İslâm Tarihi Ansiklopedisi

EYYÛBÎLER

Ünlü kumandan ve siyâset adamı Selâhaddîn Eyyûbî tarafından kurulan bir devlet. Hanedanın kurucusu olan Selâhaddîn Eyyûbî, Azerbaycan’da Erivan civarı ahâlisinden idi. Babası Necmeddîn Eyyûbî, 1138 senesinde çok sayıda askeri ile birlikte Musul atabeği Zengi bin Aksungur’un hizmetine girdi. Bu durumun akabinde Necmeddîn Eyyûb’un kardeşi Şirkuh da, Zengî’nin oğlu Nûreddîn’in hizmetine girdi. Şir-kuh, bu hizmette iken, 1169 senesinde Mısır’ın kontrolünü ele geçirdi ise de, çok geçmeden öldü ve yerine halefi olarak yeğeni Selâhaddîn geçti.

Böylece hanedanlığın gerçek kurucusu olarak ortaya çıkan Selâhaddîn Eyyûbî, 1171 senesinde Mısır’daki şiî Fatımî idaresini tamâmiyle ortadan kaldırdı. Nûreddîn Zengî, 1174 senesi Mayıs ayının on beşinde ölünce, yerine on bir yaşındaki oğlu İsmail geçti. Selâhaddîn Eyyûbî, Nûreddîn’in ölümünden sonra bağımsızlığını îlân etmedi. İsmail Zengî adına hutbe okutup, para bastırdı. Şam’dan gelen davet üzerine 13 Ekim 1174 târihinde Mısır’dan ayrıldı. Selâhaddîn Eyyûbî, Şam’a gelince Basra ve Dımeşk (Şam) hemen onun hâkimiyetini kabul etti. Ba’lbek, Hıms ve Hama şehirlerini ele geçirmekte bir güçlükle karşılaşmadı. Bu arada İsmail Zengî ile anlaşmak istedi. Fakat bâzı muhalif gruplar buna mâni oldu. 1175 senesinde İsmail Zengî ve Böri Gâzi’nin kumanda ettiği orduyu Kurunhama’da bozguna uğratarak Eyyûbî Devleti’nin temelini attı. Bu zaferden sonra Zengîlerin merkezi olan Haleb’i yeniden muhasara altına aldı. Halebliler bu sefer anlaşmaya yanaşarak, Selâhaddîn’in hâkimiyetini tanıdılar, Abbasî Halîfesi de, Selâhaddîn-i Eyyûbî’yi Suriye, Yemen, Filistin ve Kuzey Afrika’nın sultânı îlân etti. Bununla ilgili temliknâme, 6 Mayıs 1175 târihinde Hama’da bulunan Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye ulaştı. Böylece bağımsızlığı tasdik edilen Selâhaddîn, kendi adına hutbe okuttu ve para bastırmaya başladı.

Selâhaddîn-i Eyyûbî ilk iş olarak Mısır’daki Fatımî idâresinin son izlerini de ortadan kaldırdı. Onların eski toprakları üzerinde din ve eğitimde kuvvetli bir siyâsetin teşvik ve uygulayıcısı oldu. Bunda başarılı olan Selâhaddîn-i Eyyûbî, Mısır ve Suriye’de Fâtımîlerin yaydığı bozuk îtikâdın önüne geçerek, Ehl-i sünnet itikadının yayılmasında önder olup gayret gösterdi. Siyâsetinin diğer yönü de haçlılara karşı cihâd hareketinin başlatılması idi. Bu asırda haçlılar, iki defa Anadolu yoluyla, Kudüs’e kadar gitmişler ve geçtikleri yerlerde kan ve gözyaşlarından başka bir şey bırakmamışlardı. Hattâ bu zâlimler, kendi dindaşları ve ırkdaşlarında dahi derin bir nefret uyandırmışlardı. Selâhaddîrı-i Eyyûbî’nin, haçlılara karşı te’sirli bir şekilde başlattığı cihâd siyâseti, bütün İslâmî gayret ve heyecanı onun etrafında birleştirdi. Türk ve Arab ordularının aynı gaye etrafında toplanmasını sağladı.

