İslâm Tarihi Ansiklopedisi

FIKIH

İslâm hukuku. Ferdin (kişinin) haklarını ve Allahü teâlâya, kendine ve cemiyete karşı vazifelerini, yapması ve yapmaması lâzım olan işleri yâni ahkâm-ı İslâmiyyeyi bildiren ilim dalı.

Fıkıh, Arabça bir kelime olup, bilmek, kavramak, dînin emir ve yasaklarını iyice anlamak mânâlarını ifâde eden (Fe-kı-ha) fiilinden mastardır. Efâl-i mükellefin yâni beden ile yapılması ve sakınılması lâzım olan emirler, yasaklar ve mubahların hepsi fıkıh ilminin sahası içerisine girer. Fıkıh bilgilerinin ana kaynakları; Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler, icmâ-ı ümmet ve kıyâs-ı fukahâdır. Bu dört ana kaynaktan çıkarılmış olan fıkıh bilgilerini bilen kimseye fakîh (Çoğulu fukahâ) denir. Fıkıh bilgilerinin âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden nasıl çıkarıldığını açıklayan ilme de usûl-ü fıkıh (fıkıh usûlü) ilmi denir.

Tefsîr, hadîs ve kelâm ilimlerinden sonra en şerefli ilim fıkıh ilmidir. Fıkıh bilgisi okumak, geceleri nafile namaz kılmaktan daha sevâbdır. Âlimlerden okumak da yalnız okumaktan daha sevâbdır. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Allahü teâlâ bir kuluna iyilik etmek isterse, onu dinde fakîh yapar.” “Bir kimse fakîh olursa, Allahü teâlâ onun özlediği şeyleri ve rızkını ummadığı yerlerden gönderir.” “Allahü teâlânın en üstün dediği kims e, dinde fakîh olan kimsedir.” “Şeytana karşı bir fakîh bin âbidden (çok ibâdet edenden) daha kuvvetlidir.” “Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dînin temel direği fıkıh bilginidir” ve “İbâdetlerin efdali, en kıymetlisi fıkıh öğrenmek ve öğretmektir” buyurarak fıkıh ilminin önemine işaret buyurmuştur.

Fıkıh ilminin gayesi; insanların, Allahü teâlâya, kendilerine ve diğer insanlara karşı vazifelerini bilmek, emirleri yapmak, yasaklardan sakınmak suretiyle, dünyâda huzurlu ve mes’ûd olmalarını, âhırette ebedî kurtuluşa ermelerini sağlamaktır.

Fıkıh ilmi, yâni Ahkâm-ı İslâmiyye dört büyük kısma ayrılır:

1-İbâdât (ibâdetler): Beş kısım olup, namaz, oruç, zekât, hac ve cihâddır. Her birinin bir çok dalları vardır.

2-Münâkehât: Evlenme, boşanma, nafaka ve aile hukukuyla ilgili kısımdır.

3-Muâmelât: Müslümanların cemiyet hayatındaki karşılıklı münâsebetlerini düzenleyen hukuk kaidelerinden alışveriş, kira, şirketler, mîras gibi hususları içine alan kısımdır.

4-Ukûbât: Cezalar olup başlıca altı kısma ayrılmaktadır: İslâm dînine göre suç olan fiillerin cezaî müeyyidelerini bildirmektedir: Kısas, sarhoşluk, sirkat (hırsızlık), kazf (iffetli kimselere iftira), riddet yâni mürted olma cezalarıdır. Cezalar günahı tâkib ettiği için ukûbât denir.

Fıkıh ilminin ibâdet kısmını kısaca öğrenmek her müslümana farzdır. Münâkehât ve muamelât kısımlarını öğrenmek farz-ı kifâyedir. Yâni başına gelenlerin öğrenmesi farz olmaktadır. Her müslümanın helâllardan, haramlardan kendisine lâzım olan fıkıh bilgilerini öğrenmesi lâzımdır.

Resûlullah efendimiz zamanında müslümanlar, karşılaştıkları dînî mes’eleleri Peygamber efendimizden soruyorlar ve cevâbını alıyorlardı. Peygamber efendimizden sonra yaşayan Eshâb-ı kiram da dînî mes’elelerde Peygamber efendimizden gördükleri ve işittikleriyle amel ediyorlardı. Bilmedikleri hususları sahâbe-i kiramın ileri gelenlerinden sorup öğreniyorlar ve ona göre hareket ediyorlardı. Peygamber efendimizin yanında çok bulunup, O’ndan rivayette bulunan Sahâbîler, İslâm memleketlerine dağıldılar. Fakîh sahâbîler adı verilen bu zâtlar, çeşitli dînî mes’elelerle ilgili olarak müslümanların suâllerine cevaplar verdiler. O sıralarda din ilimleri ayrı ayrı sınıflandırılmamıştı. Fakat îtikâd, amel ve ahlâk konulan umûmî olarak fıkıh diye ifâde ediliyordu. Daha sonraları îtikâdî (îmânla ilgili) bilgiler “Kelâm”, ahlâk ile ilgili bilgiler “Ahlâk” ilmi adıyla müstakil hâle gelince, fıkıh ilmi de, amelî konuları inceleyen ve bu bilgileri ortaya çıkarmak için kaideler koyan bir ilim olarak meydana çıktı.

