İslâm Tarihi Ansiklopedisi

EBÛ SA’ÎD-İ HUDRÎ (radıyallahü anh)

Eshâb-ı kiramdan. İsmi Sa’d, nesebi Sa’d bin Mâlik bin Sinan bin Ubeyd bin Sa’lebe bin Cebr bin Avf bin Haris bin Hazrec’dir. Babası da sahabeden olup, Uhud gazasında şehîd oldu.

Hicret’ten on sene önce doğdu. Peygamber efendimiz Medine’ye hicret edince, annesi hazret-i Enîse ve babası hazret-i Mâlik bin Sinan müslüman oldular. Ebû Sa’îd-i Hudrî (radıyallahü anh) müslüman anne ve babanın evlâdı olarak büyüdü. Bu sebeple İslâmiyet’i çocukluğundan itibaren kabul etmiş, İslâm terbiyesiyle yetişmişti.

Ebû Sa’îd-i Hudrî (radıyallahü anh), Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin hicretinden sonra yapılan Medine’deki Mescid-i Nebevî’nin inşâsında çalışmıştı. Yaşı küçük olması sebebiyle Bedr ve Uhud savaşına katılamadı.

Uhud gazasından dönüşte Peygamber efendimizi nasıl karşıladıklarını Ebû Sa’îd-i Hudrî (radıyallahü anh) şöyle anlatmıştır: “Annem ile birlikte Peygamber efendimizi karşılamağa, O’nun mübarek cemâlini görmeğe gittiğimizde, babamın şehîd olmakla şereflendiğini öğrenmiştik. Sevgili Peygamberimize bakarken O da bizi gördü. Bana buyurdu ki: “Sen, Sa’d bin Mâlik misin?” Ben de; “Evet anam-babam size feda olsun Yâ Resûlallah” dedim. At üzerinde idi. Yanına yaklaştım, mübarek dizlerinden öpmekle şereflendim. Bana; “Allahü teâlâ, babana ecrini versin” buyurdular.”

Babasının şehâdetiyle evin bütün yükü hazret-i Ebû Sa’îd’in omuzlarına yüklendi. Evin geçimini sağlayacak kimse olmadığı için, ailesi bir hayli sıkıntıya düştü. Annesi ile çok sabırlı olduklarından, dert ve sıkıntılarını kimseye söylemezlerdi. Aç kaldıkları zaman karınlarına taş bağlayarak, açlıklarını gidermeye çalışırlardı. Bir gün annesi dayanamamış; “Evlâdım! Resûlullah efendimiz, kendisine başvuranları hiç geri çevirmiyor, onlara yiyecek bir şey bulup veriyor. Sen de git, belki hakkımızda hayırlı olur” diyerek Ebû Sa’îd’i, Resûlullah efendimize gönderdi. O’nu, Eshâbına nasihat verirken buldu Oturup dinlemeğe başladı. Bir ara Resûlullah efendimiz; “Kim Allahü teâlâdan başka her şeyden yüz çevirir ve her şeyi Allahü teâlâdan beklerse, Allahü teâlâ onu, ganî eyler, zengin kılar. Sabırdan üstün bir rızık yoktur. Eğer sabra razı değilseniz, isteyiniz vereyim” buyurdu. Bu mübarek sözleri işiten Ebû Sa’îd-i Hudrî (radıyallahü anh), Peygamber efendimizden bir şey isteyemedi. Eve gelip durumu annesine olduğu gibi anlattı. Bundan sonra Ebû Sa’îd-i Hudrî’nin (radıyallahü anh) kazancı günden güne arttı ve Medîne’nin sayılı zenginlerinden oldu.

Ebû Sa’îd-i Hudrî’nin (radıyallahü anh), Benî Mustalak ve sonra da Hendek gazasında gösterdiği kahramanlıkları Peygamberimiz pek beğendiler. Hendek gazasında müşrikler çok şiddetli saldırıyorlardı. Ebû Sa’îd-i Hudrî bir ara sevgili Peygamberimize yaklaşarak; “Yâ Resûlallah! Yüreğimiz ağzımıza gelmiş bulunuyor, okuyacağımız bir dua var mıdır?” dedi. Peygamber efendimiz; “Evet var. Ey Allah’ım! Açık ve korkulu yerlerimizi kapa. Bizi bütün korktuklarımızdan emin eyle, diyerek dua ediniz” buyurdular. “Hepimiz dua ettik, yalvardık. Çok geçmeden şiddetli bir fırtına esti. Karargâhları alt üst olan düşman, hezîmete uğrayıp, dağılıp gitti.”

Ebû Sa’îd-i Hudrî (radıyallahü anh), bunlardan başka Hudeybiye, Hayber, Mekke, Huneyn-Tebük gazalarına da iştirak etti. Peygamberimizle birlikte on iki gazaya katılmakla şereflendiği bildirilmiştir.

Bir rivayete göre, Ebû Sa’îd-ı Hudrî, İstanbul’un fethi için gelen asker arasında idi. Düşmanlarla çarpışırken Edirnekapı civarında şehîd oldu. Kabrini, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın hocası Akşemseddîn hazretleri keşfetti. Kabri, eskiden kilise olup, camiye çevrilen Kâriye Câmii’nin bahçesindedir. Bir rivayete göre de; 693 (H. 74) senesinde bir Cum’a günü vefat etti. Medine’de Bakî kabristanına defnedildi.