Topladığı kuvvetlerle 1187 senesinde haçlıların karşısına çıkan Selâhaddîn-i Eyyûbî, Hıttîn’de parlak bir zafer kazandı. Perişan bir vaziyete düşen haçlıların elindeki bütün kaleler, Kudüs dâhil Eyyûbîlerin eline geçti. Seksen dokuz senedir hıristiyanların elinde bulunan Kudüs’ün de ele geçirildiği bu zaferle, bütün müslümanların gönüllerinde taht kuran Selâhaddîn-i Eyyûbî, büyük bir üne kavuştu. Avrupa bu hezîmet karşısında birbirine girdi ve üçüncü haçlı seferi için çalışmalara başladı. Ancak bu yeni haçlı ordusu daha Akka’da iken hezîmete uğratıldı ve yine onların aleyhine olarak bir andlaşma imzalandı.

Selâhaddîn-i Eyyûbî 1193 senesinde vefat edince, ülke toprakları bölgelere tâyin ettiği oğulları ile kardeşi el-Âdil’e kaldı. El-Âdil Cezîre’de, el-Efdal Şam’da, el-Azîz Mısır’da ve ez-Zâhir Haleb’de hüküm sürüyordu. Yemen’de ise, bölgeyi hâkimiyeti altına alan kardeşi Tuğtiğin hüküm sürüyordu. Bununla beraber, merkezî kontrol, kardeşi el-Âdil’in elindeydi.

Daha sonra el-Âdil, yeğenlerini bertaraf ederek, ülke yönetimine tamamen hâkim oldu. El-Âdil de, ağabeyi Selâhaddîn gibi oğullarını ülkenin değişik bölgelerine tâyin etti. Mısır’da oğlu el-Kâmil, Şam’da el-Muazzam, Cezîre’de el-Eşref, Diyarbakır’da ise Necmeddîn Eyyûb onun naibi oldu. El-Âdil, hükümdarlar üzerinde hâkim bir sultan durumundaydı. Sâdece Musul hâkimi Nûreddîn Arslanşah ona bağlılığını bildirmedi. 1204 senesinde yapılan muharebede Musullular yenildiler. Yapılan görüşmeler sonucunda el-Âdil ile Arslanşah arasındaki anlaşmazlık giderildi. El-Âdil zamanında, daha önceki aktif politika terkedilerek, yumuşak bir siyâset tâkib edilmeye başlandı. Frenklerle barış yapılmış ve münâsebetler normale dönmüştü. 1205 senesi başlarında Eyyûbîlerden İlk ayrılan Melik el-Efdal oldu. Merkez ile bağlılığını kesen Efdal, Anadolu Selçuklu sultânı Keyhüsrev’e bağlandı. Eyyûbîlerin, 1208 senesinde Ahlat’ı ele geçirmelerini, Gürcüler, kendileri için tehlikeli gördüler ve Ahlat topraklarına akınlar düzenlediler. El-Âdil, saltanatı boyunca Yemen’le fazla ilgilenmedi. Tuğtegin 1197 senesinde ölünce yerine ne yaptığını bilmeyen oğlu İsmail geçti. Kendinin Emevî sülâlesinden geldiğini iddia eden İsmail, Abbasî halîfesi adına hutbe okutmaktan vazgeçerek kendi adına hutbe okuyunca, Sultan Âdil mektuplar yazarak onu yola getirmeye çalıştı, fakat bir faydası olmadı. İsmail’in ölümünden sonra yerine babasının kölesi Sungur’u tâyin ettiler. Bir süre sonra bunun yerine Süleyman Şah geçti. 1215 senesinde Yemen’i kontrolü altına almak isteyen Sultan Âdil, oğlu Atsız komutasında büyük bir orduyu bölgeye gönderdi. Atsız, Süleyman Şâh’ı bertaraf ederek Yemen topraklarını kontrol altına aldı.

Beşinci Haçlı seferi sırasında, Dimyat burcunun ve zincirinin düşman eline geçtiğini öğrenen Sultan Âdil, üzüntüsündep yatağa düştü. Hastalandıktan bir kaç gün sonra 10 Eylül 1218 târihinde öldü. Sultan Âdil; tutumlu, akıllı, halîm-selim, soğukkanlı, geniş hayât tecrübesi olan bir kişiydi. Devamlı ihtiyaç günlerini düşünür ve hazînesini dolu tutardı.

