FÂTIMAT-ÜZ-ZEHRÂ (radıyallahü anhâ)
Habîb-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin, hazret-i Hadîce validemizden olan en küçük ve en sevdiği kızı. Hazret-i Ali’nin zevcesi ve hazret-i Ömer’in kayın vâlidesidir. Hicretten on üç yıl evvel Mekke’de doğdu. Hicretin ikinci yılında hazret-i Ali ile evlendirildi. O zaman, Fâtıma (radıyallahü anhâ) on beş yaşında bulunuyordu. Bu hususta başka rivayetler de vardır. Resûlullah efendimizin soyu yalnız Fâtıma validemizden olan hazret-i Hasen ve Hüseyn’le devam etti. Hazret-i Fâtıma’nın; Hasen, Hüseyn, Muhsîn adında üç oğlu ile Ümm-i Gülsüm ve Zeyneb adında iki kızı oldu. Muhsîn, küçük yaşta vefat etti.
Hazret-i Ali, hazret-i Fâtıma, Hasen ve Hüseyn’e (radıyallahü anhümâ) Ehl-i beyt veya Âl-i Âba denir. Fâtıma validemiz; aklı, zekâsı, hüsnü cemâli (güzelliği), zühdü (dünyâya düşkün olmaması), takvası (haramlardan kaçınması) ve güzel ahlâkı ile bütün insanlara çok güzel bir örnektir. Yüzü pek beyaz ve parlak olduğundan Zehra denildi. Zühd ve dünyâdan kesilmekte en ileri olduğu için, Betül yâni çok temiz demişlerdir. Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile medh olundu. Peygamber efendimizin vefatından sonra güldüğü hiç görülmemiştir. Sevgili Peygamberimizden sonra altı ay daha yaşayıp, hicretin on birinci yılında Ramazân-ı şerîfin üçüncü günü vefat etti.
Hazret-i Fâtıma validemiz, Resûl-i ekrem efendimize peygamberliği bildirildiği sene dünyâyı teşrif etmişlerdir. En küçük kızları idi. Annesi hazret-i Hadîce, Resûlullah efendimizin ilk zevcesidir. Hazret-i Fâtıma, annesi vefat ettiği zaman 10 yaşlarında idi.
Hicretin ikinci senesi idi. Fahr-i kâinat sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin kızı hazret-i Fâtıma, on beş yaşına geldiklerinde, pek çok kimse onunla evlenmek istedi. Resûl aleyhisselâm, bunlara iltifat etmeyip; “Onun işi, Hak teâlânın emrine bağlıdır” buyurdu.
Bir gün Ebû Bekr, Ömer ve Sa’d bin Mu’âz (radıyallahü anhüm) mescidde oturup; “Hazret-i Fâtıma’yı, hazret-i Ali’den gayri herkes istedi. Kimseye iltifat olunmadı” diye konuştular. Hazret-i Sıddîk; “Zannederim ki, Ali’ye nasîb olur. Gelin ziyaretine gidelim ve bu mes’eleyi açalım. Eğer fakirliği ileri sürerse yardımda bulunalım” dedi. Sa’d (radıyallahü anh) da; “Yâ Ebâ Bekr! Sen, hep hayır yaparsın. Kalk, biz de sana arkadaş olalım” dedi. Üçü birden mescidden çıkıp, hazret-i Ali’nin evine gittiler. Ali (radıyallahü anh), devesini alıp gitmiş, Ensârdan birinin hurmalığına su veriyordu. Onları görünce, karşılayıp hâl ve hatırlarını sordu. Ebû Bekr (radıyallahü anh); “Yâ Ali! Her hayırlı işte sen öndersin ve Resûl-i ekrem katında hiç kimseye nasîb olmamış bir mertebedesin. Fâtıma’yı (radıyallahü anhâ) herkes taleb etti. Hiç kimseye iltifat olunmadı. Sana nasîb’olacağını zannediyoruz. Niçin teşebbüs etmezsin?” diye sordu.
