GADÎR-İ HUM
Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye giden yol üzerinde bulunan, Cuhfe denilen yere iki veya üç mil(4 veya 6 km.) uzaklıkta bulunan bir vadi. Bu vadide suyu zehirli bir göl vardır. Arab coğrafyacıları, çevresi bataklık olan bu gölün etrafını kuşatan kesîf ağaçlıklardan ve ağaçlar ile göl arasındaki Peygamber efendimizin namaz kıldığı camiden bahsederler.
Rivayete göre; sevgili Peygamberimiz Hudeybiye musâlehası veya Veda haccı dönüşünde Gadîr-i Hum adlı bu vadiye, Eshâb-ı kirâmıyla birlikte gelip konakladılar. Suyun başında bulundukları sırada, namaz vakti girdi, müslümanlar namaza çağırıldı. İki ağacın altı süpürülüp temizlendi. Semûre ağacının üzerine bir elbise gerilerek Peygamber efendimiz için gölgelik yapıldı. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem orada öğle namazını kıldı. Sonra hitâb için ayağa kalktı. Allahü teâlâya hamd ü senada bulunduktan sonra, kıyamet gününe kadar olup bitecek şeylerin hiçbirini bırakmaksızın haber verdi. Vaz ve nasîhatta bulunduktan sonra; “Ey insanlar! Ben de insanım. Bir gün ecelim gelecek. Size; Allahü teâlânın kitabı (yâni Kur’ân-ı kerîm) ve Ehl-i beytimi bırakıyorum. Kur’ân-ı kerîmin gösterdiği yola sarılınız! Ehl-i beytimin kıymetini biliniz” buyurdu.
“Ey insanlar! Siz ne üzerine şehâdet edersiniz” diye sordu. “Allah’tan başka ilâh bulunmadığına şehâdet ederiz” dediler. Peygamber efendimiz; “Sonra?” diye sordu. “Muhammed aleyhisselâmın da Allah’ın kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederiz” dediler.
Peygamber efendimiz; “Sizin velîniz kimdir?” diye sorunca; “Bizim velîlerimiz Allah ve Allah’ın Resûlüdür” dediler. Peygamber efendimiz; “Ey insanlar! Ben size kendi canınızdan daha evlâ değil miyim?” diye sorunca da; “Evet yâ Resûlallah!” dediler. Peygamber efendimiz; “Ben size kendi canınızdan daha evlâ değil miyim?” diye tekrar sorunca; “Evet” dediler. Bunun üzerine Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem hazret-i Ali’nin elinden tutup; “Ben kimin mevlâsı isem Ali de önün mevlâsıdır (Beni seven onu da sevsin). Allah’ım ona dost olana dost ol! Düşman olana düşman ol! Ona yardım edene yardım et!” buyurarak dua etti. Sonra hazret-i Ömer, hazret-i Ali’nin yanına gelip; “Ne mutlu sana yâ Ali! Bütün mü’minlerin mevlâsı (sevgilisi) oldun” diyerek onu tebrik etti.
Mevlâ kelimesinin Arabça’da bir çok mânâsı vardır. Bunlardan yirmisi Kâmûs-i Fîrûzâbâdî’de yazılıdır. Böyle bir çok mânâya gelen kelimelerin hangi mânâya kullanıldığı bir delîl, bir işaret ile anlaşılır. İşâretsiz, delîlsiz bir mânâ vermek doğru olmaz. Böyle hâllerde, ortakça kabul edilen mânâları vermek daha iyidir. Bunun için Abdülgâfir bin İsmail Fâris, Mecma’ul-garâib kitabında, velî kelimesini anlatırken, yukarıdaki hadîs-i şerîfi; “Beni seven ve yardımcı bilen kimse, Ali’yi de, yardımcı bilsin” şeklinde açıklamıştır. Ayrıca lügatlerde mevlâ kelimesi evlâ mânâsında kullanılmamaktadır. Bu sebeble hazret-i Ali’yi seviyoruz deyip, Eshâb-ı kiramın geri kalanına söğen kimselerin; bu hadîs-i şerîfi ileri sürerek, halîfeliğin hazret-i Ali’nin hakkı olduğunu; Ebû Bekr, Ömer ve Osman (radıyallahü anhüm) tarafından haksızlıkla gasb edildiğini ileri sürmeleri doğru değildir. Zîrâ, hazret-i Ali ve bütün Hâşimoğulları da birlik oldukları hâlde, Eshâb-ı kiramın hepsi (r. anhüm) hazret-i Ebû Bekr’i söz birliği ile halîfe seçmiştir. Bu söz birliği, hazret-i Ebû Bekr’in (radıyallahü anh) halîfeliğinin doğruluğunu açıkça göstermektedir. Eğer ortada bir haksızlık olsaydı veya Peygamber efendimizin hazret-i Ali’nin halîfe olacağına dâir bir vasiyeti bulunsaydı, kendi hakkını elinden aldıkları için üç halîfe zamanında, bunun kendisine verilmesini ister, vermeyenlere karşı harekete geçerdi.