Yerine oğlu Kâmil geçti. Haçlılar karşısında başarısızlığa uğrayan Sultan Kâmil, Dimyat’ı elden çıkardı ise de, çabuk toparlanarak haçlıları yeniden geri püskürtmeye muvaffak oldu. Ancak Eyyübî meliklerinin birbirine düşmesi ve haçlıların şiddetlerini artırmaları neticesinde yapılan bir andlaşma ile Kudüs’ü imparator İkinci Frederich’e bıraktı. Böylece başlayan sulh dönemi, Mısır ve Suriye’ye büyük iktisadî faydalar sağladı. Aynı zamanda Akdeniz’de ticâretin yeniden canlanmasına yol açtı. Sultana karşı ülkede ittifaklar kuruldu. Bunun yanında, kardeşi Muazzam ile Melik Eşref dahi bu ittifakın içinde yer aldı. Hattâ Melik Eşref bir ordu ile sultânın karşısına çıktı ise de, beklenmedik ölümü üzerine kuvvetleri dağıtıldı.

Eyyübî Devleti son parlak devrini Sultan Kâmil ile yaşadı. Onun ölümüyle ülke parçlanmaya yüz tuttu. Yerine küçük oğlu Âdil getirildi. Fakat, bir süre sonra büyük oğlu Salih tahta geçirildi. Sultan Salih zamanında ülke bir taraftan iç mücâdelelere sahne olurker, diğer yandan altıncı haçlı seferleri baş gösterdi. Bu karışık vaziyete ve ordunun gücünü kaybetmesine rağmen haçlılara karşı başarılar kazanıldı ve Fransa kralı St. Louis esir edildi. Bu arada Sultan Salih öldü (1250). Sultânın ölümü, veliahd Turanşah’ın Mısır’a gelmesine kadar hanımı tarafından gizli tutuldu.

Sultan Salih’in yerine geçen oğlu Turanşah, babasının komutanları ile anlaşamayınca, aynı sene onlar tarafından öldürüldü. Önce Şecerüddürr, daha sonra da Memlûk asıllı ordu komutanlarından Aybek, sultan îlân edildi. Her ne kadar 1254 senesine kadar Sultan Kâmil’in torununun çocuğu Eşref Mûsâ’nın adı hutbelerde zikredilmiş tse de, idare fiilen Aybek’in elinde kaldı. Böylece Mısır’da Türk Bahrî-Memlûk hanedanlığı başladı.

Haleb’te ise, 1236 senesinde ölen el-Azîz’in yerine geçen en-Nâsır Yûsuf, Mısır’daki Sultan Salih’in ölümü üzerine bütün Suriye’yi ele geçirdi. Onun Suriye üzerindeki iddiaları Mısır Memlûklüleri ile mücâdelelere sebeb oldu. Bu sürekli mücâdelelere ancak Moğolların taarruzu son verdi. Devamlı tâbi hâlde yaşayan Hama’daki Şube ise, varlığını 1342 senesine kadar sürdürdü. Bu târihte onlar da Moğollar tarafından ortadan kaldırıldı. Sâdece Diyarbekir ve Hısnıkeyfa civarında mahallî bir beylik Moğolların ve Umurluların hücûmlarından kurtulabildi. Eyyûbîlerin bu kolu, Akkoyunlular tarafından ortadan kaldırıldı.

Devlet teşkilâtı: Eyyûbîler Devleti, Zengîlerin bir devamı idi. Eyyûbî devlet teşkilâtı, diğer İslâm devletlerindeki teşkilâtlardan farklı değildi. Başta bir sultan ve onun hanedanı, sonra, idarî ve askerî yetkiye sahip emirler, daha sonra bürokratlar ve ilmiye sınıfına mensup olanlar gelirdi. Sultan, devletin başkanı, idarî ve askerî bakımdan en yetkili kişisiydi. Çıkardığı emirler, kânun hükmünde olup, bunları çıkarırken dînî kaidelere, devlet teamülüne uygun olmasına dikkat etmesi, devletin ileri gelenlerinin desteğini alması gerekirdi. Sultan, zannedildiği gibi her hareketinde serbest değildi. Vazifesi, daha ziyâde birliğin temini idi.