Hazret-i Ali bunu işitince, mübarek gözleri yaşla doldu ve “Yâ Ebâ Bekr! Beni ziyadesiyle yaktın. Ona benden başka rağbet eden yoktur. Lâkin elimin darlığı buna mânidir” dedi. Ebû Bekr (radıyallahü anh); “Böyle söyleme. Allahü teâlâ ve Resûlünün yanında, dünyâ birşeydeğildir. Buna fakirlik mâni olamaz. Var, iste” dedi.
Hazret-i Ali buyuruyor ki: “Resûlullah’ın huzuruna utanarak ve sı-kılarak girdim. Resûlullah’ın bütün heybet ve vakarı üzerinde idi. Huzurunda oturdum ve konuşmaya kadir olamadım. Resûlullah efendimiz; “Niçin geldin, bir ihtiyâcın mı var?” buyurdu. Sustum. “Her hâlde Fâtıma’yı istemeye geldin” buyurunca; “Evet” diyebildim. (Peygamber efendimiz, hazret-i Fâtıma’ya hazret-i Alinin kendisini istediğini duyurdu. O da sustu.)
Peygamber efendimiz; “Fâtıma’ya mihr olarak verecek neyin var?” buyurdular. “Yanımda ona verilecek bir şeyim yok yâ Resûlallah” dedim. “Sana verdiğim Hutamî zırhlı gömleğin nerededir, ne oldu?” buyurdular. “Yanımdadır” deyince; “Onu sat ve parasını bana getir. Mihr olarak o kâfidir” buyurdular. Başka bir rivayette de; “Resûlullah efendimiz, hazret-i Ali’ye; “Yanında neyin var?” buyurduğunda; “Atım ve zırhlı gömleğim var” diye cevap vermiş, Resûlullah efendimiz de; “Atın sana lâzım olur, fakat zırhını sat” buyurmuştur. Diğer bir rivayette de; “Yâ Ali! Git kendine bir ev kirala” buyurdu.
Hazret-i Ali, evleninceye kadar Peygamber efendimizle beraber oturuyordu. Peygamber efendimizin emirleri üzerine, Mescid-i Nebevî yakınında, hazret-i Âişe’nin odasının karşısında bulunan Harise bin Nu’mân’ın evini kiraladı. Zırhını da, hazret-i Osman efendimize 480 dirheme sattı. Hazret-i Osman, zırhı satın aldıktan sonra, hediye olarak geri verdi.
Hazret-i Ali, zırh ve dirhemlerle Peygamberimizin yanına gelince, Peygamber efendimiz, hazret-i Osman’a hayır dua ettiler ve; “Osman, Cennet’te benim refîkimdir” buyurdular. Sonra Bilâl-i Habeşî’yi çağırdı ve paranın bir kısmını vererek; “Bu parayı al, çarşıya çık! Biraz gül suyu, geri kalan para ile de bal al ve Mescid’in kenarında temiz bir kab içinde su ile eziniz. Bal şerbeti yapınız ki, nikâh kıyıldıktan sonra içelim. Ensâr ve Muhacirlerden mevcut bulunan Eshâbımı mescide davet et ve Fâtıma ile Ali’nin nikâhlarının kıyılacağını halka ilân et” diye emretti.
Bilâl-i Habeşî, dışarı çıkıp hazret-i Ali ile hazret-i Fâtıma’nın nikâhlarının kıyılacağını îlân etti. Eshâb-ı kiram, Mescid-i Nebevî’ye gelerek, içini-dışını doldurdular. Peygamber efendimiz ayağa kalkarak şu hutbeyi okudular: “Bütün hamd ve şükür, âlemlerin Rabbine mahsustur. O, verdiği nimetlerle öğtylen, sonsuz kudret ve kuvvetinden dolayı ibâdet edilen, azâb ve hesabından korkulan, hüküm ve fermanı yeryüzünde ve göklerde hâkim olandır. Mahlûkâtı kudretiyle yaratan, adaletli hükümleriyle bunları birbirinden ayıran, insanları (İslâm) dini ve peygamberi Muhammed (aleyhisselâm) ile şereflendiren O’dur...
