HADÎS İLMİ
Peygamber efendimizin mübarek sözleri, işleri ve hâllerine ait üç çeşit sünnetin söz ve yazı hâlinde nakledilmesi. Hadîs, sünnet kelimesiyle eş anlamda olup, lügatte “haber vermek” demektir. Hadîs-i şerîfleri öğreten ilme hadîs ilmi, bu ilimle meşgul olan âlimlere hadîs âlimleri, bu ilmin usûl ve metodlarını, hadîs-i şerîf çeşitlerini anlatan ilme de hadîs usûlü ilmi denir. Peygamber efendimizin sünnetinin önemini âyet-i kerîmeler bildirmektedir. (Bkz. Sünnet)
İslâmiyet’in doğuşu ve Medîne-i münevverede yeni bir İslâm devletinin kuruluşu, o zamana kadar bedevî hayâtı yaşayan ve sonra müslüman olan kabileleri, yeni bir hayat sistemine bağladı. Kur’ân-ı kerîmde; ibâdetler, münâkehât (evlenme), müfârekât (boşanma), bey’ ve şirâ (alış veriş bilgileri), kati, sirkat (hırsızlık), mîrâs ve daha bir çok mes’elelerde hükümler bildirildi. Ancak, Kurân-ı kerîmde bildirilen emirlerin nasıl yapılacağı Resûlullah efendimiz tarafından îzâh edildi. Meselâ, Kur’ân-ı kerîmde namazın muayyen (belirli) vakitlerde mü’minler üzerine yazılmış bir farz olduğu bildirilmişti. Sık sık da namaz kılmaları emrediliyordu. İslâm dîniyle ilk şereflenmiş olan Eshâb-ı kiram (radıyallahü anhüm), her ne kadar bu emirlerin zahirî (görünen) mânâsını anlamış iseler de, namazın nasıl kılınacağını bilmediklerinden; vakitlerini ve rek’atlerini öğrenmek için Peygamber efendimize sordular. Peygamber efendimiz de namaz vakitlerini, rek’atlerini ve nasıl kılınacağını açıklayıp; “Benim kıldığımı gördüğünüz gibi kılınız” buyurdular. Böylece âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîflerle tefsîr ve îzâh edilmiş (açıklanmış) oldu. Zîrâ Resûlullah efendimiz de, namazı Buhârî’deki hadîs-i şerîfde bildirildiğine göre; Cebrail aleyhisselâmın arkasında kılmak suretiyle öğrenmişti.
Eshâb-ı kiram (r. arihüm), Peygamber efendimizden duydukları herhangi bir sözü veya görmüş oldukları herhangi bir fiili (işi) aralarında müzâkere ederek (birbirlerine öğreterek) hayatlarını, bu söz ve fiilin ifâde ettiği mânâya tatbik ettiler. Canla başla Resûlullah efendimizin sünnetine sarıldılar. Eshâb-ı kiram (radıyallahü anhüm), gösterdikleri bu candan muhabbetle, hadîs ilminin doğmasına sebeb oldular ve bu ilmin ilk kaynağı olarak târihe geçtiler.
Resûlullah efendimiz, önceleri hadîs-i şerîflerin yazılmasını men ettiler. Bunun sebebi hikmeti, âyet-i kerîmelerle karıştırılması ihtimâli idi. Bu hususta Ebû Sa’îd-i Hudrî (radıyallahü anh) bildirdi ki, Resûlullah efendimiz önceleri; “Benden, Kur’ân-ı kerîmden başka bir şey yazmayınız. Her kim bir şey yazmışsa onu imha etsin” buyurdular. Ebû Sa’îd (radıyallahü anh) yine bildirdi ki: “Hadîs yazmak için Resûlullah’dan izin istedim. Bana izin vermediler.”