Devlet işlerini yürüten üç dîvân vardı. Dîvân-ül-înşâ; bürokrasinin idaresi ve diplomatik işlerin yürütülmesiyle uğraşırdı. Dîvân-ül-Ceyş; ordu ve onun mâlî işlerinden sorumluydu. Divân-ül-mâl; bugünkü mâliye bakanlığının görevini yapardı. Dîvânlar arasında en geniş teşkilâta sâhib olan bu dîvândı.

Eyyûbîler Devleti’nin en önemli hedefi, Ortadoğu’da haçlılar tarafından işgal edilen İslâm topraklarını kurtarmaktı. Bu sebepten sultan, her zaman, savaşa hazır, güçlü bir orduyu beslemek mecburiyetinde idi. Askerlik en kazançlı mesleklerden biriydi. Ordunun temelini, toprağa bağlı süvariler meydana getiriyordu. Bunların yanında maaşlarını para olarak alan bir mikdâr piyade ve süvârî vardı. Piyadeler kale müdâfaa veya muhasaralarında vazife alıyorlardı. Diğer muharebelerde ise timarlı süvariler savaşıyordu. Süvarilerin en önemli kısmını, parayla satın alınarak veya devşirilerek yetiştirilen memlûkler teşkil ediyordu. Bunların büyük çoğunluğu Türk idi.

Kültür ve medeniyet: Eyyûbîler Devleti’nde sağlık hizmetleri çok gelişmişti. Bir çok şehirde hastaneler, yapılmıştı. Bu hastahâneler arasında Dımeşk’deki Nûreddîn ve Kâhire’deki Selâhaddîn Hastahâneleri mükemmel tıp merkezleriydi. Buralarda erkekler, kadınlar ve sinir hastaları için ayrı kısımlar vardı. Târihte sinir ve ruh hastalıkları için ilk ilâçlar, bu hastahânelerde hazırlanmıştır. Hastahânelerin yanında, kimsesiz, bakıma muhtaç çocukların ve fakirlerin korunması için birçok bakım evleri ve misafirhaneler açılmıştır.

Eyyûbîler Devleti’nde, teknik ve san’at da gelişmişti. Dımeşk ve Kâhire’de dökümhaneler ve cam imalathaneleri vardı. Bu şehirlerde ayrıca su ile çalışan kâğıt değirmenleri de yer alıyordu. Kâğıt; papirüs, buğday, pirinç sapları ve pamuktan yapılıyordu. Musul kumaşları, Mısır pamukluları ve Dar-ut-Tırâz’da îmâl edilen yünlü, ipekli ve pamuklu kumaşlar çok meşhûrdu. Bakır işlemeciliği çok gelişmişti. Bugün, Eyyûbîler devrine ait şamdanlar, leğen ve tabaklar çeşitli ülkelerin müzelerinde bulunmaktadır. Silâh imalâtı da oldukça ileri seviyede idi. Bilhassa Dımeşk’ın meşhûr çelik kılıçları çok ünlüydü.

İlim ve san’at: Eyyûbîler devri, ilmî hayat bakımından İslâm târihinin en canlı ve hareketli dönemlerinden biriydi. Bozuk îtikâdlara karsı, Ehl-i sünnet îtikâdını yaymak gayesiyle, Kahıre ve Dımeşk’de bir çok medreseler açıldı. Buralarda tefsîr, hadîs, fıkıh ilimleri yanında, fen ilimleri de öğretiliyordu. Ayrıca Kur’ân ilimlerini öğretmek için Dârul-Kurrâlar, hadîs ilimlerini öğretmek için Dâr-ul-Hadîsler ve fen ilimlerini öğretmek için Dâr-ül-Hendeseler açıldı. Medreselerin yanında camiler de önemli ilim merkezleriydi. Camilerde çeşitli ilimlerin okutulduğu halkalar ve köşeler vardı.