Allahü teâlâ bana, kızım Fâtıma’yı Ali bin Ebî Tâlib’e nikahlamamı emretti. Şimdi sizi şâhid tutuyorum ki, (Allahü teâlânın emriyle) 400 miskal gümüş mihr ile Fâtıma’yı, Ali bin Ebî Tâlib’e nikâhladım. Rabbim kendilerinin varlıklarını bir araya getirsin ve bunu kendilerine mübarek kılsın. Nesillerini temiz ve rahmete anahtar, hikmete mâden, ümmet-i Muhammed’e emin kılsın. Söyleyeceğim bundan ibarettir. Rabbimden kendim ve sizin için mağfiret dilerim.”
Hazret-i Ali de kalkarak şu kısa hutbeyi okudu: “.... Huzurunda bulunduğumuz Muhammed aleyhisselâma selât ve selâm ederim ki, mübarek kerîmeleri Fâtıma’yı 400 miskal gümüş mihrle bana nikahlamıştır. Ey din kardeşlerim! Şüphesiz Peygamber efendimizin buyurduklarını işittiniz ve şâhid oldunuz. Ben de şâhid ve razıyım. Aynen kabul ettim. Allahü teâlâ hepimizin sözlerine şâhiddir, hepimize vekildir.”
Nikâh akdi bittikten sonra, Peygamber efendimiz taze hurma getirttiler ve; “Haydi bu hurmadan alınız, yiyiniz” buyurdular. Herkes alıp yediler. Sonra hazret-i Bilâl bal şerbeti dağıttı, içtiler ve bütün sahâbîler; “Bârekellahü fî kûma ve aleykümâ ve ceme’a şemlekümâ” diye dua ettiler.
Hazret-i Fâtıma, nikâhtan sonra ağlıyordu. Peygamber efendimiz onun yanına geldi ve “Ey Fâtıma! Sana ne oldu ki ağlıyorsun? Allahü teâlâya yemin ederim ki, seni, isteyenlerin en âlimine, hilm ve akıllılıkta en üstününe ve ilk müslümân olanına nikahladım” buyurdu. Hazret-i Fâtıma; “Babacığım! Evlenen her kızın mihri altın ve gümüşle takdîr ve tâyin ediliyor. Benim de mihrim böyle takdîr edilirse, seninle diğerleri arasında ne fark olur. Kıyamet günü sen, mü’minlerin günahkârlarından ne kadar kimseye şefaatte bulunursan, ben de onların hanımlarına şefaatte bulunmak istiyorum. Muradım budur” dedi. Allahü teâlâ, hazret-i Fâtıma’nın bu dileğinin kabul edildiğini bildirince, Resûlullah efendimiz; “Yâ Fâtıma, peygamber çocuğu olduğunu belli ettin” buyurdular.
Aradan aylar geçmişti. Düğün hazırlıkları yapılmış, hazret-i Ali ile Fâtıma (radıyallahü anhâ) validemiz evlenmişlerdi. Hazret-i Ali buyurdu ki: “Düğünümüzden dört gün sonra, Resûlullah efendimiz, hanemizi teşrif eyledi. Gönülleri alan, hikmet dolu sözleri ile bize nasihat ettiler ve buyurdular ki: “Yâ Ali! Su getir!” Kalktım su getirdim. Bir âyet-i kerîme okudu ve; “Bu sudan biraz iç. Bir mikdar kalsın” buyurdu, öyle yaptım. Kalan suyu, başıma ve göğsüme serpti. Tekrar; “Su getir” buyurdu. Yine su getirdim. Bana yaptığı gibi, Fâtıma’ya da yaptı. Sonra beni dışarı gönderdi. O dışarı çıktıktan sonra, Resûlullah efendimiz kızı hazret-i Fâtıma’ya, Ali (radıyallahü anh) hakkında suâl eyledi. Fâtıma (radıyallahü anhâ) dedi ki: “Babacığım, bütün kemâl sıfatlar kendisinde mevcuttur. Lâkin, bâzı Kureyş hâtûnları bana; “Senin erin fakîrdir” diyorlar” deyince, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Ey kızım! Senin baban ve helâlin fakir değildir. Bütün yer ve gök hazîne ve definelerini bana arz ettiler. Kabul etmedim. Allahü teâlânın katında makbul olanı kabul ettim. Ey kızcağızım! Eğer benim bildiğimi, sen buseydin, dünyâ senin nazarında hor ve aşağı olurdu. Allahü teâlânın hakkı için, erin, sahabenin islâm’da evvelindendir. İlimde en derinidir. Ey kızım! Allahü teâlâ Ehl-i beytten iki kimse ihtiyar etti. Biri baban ve biri helâlindir. Zinhar ona isyan eyleme ve emrine muhalefet etme.”