Sahâbe-i kiramın vefat etmesinden sonra Tabiîn devrinde, dînî suâllere cevâb vermek hususunda ayrı usûller kabul eden Hicaz (eser) mektebi ve Irak (rey) mektebi ortaya çıktı. Ayrıca Tabiîn devrinde Medîne’de Sa’îd bin Müseyyib, Mekke’de Ata bin Ebî Rebâh, Basra’da Hasen-i Basrî, Kûfe’de Alkame bin Kays, İbrahim Nehâî, Hammâd bin Ebî Süleyman, Şam’da Mekhûl, Ömer bin Abdülazîz, Mısır’da Leys bin Sa’d gibi büyük fakîhler yetişip, fıkhî usûl ve hükümler ortaya koydular.

Hicrî ikinci asırdan itibaren müctehid imamlar yetişip, Fıkıh ve fıkıh usûlünü tedvîn ettiler. Kûfe’de İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe yetişti. Fıkıh bilgilerini toplayarak kısımlara ayırdı. Eshâb-ı kiramın Peygamber efendimizden bildirdikleri îtikâdî bilgileri Fıkh-ı ekber adındaki kitabında öz olarak açıkladı. İmâ’m-ı a’zam’ın talebeleri İmâm-ı Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed Şeybânî, hocalarının bildirdiği fıkıh bilgilerini yazarak kitaplara geçirdiler. Aynı devirde yaşayan İmâm-ı Mâlik de kendine mahsûs ictihâd metoduyla fıkhî hükümler ortaya koydu. İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin talebesi olan İmâm-ı Şafiî de, İmâm-ı a’zam ve İmâm-ı Mâlik’in ictihâd usûllerini birleştirerek fıkhın kaynaklarını açıkladı ve bu ilmin sınırlarını belirtti. Fıkıh usûlünü tedvîn ederek, fıkıh usûlüne dâir Er-Risâle adlı eseri ve Fürû’u fıkha dâir El-Ümm adlı eseri yazdı. İmâm-ı Şafiî’nin derslerine de devam ederek yetişen ve Hanbelî mezhebinin kurucusu olan Ahmed bin Hanbel de ortaya koyduğu kendine has üslûbüyle fıkhî hükümler çıkardı. Böylece kelâm kitapları (îmân esasları) aynı olup, fıkıh bilgileri yâni amelî hükümlerde farklılıklar olan ameldeki dört mezheb zuhur etti. Bu dört mezheb imamının sözleri; talebeleri ve aynı usûller ile ictihâdda bulunan mezhebde müctehid âlimler veya daha sonraki fıkıh âlimleri tarafından kitaplara geçirilerek, nesilden nesile aktarılmak suretiyle zamanımıza kadar geldi.

Dört mezhebin fıkıh bilgilerini günümüze kadar ulaştıran temel eserlerden bâzıları şunlardır:

Hanefî mezhebinde; İmâm-ı Ebû Yûsuf’un Kitâb-ül-Harâc’ı, İmâm-ı Muhammed’in Zâhir-ür-Rivâye adı verilen El-Asl (veya El-Mebsût), El-Câmi-us-sagîr, El-Câmi-ul-kebîr, Es-Siyer-üs-sagîr, Es-Siyer-ül-kebîr, Ez-Ziyâdâd adlı eserlerdir. Bu eserler Hâkim-i Şehîd Muhammed bin Muhammed el-Mervezî tarafından el-Kâfi adıyla kısaltılmış ve İmâm-ı Serahsî tarafından otuzcild hâlinde şerh edilerek El-Mebsût adı verilmiştir.

İmâm-ı Muhammed’in Nâdir-ür-Rivâye adı verilen Er-Rukiyyât, El-Kisâniyyât, El-Cürcâniyyât, El-Hârûniyyât, El-Hıyel-vel-Mehâric adlı kitabları da Hanefî fıkhını nakl eden eserlerdir.

Ahkâm-ül-vakf, Edeb-ül-kâdî, El-Hiyel, En-Nefehât, Şefhu Me’ân-il-âsâr, Eş-Şurût-ül-kebîr ves-sagîr vel-evsat, El-muhtasar, Bedâyi-us-sanâyi’, Hidâye, Müşkil-ül-âsar adlı kitaplar da Hanefî fıkhını bildiren eserler arasındadır.