Eyyûbîler zamanında Şâtıbî, Sehâvî ve Ebû Şâme gibi büyük tefsîr âlimleri yemişti. Bunlar çeşitli medreselerde ders vererek ve eser yazarak insanlara doğru yolu bildirdiler. Hadîs ilminde yetişen İbn-i Asâkir ve İbn-i Sürür, Ebû Tâhir, Selefî gibi büyük muhaddisler bu devirde yetiştiler.

Halkın büyük çoğunluğu Şafiî mezhebinde idi. Bu yüzden Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerinin çoğu yerli olduğu hâlde, Hanefî mezhebi fıkıh âlimleri doğu menşeli idiler. Harran, Dımeşk ve Kudüs’te Hanbelîler, Yukarı Mısır’da ise Mâlikîler daha kalabalıktılar. Alâeddîn Kâşânî, Cemâleddîn el-Gaznevî, Sıbt bin el-Cezvî, Melik-ül-Muazzam Hanefî, Kemâleddîn eş-Şehrezûrî, Kutbuddîn Nişâbûrî, îmâdeddîn bin Yûnus, İbn-i Şeddat, Şafiî; İbn-i Kudâme, Zeyneddîn bin Neva ise Hanbelî mezhebindeki belli başlı fıkıh âlimi idiler ve Eyyûbîler devrinde yetiştiler.

Eyyûbîler devrinde bir çok büyük târih ve coğrafya âlimi de yetişti. Bunlardan İmâdüddîn el-Kâtib el-İsfehânî’nin yazdığı on üç ciltlik Harîdat-ul-Kasr adlı eserin büyük bir kısmı basılmıştır. Melik el-Mansur, İbn-i Zafir, Yakut el-Hamevî, İbn-ül-Kıftî, Sıbt bin el Cevzî, İbn-i Adîm, Ebû Şâme, İzzeddîn bin Şeddâd bu devirde yetişen büyük târih ve coğrafya âlimlerindendir.

Eyyûbîler devrinde bir çok mîmârî eserler yapılmıştır. Bunların başlıcaları kaleler, köprüler, kanallar, havuzlar, bendler, hanlar ve kervansaraylar, hamamlar, camiler ve mescidler ile medreseler, tekkeler ve kütüphaneler olmak üzere yedi gruba ayrılır. Eyyûbîler haçlılarla devamlı karşılaştıkları için bir çok şehrin etrafını kalelerle çevirmişlerdir. Onların zamanında inşâ edilen ilk cami Necmeddîn Eyyûb tarafından Kâhire’de Bâb-ün-Nasr dışında yaptırılan mesciddir. Selâhaddîn Eyyûbî kendisinden önce yaptırılan bir çok camiyi tamir ettirdi. Haçlılar tarafından saray hâline getirilen Mecsid-i Aksâ’yı yeniden cami hâline getirdi. Mihrabını ve birçok kısımlarını mermer ve mozaiklerle kaplattı. Nûreddîn’in Haleb’de inşâ ettirdiği meşhûr agâh minberini getirtip, camiye yerleştirdi. Camilerin, vakıfların, türbelerin ve hastahânelerin idaresi umumiyetle sultan tarafından bir menşurla yetkili birine verildi.

Din ve fen ilimlerinde bu devirde çok ileri gidildiği için devrin sultanları ve devlet adamları bir çok medrese inşâ ettirdiler. Bunlardan en meşhûrları arasında Medreset-üs-salâhiyye, Medreset-üt-Tahâviyye ile Hâtuniyye, İkbâliyye, Azrâviyye, Şadbahtiyye, Tomâniyye ve Cavliyye Medreselerini saymak mümkündür.

Eyyûbîler târihte çok önemli bir rol oynamışlardır. Büyük Selçuklu Devleti’nin geleneklerini yeniden kurarken, bozuk fırkalara darbe üstüne darbe vurmuş ve İslâm’ın yeniden ihyâsına canla başla çalışmışlardır. Haçlılara karşı büyük bir devlet ve güç meydana getirmişlerdir. Eyyûbîlerin devlet teşkilâtının izleri daha sonra Memlûklü ve Osmanlı devlet teşkilâtında te’sirli olmuştur.