Resûlullah efendimiz daha sonraları hadîs-i şerîflerin yazılmasına müsâade buyurdular. Abdullah bin Amr’dan (radıyallahü anh) rivayet edilen hadîs-i şerîfde bildirildi ki: Abdullah bir Amr; “Yâ Resûlallah! Hadîs-i şerîfleri yazayım mı?” diye sorduğunda “Evet yaz!” buyurdular. “Yâ Resûlallah! Sizden her işittiğimi yazayım mı?” diye tekrar sorduğunda yine; “Evet yaz!” buyurdular. Tekrar; “Sizden hiddetli ve hoşnud hâlinizde de yazayım mı?” diye sordu. O zaman Resûlullah efendimiz; “Evet yaz! Çünkü ben bütün bu hâllerde ancak hakkı söylerim” buyurdular. Yine Ebû Hüreyre’den (radıyallahü anh) rivayet edilen bir hadîs-i şerîfte bildirildi ki: Bir zât, işittiği hadîsleri ezberleyemediğini söyleyerek, Resûlullah efendimize hafızasından şikâyet etti. O zaman Resûlullah efendimiz; “Hafızana elinle yardım et (vâni yaz!)” buyurdular.
Mekke’nin fethi sırasında, Peygamber efendimiz müslümanlara bir hutbe îrâd etti. Orada bulunanlardan Yemenli Ebû Şah adındaki zât, hutbenin kendisi için yazılmasını istedi. Peygamber efendimiz de orada bulunanlardan birisine; “Hutbeyi Ebû Şâh’a yazınız” buyurdular.
Resûlullah efendimizin verdiği izin ile Eshâb-ı kiram (radıyallahü anhüm) hadîs-i şerîfleri yazmaya başladılar. Eshâb-ı kiramdan (radıyallahü anhüm) çok sayıda hadîs rivayet edenlere el-Müksirûn dendi. Bunların başında 5375 hadîs-i şerîfle Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) gelmektedir. Sonra 2630 hadîs-i şerîfle Abdullah ibni Ömer, sonra 2296 hadîsle Enes bin Mâlik, sonra 2210 hadîsle hazret-i Âişe, sonra 1660 hadîs-i şerîfle Abdullah ibni Abbâs, sonra 1540 hadîsle Câbir bin Abdullah ve 1770 hadîs-i şerîfle Ebû Sa’îd-i Hudrî (radıyallahü anhüm) gelmektedir. Dört büyük halîfe ile diğer Eshâb-ı kirama da el-Mukıllûn dendi.
Hadîs-i şerîflerin, asr-ı saâdetde Eshâb-ı kiram tarafından yazıldığını gösteren vesîkalardan bâzıları şunlardır: Peygamber efendimizin komşu devlet başkanlarına yazdırdığı mektuplar. Ebû Şah hadîsi, Sa’d bin Ubâde’nin toplayıp yazdığı sahîfeler, Abdullah bin Ebî Evfâ’nın bizzat eliyle yazıp talebesine okuttuğu hadîsler, Semüre bin Cündüb’ün yazdığı ve çocuklarına bıraktığı sahîfe, Câbîr bin Abdullah’ın sahîfesi, Abdullah bin Amr’ın es-Sahîfet-üs-Sâdıka adındaki sahîfesi ve Ebû Hüreyre’nin Hemmâm bin Münebbih yoluyla gelen sahîfesi.
Resûlullah efendimizin hicretin birinci yılında Muhacirlerle Ensâr arasındaki vazifeleri tesbit için yazdırdığı risaleler (Hukuk târihinde ilk yazılı anayasa kabul edilir), Abdullah bin Abbâs’ın Peygamber efendimizin sünnet ve sîretini yazdığı sahîfeler bunlardandır.
Eshâb-ı kiramdan sonra, Resûlullah efendimizin hadîs-i şerîflerini ezberleyip, yazmaya ve korumaya, Tabiîn denilen hayırlı nesil devam etti. Bunlar, Eshâb-ı kiramın talebeleri idiler. Hadîs-i şerîfde; “Ümmetimin en iyisi benim bulunduğum zamanda olanlardır. Onlardan sonra en iyisi onlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra en iyisi daha sonra gelenlerdir...” buyrulmuştu. Hadîs-i şerîfler, Tabiîn tarafından sistemli bir şekilde toplanıp yazıldı. İslâmî ilimler ve bilhassa hadîs ilminde en meşhûrtâbiînler şunlardır: Mekke’de; Abdullah bin Abbâs’ın (r. anh) kölesi İkrime, Ata bin Ebî Rebâh, Medîne’de; Sa’îd bin Müseyyib, Süleyman bin Yesâr, İbn-i Şihâb Zührî, Urve bin Zübeyr, Kûfe’de; Alkame bin Kays, Basra’da; Hasen-i Basrî, Muhammed bin Şîrîn, Şam’da; Ömer bin Abdülazîz, Yemen’de; İbn-i Keysân, Vehb bin Münebbih (radıyallahü anhüm).