Fahr-i kâinat aleyhi efdal-üs-salevât efendimiz, kızına nasihat ettikten sonra, hazret-i Ali’yi davet etti. Ona da Fâtıma’yı (radıyallahü anhâ) ısmarladı. “Yâ Ali! Fâtıma’nın hatırına riâyet eyle. O benden bir parçadır. Onu hoş tut. Eğer onu üzersen, beni üzmüş olursun” buyurdu. İkisini de Allahü teâlâya ısmarladı.
Hazret-i Fâtıma, Ali’yi (radıyallahü anh) üzecek ve gadaplandıracak birşey yapmadı. Asla emrine muhalefet etmedi. Hazret-i Ali de onun gönlünü kıracak bir harekette bulunmadı. Evliliklerinden bir sene sonra hazret-i Hasen, dört sene sonra da hazret-i Hüseyn dünyâya geldi.
Hazret-i Fâtıma, Resûlullah efendimiz vefat ettikten sonra hiç gülmedi. Ayrılık ateşi ile dâima yanarak, gündüzleri oruç tutarak, geceleri de ibâdet ederek geçirdi. Vefat edeceğine yakın; “Ölünce beni erkekler arasına perdesiz çıkaracaklarını düşünerek çok utanıyorum” buyurmuştur. O zaman kadıhları, tabuttan, kefene sarılı olarak perdesiz çıkarmak âdet idi. Esma binti Ümeyr (radıyallahü anhâ) buyuruyor ki: “Habeşistan’da iken, hurma dallarını çadır gibi ördüklerini görmüştüm” dedim. Fâtıma (radıyallahü anhâ); “Bunu yanımda yap da göreyim” dedi. Esma yaparak gösterdi, çok hoşuna gitti ve güldü, “Öldükten sonra beni sen yıka. Başka kimse içeri girmesin” diye vasiyet etti. Hazret-i Fâtıma validemiz, Resûlullah’ın vefatından altı ay sonra, Ramazân-ı şerîfin üçüncü Salı gecesi akşam ile yatsı arasında yirmi dört yaşında iken vefat etti. Hazret-i Ali, cenazesine kimseyi çağırmadı. Bir habere göre, Abbâs (radıyallahü anh), Ehl-i beytden birkaç kişi ile cenaze namazını kılıp, gece defn ettiler. Estesi gün Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömer Faruk ve bir çok sahâbî (radıyallahü anhüm) hasta ziyareti için hazret-i Ali’nin evine geldiler. Anlayınca; “Bize niçin haber vermedin? Namazını kılardık. Hizmetini görürdük” diyerek üzüldüklerini bildirdiler. Ali (radıyallahü anh), kendisini erkeklerin görmemesi için, gece defn olunmasını vasiyet ettiğini, vasiyeti yerine getirmek için böyle yapıldığını söyliyerek özür diledi.
İlâhi! Fâtıma evlâdı hatırına,
Son sözüm kelime-i tevhîd
ile ola!
Eğer bu duamı edersen red ya kabul
Sarıldım, Ehl-i beyt-i Nebi
eteğine.