Şafiî mezhebinde; İmâm-ı Şafiî’nin El-Ümm, El-Büveyfî’nin el-Muhtasar’ı ve El-Ferâiz’i, Müzenî’nin el-Muhtasar, el-Câmi-ul-kebîr ve’s-sagîr’i, Es-Sayrafî’nin El-Beyân Şerhu Risâlet-iş-Şâfiî ve El-Ferâiz adlı eserleri ile Şirâzî’nin el-Mühezzeb’i ve Nevevî’nin şerhi ve el-Minhâc gibi eserleri de Şafiî fıkhını nakl eden temel eserlerdir.

Mâlikî Mezhebinde; İmâm-ı Mâlik’in Muvatta’, Esed bin Fürat’ın El-Esediyye adlı eserleri; kırk bin mes’ele, dört bin hadîs ve otuz altı bin eseri (Sahabe ve Tabiîn kavlini), fıkıh konularına göre tertiplenmiş olarak ihtiva eden Sehnûn’un Müdevvene adlı eseri; Abdülmelik bin Habîb’in yazdığı el-Vâdıha ve bunun talebesi Kurtubalı el-Utbî’nin yazdığı el-Utbiyye, İbn-i Ebîzeyd’in el-Muhtasar, Ebû Sa’îdel-Berâidî’nin Tehzîbü Mesâil-il-Müdevvene ile İbn-ül-Mevvâz’ın el-Mevvâziyye adlı eserleri Mâlikî mezhebi fıkhının kaynak eserleridir.

Hanbelî mezhebinde; Ahmed bin Hanbel’in Müsned’i, Muhtasar’ul-Hırakî, İbn-i Kudâme’nin el-Muğnî adlı eserleri de Hanbelî fıkhını nakl eden eserlerdir.

Müctehid imamlar devrinde yetişip ictihâd derecesine ulaşmış olan bâzı âlimlerin mezhebleri, meşhûr olmadığı ve yayılmadığı için günümüze kadar ulaşamamıştır. İmâm-ı Evzâî’nin, İmâm-ı Sevrî’nin ve Ebû Süleyman Dâvûd bin Ali Zâhirî’nin mezhebi bunlardandır.

Müctehid imamlar devrinden sonra, Abbâsîlerin son zamanlarında çeşitli sapık fırkaların ortaya çıkmasıyla, müslümanlar arasında birlik zayıflayıp, mutlak müctehid derecesinde âlim yetişemez oldu. On birinci (H. 5.) asırdan îtibâren güçlenen Büyük Selçuklu Devleti zamanında ilmî çalışmalara önem verildi. Nizâm-ül-mülk tarafından Bağdâd’da kurulan Nizâmiyye Medresesi’nden de pek çok fıkıh âlimi yetişti. Yeni yetişen âlimler, tâbi oldukları bir mutlak müctehidin mezhebinin usûlüne göre ictihâdda bulundular. Bunlardan Hanefî âlimlerinden; El-Muhtasar adlı eserin sahibi Ebü’l-Hasen el-Kerhî, El-Cessâs, Ebü’l-Leys es-Semerkandî, Ebû Abdillah elcürcânî, Kudûrî, Şems’ul-eimme Halvânî, El-Mebsût adlı eserin müellifi Şems’ül-eimme Serahsî, Ali bin Muhammed el-Pezdevî, el-Hidâye ve el-Müntekâ adlı eserlerin müellifi Ali bin Ebî Bekr el-Mergınânî, Mâlikî mezhebi âlimlerinden; Muhammed bin Yahya bin Lübâbe, Ebû Muhammed el-Kayrevânî, Ebü’l-Kâsım Abdurrahmân el-Hadramî, Ebû Bekr Muhammed bin Abdillah (İbn-ül-Arabî), Şafiî âlimlerinden; Ebû Bekr Muhammed eş-Şâşî, Ebû İshâk el-Mervezî, Ebû Ali el-Hüseyn bin Şuayb, Ebû Hâmid el-İsferâyînî, Mâverdî, Ebû Âsım Muhammed el-Hirevî, Abdülvâhid bin İsmail er-Rüyânî, İmâm-ı Gazâlî, Hanbelî âlimlerinden; Ebû Ali Muhammed el-Hâşimî, İbn-i Kudâme gibi âlimler bu devirde yetişti.

Mezhebde müctehid olan bu âlimler, tâbi pldukları mutlak müctehidin usûlüne göre ictihâdda bulundular. Abbasîler zamanından îtibâren adlî mes’elelere bakan kâdı’l-kudât ve kadılar da belli bir mezhebin fıkıh bilgilerine göre fetva verdiler. Bu devirde temel fıkhî eserler üzerine şerhler, haşiyeler ve muhtasarlar yazıldı.