Hulefâ-i Râşidîn devrinde yazılı ve ezberde bulunan hadîs-i şerîfler, Kur’ân-ı kerîm gibi bir araya toplanmamıştı. Hadîs-i şerîflerin tedvin ve tasnif işi Emevîler devrinde, tabiînden halîfe Ömer bin Abdülazîz’in emri ile başladı. Adaletiyle meşhûr olan ve ikinci Ömer de denilen bu zât, Medîne valisi Ebû Bekr bin Muhammed bin Amn bin Hamza’ya; “Resûlullah efendimizin hadîs-i şerîflerini, sünnetlerini, Amra’nın rivayetlerini tetkîk edip yaz! Çünkü, ben bu ilim ehlinin gitmesinden ve ilmin zâyî (yok) olmasından korkuyorum” diye yazdı. Ömer bin Abdülazîz (rahmetullahi aleyh) bu emri diğer valilere de gönderdi. Halîfenin bu emrine uyup, hadîs-i şerîfleri ilk defa toplayan zât, Muhammed bin Müslim bin Şihâb-üz-Zührî oldu. Zührî (rahmetullahi aleyh) yazdığı ve topladığı bu hadîs mecmualarını çeşitli şehirlere gönderdi. Bir çok hadîs âlimleri ona gelip, ellerindeki mecmuaları kontrol ettiler ve hadîs rivayeti hususunda kendisinden izin istediler. Zührî (rahmetullahi aleyh) hadîs ile ilgili bir çok eserler meydana getirdi. Kitap yığınları arasında görünmez oldu. Bu sebeble hanımının; “Zührî’yi kitap yığınları arasında görmektense, üç kumaya tahammül ederim” dediği Vefeyât’da bildirilmektedir.
Tabiînden başka zâtlar da, yazılan hadîs-i şerîflerin toplanması yâni tedvîniyle ilgili çalışmalar yaptılar. Tedvîn devrindeki mecmualar, çok defa belirli konular üzerinde idi. Meselâ namazla ilgili hadîsler, bir mecmuada; oruçla ilgili olanlar bir mecmuada toplandı. Sahîfelerden, mecmualar meydana geldi. Sonra bu isimsiz mecmualardan alınan hadîs-i şerîfler, bablar ve fasıllara ayrılmış kitaplar içinde toplandı. Bu kitapların meydana gelişi, ikinci hicrî asır ortalarında başladı. Tasnif adı verilen bu büyük hizmeti yapan muhaddisler (hadîs-i şerîf âlimleri) yetişti. Tabiînden sonra gelen bu mübarek nesle, Tebe-i tabiîn dendi.
Tebe-i tabiîn devri, hadîs tahammülü (toplama) ve rivayeti usûlünün en mükemmel hâle girdiği devir oldu. Bu devirde hadîsler, konularına göre bablara ayrılarak tasnife tâbi tutuldu. Hadîsleri ilk tasnif eden; Basra’da, Rebî’ İbni Sübeyh, Sa’îd ibni Ebî Arûbe, Yemende; Hâlid ibni Cemîl ve Ma’mer bin Râşid, Mekke-i mükerremede; İbn-i Cüreyc, Kûfe’de; Süfyân-ı Sevrî oldu. Bu devreye ait zamanımıza kadar gelen tasnîf edilmiş en mühim eser, İmâm-ı Mâlik bin Enes’in (radıyallahü anh) Muvatta’ı ve Ma’mer bin Râşid’in Câmii’dir.
