zâlim olsun, İslâmiyet’e uygun olan emirlere itaat etmek vâcibdir. Halîfe mürted, mecnûn veya İslâmiyet’i tatbikten âciz olursa, azl yâni hal olunur. Azli fitneye sebeb olursa, zararı az olana tahammül edilir. Bir müslüman, kahr ve zor ile halîfenin yerine iktidarı eline alırsa, buna itaat olunur.”
Halîfelerin müslümanlar üzerindeki haklarından ikincisi, kendini ve ailelerini geçindirecek maaşı beyt-ül-mâlden (hazîneden) almalarıdır. Müslümanların dünyâ ve âhıret işleriyle uğraştıkları için beyt-ül-mâlden ihtiyaçlarının görülmesi kararlaştırıldı ve bütün halîfelere devlet hazînesinden maaş verildi.
Halîfenin, hilâfet makamında kalması muayyen bir zaman olmayıp, ehliyet ve vazifelerini yerine getirmek şartına bağlı olarak ömrü boyunca idi. Halîfenin vefatıyla, kendi kendini azledip, makamını terketmesi veya müslümanlar tarafından azl gibi sebeblerden biriyle halifeliği son bulurdu. Halîfenin azlini îcâb ettiren hususlar, ahlâkî-mânevî ve bedenî kusurlar olmak üzere iki kısma ayrılır. Halîfenin, Allahü teâlânın emirlerine ve dînin esaslarına aykırı hareketleri ahlâkî ve manevî kısma girer ve azli gerektirir.
Körlük, dilsizlik, esaret, sağırlık bedenî kusurlardandır ve vazifeyi yürütme imkânına göre azli gerektirir.
İlk halîfe hazret-i Ebû Bekr’dir. Daha sonra, sıra ile hazret-i Ömer, hazret-i Osman, hazret-i Ali halîfe olmuşlardır. Bu dördünün üstünlük sıraları, halîfelik sırası gibidir. Bunlardan Şeyhaynın, yâni ilk ikisinin, diğer ikisinden daha üstün olduğunu, Eshâb-ı kiramın ve Tâbiîn-i izamın hepsi söylemiştir. Bu söz birliğini din imamlarımız bildirmektedir. Hulefâ-i râşidîn denilen bu dört halîfeden sonra, Resûlullah’ın torunu ve hazret-i Ali’nin büyük oğlu hazret-i Hasen halîfe oldu. Daha sonra halifeliği kendi rızâsı ile hazret-i Muâviye’ye bırakınca, Emevî sultanlarının hilâfeti başladı. Bunun böyle olacağını Resûl-i ekrem şu hadîs-i şerîfi ile bildirmiştir: “Benden sonra halîfelerim otuz sene benim yolumu yaşatırlar. Ondan sonra ümmetimin başına melikler (sultanlar) gelir.” On dördüncü Emevî halîfesi Mervân bin Muhammed’den sonra hilâfet 749 senesinde Abbasî sultanlarına geçti. İlk Abbasî halîfesi Sultan Abdullah Seffâh idi. Yavuz Sultan Selim Hân ile Osmanlılara geçen ve saltanatla birlikte kullanılan hilâfet, saltanatın kaldırılması ile önce saltanattan ayrıldı (1922). Aradan çok geçmeden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kabul ettiği bir kânunla hilâfet kaldırıldı (3 Mart 1924).
SIRTINDA ÇUVAL TAŞIYAN HALÎFE
Ebû Bekr-i Sıddîk’ın (radıyallahü anh), halîfe iken arkasına bir çuval alarak götürdüğünü hazret-i Ömer görüp, sebebini sormuştu. “Yâ Ömer! Çoluk-çocuğumun ihtiyaçlarını kazanmam lâzım değil mi?” buyurdu. Hazret-i Ömer, halîfenin bu cevâbını son derece beğenmekle beraber hayretle karşıladı. “Resûlullah’ın halîfesinin bütün insanlara hizmet etmesi lâzımdır. Bu hizmeti yapabilmesi için beyt-ül-mâlden, yâni devlet hazînesinden halîfeye maaş verelim” dedi. Eshâb-ı kiramın hepsi bunu uygun görüp, halîfeye beyt-ül-mâlden lâzım olan malın verilmesi kararlaştırıldı. Hazret-i Ebû Bekr, herkes gibi yaşıyacak kadar alır, artarsa geri verirdi, ikinci halîfe Ömer (radıyallahü anh) da böyle idi. İslâm orduları Kudüs’ü ve etrafını aldıkları zaman, Avrupa devletleri tarafından Kudüs’e gönderilen çok bilgili ve tecrübeli bir sefir; halîfe ile konuşup, dilekleri kabul edilmemiş olduğu hâlde, kendi hükümetine, hazret-i Ömer’in ahlâkını, adaletini övmekten kendini alamamış ve onun, “Öyle bir pâdişâh ki, yüksek ilim ve heybet sahibi olduğu hâlde, ne bir sarayı, ne de süslü elbiseleri vardır. Elbisesine dikkat ettim on sekiz yerinde yama vardı. Böyle zfnetsiz, gösterişsiz, hep harbe, gazaya hazırlanan bir kahramana karşı koyulmaz” dediği, Avrupa’nın taassub gütmeyen târihlerinde yazılıdır.