Moğolların Bağdâd’ı ve diğer İslâm memleketlerini işgal etmesinden ve ilmî eserleri yok etmelerinden ve Bağdâd’daki Abbasî hilâfetine son vermelerinden sonra, bütün sahalarda olduğu gibi fıkıh ilmi sahasında da kesinti oldu. Bu, zamandan sonra ictihâd derecesinde fıkıh âlimi yetişmeyip, tahrîc ve tercîh eshâbı denilen âlimler yetişti. Hindistan ve Mâverâünnehr’de, Mısır Memlûklüleri ve Osmanlı ülkelerinde kurulan medreselerde fıkıh ilmine önem verildi. Adlî işlere bakan kadılar belli mezheblere göre fetva verdiler. Osmanlılarda ilk zamanlar en büyük ilmiye makamı Bursa kadılığı idi. Bu makama en âlim olan zât tâyin edilirdi. Birinci Murâd Hân zamanında kâdıaskerlik makamı ihdas edildi. Fâtih Sultan Mehmed Hân zamanından îtibâren Rumeli ve Anadolu kâdıaskerliği kuruldu. Yavuz Sultan Selîm Hân zamanından îtibâren kadılık makamı yerine Meşîhat-i İslâmiyye (Şeyhül-İslâmlık) veya Müftî’yil-Enâmlık makamı kuruldu. Bu makamlar, o zamana kadar yazılmış fıkhı kaynaklara bağlı olarak fetva veriyorlardı. Bu makamlara tâyin edilen şeyh-ül-İslâm, müftî, müderris ve kadılar, ilimde üstünlükleri, dinde sağlamlıkları herkes tarafından kabul ve takdir edilen kimselerdi. Bu devirde kadı ve şeyh-ül-İslâmların verdiği fetvaların toplandığı fetva (fetva mecmuası) kitapları ve kanunnâmeler düzenlendi. Sâdece Osmanlılarda 26 adedi şeyh-ül-İslâmlara, birisi, Şehzade Korkut bin Sultân Bâyezîd’e ait olmak üzere 92 adet fetva kitabı tedvîn ve tertîb edildi. Sultan Muhammed Evrengzîb Bahâdır Âlemgîr Şah zamanında Hindistan’da bir hey’ettarafından Hanefî mezhebine göre tertib edilen Fetâvâ-i Hindiyye veya Âlemgîriyye, bu devrede yazılmış olan eserlerin meşhûrlarındandır.

İbn-ül-Hâcib’in Muhtasar-ul-fıkh, Ebü’l-Berekât en-Nesefî’nin el-Vâfi ve Şerh-il-Kâfî, İbn-i Kudâme’nin Kitâb-ül-Ahkâm, Molla Fenârî’nin Füsûs-ül-Bedâyi, İbn-i Hümâm’ın Feth-ul-kadîr, Molla Hüsrev tarafından yazılan el-Gurer ve bunun şerhi ed-Dürer, İmâm-ı Süyûtî’nin el-Eşbâh ven-Nezâir, Zenbilli Ali Cemâli Efendi’nin el-Muhtâr, İbn-i Hacer-i Heytemi’nın Tuhfet-ül-muhtâc,İbn-i Kemâl Paşanın el-İslâh vel-îzâh, İbrahim Halebî’nin Mülteka’ı Ebhur, Halebî-i kebîr ve Halebî-i sagîr, İbn-i Nüceyn Mısrî’nin El-Bahr-ur-râik ve El-Eşbâh, Ebüssü’ûd Efendi’nin Fetâvâ, Hayreddîn Remlî’nin El-Fetâvâ-i hayriyye, Çatalcalı Ali Efendi’nin Fetâvâ-i Ali Efendi, İbn-i Âbidîn’in Redd-ül-Muhtâr ale’d-Dürr-il-Muhtâr adlı eserleri bu devrin önemli fıkhî eserleridir. Hanefî mezhebinde en kıymetli fıkıh kitabı, Redd-ül-muhtâr, Şafiî de ise, Tuhfet-ül-muhtâc haşiyesi, Hanbelî’de, Muhtasar-ı Hırakî, Mâlikî’de İfsâh adlı eserlerdir.

Osmanlıların son zamanlarına doğru adlî ve idâri teşkilâtlanmayı ve bu makamların nasıl hareket edeceklerini düzenleyen islâmî esâslara dayalı kânunlar hazırlandı. Ahmed Cevdet Paşa başkanlığındaki Mecelle cemiyeti tarafından hazırlanarak 57 sene Osmanlı ülkesinde tatbik edilen ve bütün islâm ülkelerindeki kânun çalışmalarına te’sir eden Mecell-i Ahkâm-ı Adliyle bunların en meşhûrudur.