Tasnîf devrinin çalışmaları üçüncü asırda mükemmel bir hâle geldi. Bu zamanda asırlar boyu âlimlere kaynaklık eden Kütüb-i sitte ve Müsnedler meydana getirildi. Daha sonraki asırlarda, üçüncü asır sonundan yedinci asır ortasına kadar olan zaman içerisinde husûsî metodlarla hadîs eserleri yazıldı. Ebû Abdullah Nişâbûrî’nin el Müstedrek adlı eseri bunlardandır.
Hadîs âlimleri, hadîs ilminin usûl ve metodlarını koyarak yeni bir ilim olan Usûl-i hadîs ilmini meydana getirdiler. Hadîs râvîlerinde aranan şartlar, hadîs alma usûlleri, hadîs rivayeti ve şartları, hadîslerin taksîmi (çeşitleri), ayrı ayrı uzun tarifleri, izahları, tesbitleri, kitapları, her bir hadîsin şartları, kayıtları tesbit edildi. Hadîs-i şerîfler iki kısımda incelendi. Hadîsin asıl muhtevasına metin, bu metin kısmını sıra ile bir birine nakletmiş olan sözüne ve hâline güvenilir kimselerin (yâni râvîlerin) isimlerini ihtiva eden kısmına da isnâd adı verildi. İlâhî kaynaktan gelen bir metni ilk tebliğ edenden (Resûlullah efendimizden), en son ulaştığı kimseye kadar, aradaki bütün nakilleri sayarak ifâde etmek, İslâmiyet’ten önce hiç bir ümmette görülmemiştir. Bu derece doğru haber almak, Allahü teâlânın müslümanlara bahşettiği bir nîmet oldu. Hadîs usûlü sahasında ilk yazılan eser, Râmehürmüzî’nin El-Muhaddis-ül-fâsıl adlı eseridir.
Hadîs-i şerîflerdeki konulardan bâzıları şunlardır:
1-Allahü teâlânın kitabı olan Kur’ân-ı kerîme ve Peygamber efendimizin sünnetine yapışmak. 2-İslâm’ın beş şartı, zikirler ve ihsan, yâni kalb bilgileri. Tasavvuf, bu ihsanı elde etmek içindir. 3-Muâmelâttır. Nafaka için ticâret, san’at ve zirâat bilgileri ve sosyal haklar bunun içindedir. 4-İyi ahlâk bildirilmekte ve övülmektedir. 5-Köle âzâd etmek. 6-Fazîleti çok olan ameller ve Eshâb-ı kiramın üstünlükleri. 7-Peygamberimizin ve râvîlerin hayâtı. 8-Kıyâmete kadar olacak mühim işler. 9-Kıyâmet hâlleri, haşr, neşr, Cennet ve Cehennem. 10-Melekler, şeytan, tababet (doktorluk, tıb ilmi) gibi çeşitli ilimler.
Hadîs-i şerîflerin çeşitleri; Mahzen-ül-ulûm ve Eşi’at-ül-lemeât kitab larında şöyle bildirilmektedir:
1-Hadîs-i mürsel: Sahâbe-i kiramın (radıyallahü anhüm) ismi söylenmeyip, Tabiînden birinin, doğruca; “Resûl-i ekrem efendimiz buyurdu ki” dediği hadîs-i şerîflerdir.
2-Hadîs-i müsned: Peygamber efendimize isnâd eden Sahâbînin (radıyallahü anhüm) ismi bildirilen hadîs-i şerîflerdir. Müsned hadîsler, muttasıl veya münkatı’ olur.
3-Hadîs-i müsned-i muttasıl: Resûlullah efendimize kadar, isnadı muttasıl olan, yâni aradaki râvîlerden hiç biri noksan olmayan hadîs-i şerîflerdir.
4-Hadîs-i müsned-i münkatı’: Sahâbîden (radıyallahü anhüm) gayrı bir veya bir kaç râvîsi bildirilmeyen hadîs-i şerîflerdir.
5-Hadîs-i mevsûl: Sahâbînin (radıyallahü anhüm); “Resûlullah’tan işittim, böyle buyurdu” diyerek haber verdiği, hadîs-i müsned-i muttasıl demektir. Mevâhib-i ledünniyye ve Hadîs-i erbain tercümesinde böyle olan hadîs-i şerîflere, Hadîs-i merfû’denilmektedir.