Hazret-i Ebû Sa’îd-i Hudrî, hadîs-i şerîf ve fıkıh ilimlerinde çok üstün derecelere sahipti. Bin yüz yetmiş adet hadîs-i şerîf rivayet etmiştir. Ders verirken çevresinde büyük kalabalık hâsıl olur, sorulan bütün suâllere cevap verirdi. Talebelerinden Kuz’a şöyle anlattı: “Hocamın huzuruna gitmiştim. Çok kalabalıktı, herkesin dağılmasını bekledim. Sonra huzuruna yaklaştım; “Peygamber efendimiz nasıl namaz kılardı?” diye sordum. Buyurdu ki: “Resûlullah öğle namazına durdukları zaman, birimiz kalkar evine gelir, abdestini tazeledikten sonra mescide döner, Peygamber efendimizi daha birinci rek’atte bulurdu.”

Hazret-i Ebû Sa’îd’i Hudrî, doğru bildiği bir hususu söylemekten çekinmezdi. Çok cesur, fedakâr ve sabırlı idi. Temiz ve sâde bir yaşayışı vardı. Böyle olmayı severdi. Muhtaç olanlara yardım eder, onları evine alıp terbiye ederdi.

Ebû Sa’îd-i Hudrî (radıyallahü anh) anlatır: “Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin huzuruna gittim Kadife ile örtülmüş idi. Sıtma harareti o kadifeden çıkıp, his olunurdu. Elimizi, mübarek bedenine koyamazdık. Hayret ettik. Peygamber efendimiz buyurdu ki: “En şiddetli sıkıntı Peygamberlere olur. Ama peygamberlerin sıkıntılara sevinmesi, sizin ihsanlara sevinmenizden fazladır.”

Rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz buyurdular ki:

“Bir kul; “La ilahe illallah” ve “Allahü Ekber” dediği zaman, Allahü teâlâ; “Kulum doğru söylüyor. İbâdete lâyık olan ilâh ancak benim” buyurur. Kul; “La ilahe illallahü vahdehû la şerike leh” dediği zaman, Allahü teâlâ; “Kulum doğru söylüyor. Benden başka ilâh yoktur. Şerikim, benzerim, dengim yoktur.” buyurur. Kul; “La ilahe illallah ve la havle ve la kuvvete illâ billâh” dediği zaman, Allahü teâlâ; “Kulum doğru söylüyor. Güç ve kuvvet benimdir” buyurur. Bu kelimeleri ölüm ânında söyliyen kimseyi Cehennem ateşi yakmaz.”

AKREBİN SOKTUĞU REİS

Hazret-i Ebû Sa’îd-i Hudrî, 30 kişilik bir seriyye kumandanlığına getirilmiş idi. Medine den hareket eden bu seriyye, yolda müslüman olmayan bir bedevî grubuna rastladı. Onlara misafir olmak istedilerse de kabul etmediler. Müslümanlar orada istirahat ederlerken, bedevîlerin reislerini bir akrep soktu. Oradakiler reislerini kurtarmak için çok çârelere baş vurdularsa da şifâ olmadı. Bedevîlerden bâzıları; “Şu karşıda istirahat eden kafileye gidip, akrep sokmasına karşı yapılacak tedaviyi soralım. Belki bilen vardır” dediler. Bir kaç kimse Eshâb-ı kirama (radıyallahü anhüm) gelip; “Ey insanlar! Reisimizi biraz önce akrep soktu. Bildiğimiz çârelere başvurduk, fakat şifâ hâsıl olmadı, içinizde bu işi bilen var mı?” dediler. Ebû Sa’îd-i Hudrî (radıyallahü anh); “Evet ben bu işi hâlledebilirim. Fakat önce siz bizim talebimizi red ettiniz, bizi misafir kabul etmediniz. Buna karşılık sizden bir sürü koyun alırız” dedi. Bedevîler, teklifi kabul edince, reisin yanına gittiler. Ebû Sa’îd-i Hudrî (radıyallahü anh) reisin yarasına yedi defa Fatiha sûresini okudu. Okuma biter bitmez, reis hemen ayağa kalkıp ileri geri yürümeğe başladı. Artık hastalık eseri görülmüyordu. Bedevîler, Eshâb-ı kirama (radıyallahü anhüm) anlaştıkları sürüyü verdiler. Sonra da bu sürüyü aramızda paylaşalım diyen Eshâba (radıyallahü anhüm), hazret-i Ebû Sa’îd’i Hudrî; “Hayır! Peygamber efendimize bu hâdiseyi anlatırız, koyunları da kendilerine arz ederiz. Nasıl emir buyururlarsa öyle hareket ederiz” dedi. Sefer dönüşünde, bu hâdiseyi Resûlullah’a anlattılar. Peygamberimiz; “Fatihanın bu kadar te’sirli bir dua olduğunu sana kim öğretti?” buyurarak taltif ettiler. Sonra hareketlerini beğendiklerini bildirdiler.