6-Hadîs-i mütevâtir: Bir çok Sahâbînin, Resûl-i ekrem efendimizden ve başka bir çok kimsenin de bunlardan işittiği ve kitaba yazılıncaya kadar, böyle hep çok kimselerin haber verdiği hadîs-i şerîflerdir. Bunların bir yalan üzerinde söz birliği yapmalarına imkân yoktur. Mütevâtir olan hadîs-i şerîflere muhakkak inanmak ve yapmak lâzımdır. İnanmıyan kâfir olur.
7-Hadîs-i meşhûr: İlk zamanda bir kişi bildirmişken, ikinci asırda şöhret bulan hadîs-i şerîflerdir. Yâni bir kimsenin Peygamber efendimizden, o kimseden de, çok kimselerin ve bunlardan dahî, başka kimselerin işittiği hadîs-i şerîfler olup, son duyulan kimseye kadar, artık hep mütevâtir olarak bildirilmiştir. Meşhûr hadîslere inanmayan kâfir olur.
8-Hadîs-i mevkuf: Sahâbîye (radıyallahü anhüm) kadar söyleyen hep bildirilip, Sahâbî’nin, Resûl-i ekrem efendimizden “İşittim” demeyip, “böyle buyurmuş” dediği hadîs-i şerîflerdir.
9-Hadîs-i sahîh: Âdil ve hadîs ilmini bilen kimselerden işitilen, müsned-i muttasıl, mütevâtir ve meşhûr hadîslerdir.
10-Haber-i âhâd: Hep bir kimse tarafından söylenilen, müsned-i muttasıl hadîs-i şerîflerdir.
11-Hadîs-î mu’allak: Başdan bir veya bir kaç râvîsi veya hiç bir râvîsi belli olmayan hadîs-i şerîflerdir. Mürsel ve münkatı’ hadîsler de mu’allakdır. Baştan yalnız birinci râvîsi bildirilmeyen hadîse, Müdelles denir. Tedlîs mekruhtur.
12-Hadîs-i kudsî: Mânâsı, Allahü teâlâ tarafından, kelimeleri ise, Peygamber efendimiz tarafından olan hadîs-i şerîflerdir. Hadîs-i kudsîleri söylerken, Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem bir nur kaplardı ve hâlinden belli olurdu.
13-Hadîs-i kavî: Söyledikten sonra, bir âyet-i kerîme okuduğu hadîsdir.
14-Hadîs-i nâsih: Son zamanlarında söyledikleri hadîs-i şerîflerdir.
15-Hadîs-i mensûh: İlk zamanda söyleyip, sonra değiştirilen hadîslerdir.
16-Hadîs-i âm: Bütün insanlar için söylenmiş hadîs-i şerîflerdir.
17-Hadîs-i hâs: Bir kimse için söylenmiş hadîs-i şerîflerdir.
18-Hadîs-i hasen: Bildirenler, sâdık ve emîn olup, fakat hafızası, anla yışı, sahîh hadîsleri bildirenler kadar kuvvetli olmayan kişilerin bildirdiği hadîs-i şerîflerdir.
19-Hadîs-i maktu: Söyleyenleri, Tâbiîn-i kirama (rahmetullahi aleyhim) kadar bilinip, Tabiînden rivayet olunan hadîs-i şerîflerdir.
20-Hadîs-i şaz: Bir kimsenin; “Bir hadîs âliminden işittim” dediği hadîs-i şerîflerdir. Kabul edilir, fakat sened, vesîka olamazlar. Âlim denilen kimse, meşhûr bir zât değilse, kabul olunmazlar.
21-Hadîs-i garîb: Yalnız bir kimsenin bildirdiği hadîs-i sahîhdir. Yâhud, aradakilerden birine, bir hadîs âliminin muhalefet ettiği hadîsdir.
22-Hadîs-i za’îf: Sahîh ve hasen olmayan hadîs-i şerîflerdir. Bildirenlerden birinin hafızası, adaleti gevşek olur veya îtikâdında şüphe bulunur. Zayıf hadîslere göre fazla ibâdet yapılır. Fakat ictihâdda bunlara dayanılmaz.
23-Hadîs-i muhkem: Te’vîle muhtaç olmayan hadîs-i şerîflerdir.
24-Hadîs-i müteşâbih: Te’vîle muhtaç olan hadîs-i şerîflerdir.
25-Hadîs-i munfasıl: Aradaki râvîlerden, birden ziyâdesi unutulmuş olan hadîs-i şerîflerdir.
26-Hadîs-i müstefiz-müstefîd: Söyleyenleri üçden çok olan hadîsdir.
27-Hadîs-i muddarib: Kitap yazanlara, muhtelif yollardan, birbirine uymayan şekilde bildirilen hadîs-i şerîflerdir.
28-Hadîs-i merdûd: Mânâsı olmayan ve rivayet şartlarını taşımayan sözdür.
29-Hadîs-i müfterâ: Müseylemet-ül-Kezzâb’ın ve ondan sonra gelen münafıkların, zındıkların, müslüman görünen dinsizlerin uydurma sözleridir. Ehl-i sünnet âlimleri, merdûd ve müfterâ hadîsleri aramış, bulmuş, ayırmışlardır. Din büyüklerinin kitaplarında, böyle sözlerden hiç biri yoktur.
30-Hadîs-i mevdu’: Mevdu’ kelimesinin, bir lügat mânâsı, bir de ıstılah (yâni her ilme mahsûs, ayrı bir) mânâsı vardır. Yâni, usûl-i hadîs ilminin verdiği mânâsı vardır. Lügatde mevdu’, bir yere sonradan konulmuş, uydurma demektir. Yâni, Server-i âlemin sallallahü aleyhi ve sellem mübarek ağzından çıkmayıp da, bir zındık, bir münafık, bir yalancı tarafından iftira olarak konulmuş ve hadîs denilmiştir. Bu ise iki yol ile anlaşılabilir. Birincisi: Hadîs-i şerîfin sahibi olan Resûlullah efendimizin; “Bu benim hadîsim değildir” yâni, bunu ben söylemedim, demesi iledir, ikincisi: Nübüvvetin ve risâletin başladığı günden beri, âhırete teşrif edinceye kadar, her gün, Resûlullah efendimizin yanında bulunup, her sözüne, her hâline, her huyuna, titizlikle dikkat ederek, yazılanlar arasında, bu mevdu’ hadîsin bulunmaması ile anlaşılır ki, bu yol ile de anlamak elbette mümkün değildir.
Usûl-i hadîs ilminde müctehid olan bir âlim, bir hadîsin mevdu’ olduğunu isbât edince, bu ilmin bütün âlimlerinin de, mevdu’demesi lâzım gelmez. Çünkü, mevdu’ diyen müctehid, bir hadîsin sahîh olması için lüzum gördüğü şartları taşımayan bir hadîs için; “Mezhebimin usûlünün kaidelerine göre, mevdû’dur” der. Yoksa, Server-i âlem efendimizin sözü değildir demek istemez. Yâni, “Hadîs-i şerîf denilen bu sözün hadîs olması, “Bence anlaşılmamıştır” demektir. Bu âlime göre hadîs olmaması, hakîkatte hadîs olmadığını göstermez. Hadîs usûlü ilminin başka bir müctehidi de, hadîsin doğru olması için aradığı şartları bu sözde bulunca; “Hadîsdir, mevdu’değildir” diyebilir.
Bir hadîsin mevdu’ olduğunu bildiren kimsenin, her şeyden önce, usûl-i hadîs ilminde müctehid olması lâzımdır. Böyle bir müctehid, usûl-i hadîs ilminin kaidelerine göre, bir hadîsin mevdu’ olduğunu isbât ederse, yalnız onun mezhebinde mevdu’ olur. Usûl-i hadîs ilminde müctehid olan başka âlimlerin mezheplerinde de mevdu’ olması lâzım gelmez. Bu âlimler (rahmetullahi aleyhim), böyle hadîsleri, kitablarında, sahîh hadîs olarak yazar. Müslümanlar da, onu hadîs olarak tanır.
Büyük hadîs âlimleri: Hadîs âlimleri, çok yüksek insanlardır. Râvîleri ile beraber, yüz bin hadîs-i şerîfi ezber bilene hafız denir. Kur’ân-ı kerîmi ezberliyene hafız değil, kâri’ denir. Bugün, hadîs-i şerîfleri ezbere bilen bulunmadığı için, kâri’ yerine, yanlış olarak hafız deniyor. İki yüz bin hadîs-i şerîfi ezbere bilene şeyh-ul-hadîs denir. Üç yüz bin ezberleyene, huccet-ül-İslâm denir. Üç yüz binden daha çok hadîs-i şerîfi, râvîleri ile, senedleri ile birlikte ezber bilene hadîs imâmı, hadîs müctehidi ve hâkim denir. Bu gün böyle bir İslâm âlimi dünyâda yoktur. Hadîs ilimleri ehil olmıyanların elinde kalmıştır. Doğru oldukları, bütün İslâm âlimleri tarafından tasdik edilen hadîs kitaplarından altı tanesi, bütün dünyâda şöhret bulmuştur. Bu altı kitaba Kütüb-i sitte denir. Kütüb-i sitteyi yazan altı büyük âlimdir.
1-İmâm-ı Buhârî (rahmetullahi aleyh): İsmi, Muhammed bin İsmail’dir. Kısaca (H) harfi ile gösterilir. Sahîh-i Buhârî adlı kitabında yedi bin iki yüz yetmiş beş hadîs-i şerîf vardır. Bunları, altı yüz bin hadîs arasından seçmiştir. Her hadîsi yazacağı zaman, gusl abdesti alıp, iki rek’at namaz kılar, istihare ederdi. Buhârî-yi şerîfi on altı senede yazmıştır. (Bkz. Buhârî).
2-İmâm-ı Ebü’l-Hüseyn Müslim Nîşâpûrî (rahmetullahi aleyh): Kısaca (M) harfi ile gösterilir. Câmi’us-sahîh ismindeki kitabını üç yüz bin hadîs-i şerîfden seçmiştir. (Bkz. İmâm-ı Mâlik).
3-İmâm-ı Mâlik bin Enes: (Mâ) ile gösterilir. Muvatta’ ismindeki kitabı, ilk yazılan hadîs kitabıdır. Mevdû’ât-ül-ulûm’da diyor ki, bâzı âlimler, Kütüb-i sitte’yi sayarken, Muvatta’ yerine, İbn-i Mâce’nin Sünen kitabını söylemişlerdir.
4-İmâm-ı Tirmizî (rahmetullahi aleyh): İsmi, İmâm-ı Muhammed bin Îsâ’dır. (T) harfi ile gösterilir. Câmi’us-sahîh adlı hadîs kitabı çok kıymetlidir.
5-Ebû Dâvûd Süleyman bin Eş’as Sicistânî: (D) harfi ile gösterilir. Sünen ismindeki kitabında, dört bin sekiz yüz hadîs-i şerîf vardır. Bunları, beş yüz bin hadîs arasından seçmiştir.
6-İmâm-ı Nesâî: Adı, Ebû Abdurrahmân Ahmed bin Ali’dir. (S) harfi ile gösterilir. Sünen-i kebîr ve Sünen-i sagîr adındaki hadîs kitapları çok kıymetlidir. Sünen-i sagîr, Kütüb-i sitte’dendir.
Mevdû’ât-ül’ulûm kitabında diyor ki, Sünen kelimesi, yalnız olarak söylenince dört âlimin kitâblarından biri anlaşılır. Bunlar; Ebû Dâvûd (D), Tirmizî (T), Nesâî (S) ve İbn-i Mâce’dir. İbn-i Mâce, kısa olarak (MC) harfleri ile gösterilmektedir (Rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în). Bunlardan başkasının Sünen kitabı söylenirken, yazarının da adı birlikte söylenir. Meselâ, Sünen-i Dâre Kutnî (KTm) ve Sünen-i kebîr-i Beyhekî (Hek) denir.
Meşhûr ve çok kıymetli hadîs kitâblarından, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in Müsned’i (HD) ve Ebû Ya’lâ Müsned’i (Ya’lâ) ve Abdullah Dârimî’nin Müsned’i (DR) ve Ahmed Bezzâr’ın Müsned’i (Z) ile gösterilir. Bu kitablara Mesânîd denir. Ayrıca İmâm-ı Suyûtî’nin Cami-üs-sagîr ve kebîr’i, Beyhekî’nin Müsned’i ve Hâkim’in Müstedrek’i, Taberânî’nin Mu’cem-ul-Kebîr, Sagîr ve Evsatları meşhûrdur. Usûl-i hadîs ilmini bildiren İmâm-ı Nevevî’nin Takrîb’i ve bunun Suyûtî tarafından yapılan Tedrîb-ür Râvî şerhi, İbn-i Salâh’ın Ulûm-ül-hadîs’i, Kettânînin Risâlet-ül-müstatrafe’si çok meşhûrdur. Günümüzde hadîs kitaplarının yeni yeni fihristleri yapılmaktadır.
Bâzı hadîs-i şerîfler:
“Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların yalnız biri Cennet’e girecek, ötekilerin hepsi Cehennem’e gidecektir.”
“Ümmetimin âlimleri, İsrâiloğullarının peygamberleri gibidir.”
“Hikmet (yâni ilim ve san’at) mü’minin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa alsın.”
“İki gün aynı hâlde bulunan, (yâni her gün ilerlemeyen, bir şey öğrenmeyen) aldandı, ziyan etti.”
“Allahü teâlâ, sizin güzel suretlerinize, mallarınıza bakmaz. Kalblerinize ve amellerinize bakar.”
“Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar (nafile) ibâdet etmekten daha sevâbdır.”
“Bütün çocuklar müslümanlığa uygun ve elverişli olarak dünyâya gelir. Bunları, sonra anaları, babaları hıristiyan, yahûdî ve dinsiz yapar.”
“Herkes âhırette, dünyâda iken sevmiş olduğu kimselerle beraber bulunacaktır.”
“Eshâbını gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete kavuşursunuz.”
“Bir zerrecik (yâni çok az) bir günahdan kaçınmak, bütün cin ve insanların ibâdetleri toplamından daha iyidir.”
İLİM ÂŞIKLARI
Eshâb-ı kiram gibi, Tabiîn ve Tebe-i tabiîn de (radıyallahü anhüm), islâm dîninin Kur’ân-ı kerîmden sonra ikinci esas kaynağı sayılan hadîs ilmi için çok çalıştılar. Hadîc-i şerîflerin toplanmasında, korunmasında ve sonraki nesillere ulaşmasında büyük hizmetler ettiler. Tedvin ve tasnif için uzun, yorucu seyahatlerde bulundular, önceleri hadîs-i şerîflerin menbaı (alınıp öğrenildiği yer) Medine-i münevvere idi. Eshâb-ı kiram (radıyallahü anhüm) burada bulunuyordu. Bu sebeble Medîne-i münevvereye Dâr-üs-sünne adı verilmişti. Mekke’nin fethi ve islâmiyet’in başka memleketlere yayılmasıyla, önceleri Medîne-i münevvereye hadîs öğrenmek için gelen ilim âşıkları, sonraları çeşitli memleketlere dağılan hidâyet yıldızlarından hadîs-i şerîf öğrenmek için seyâhetlerde bulundular. Başta Eshâb-ı kiram bu hizmete öncülük etti. Buhârî’nin bildirdiğine göre, Câbir bin Abdullah (radıyallahü anh), Abdullah bin Uneys’in elindeki bir tek hadîs-i şerîfi öğrenebilmek için bir aylık yol gitti ve onu öğrendi. Ebû Eyyûb da bir tek hadîs için, Mısır’da bulunan Ukbe bin Âmir’in (radıyallahü anh) yanına gitti. Abdullah bin Abbâs da (radıyallahü anh), hadîs-i şeni öğrenmek için uzun yolculuklarda bulundu. Eshâb-ı kiramdan sonra gelenler de, hadîs-i şerlileri, en küçük teferruatına kadar doğru bir şekilde öğrenebilmek için çalıştılar, ilim arama ve öğrenme faaliyetlerinin kıymeti arttı. Böylece ilk biyografik eserler meydana geldi.