EBÛ SA’ÎD-İ EBÛL-HAYR
Evliyanın meşhûrlarından. İsmi, Fadlullah bin Ebü’l-Hayr Muhammed Mîhenî, künyesi Ebû Sa’îd’dir. 967 (H. 357) senesi Muharreminde Horasan’da, (Mîhene) şehrinde doğdu. 1049(H. 441) senesinde bir Cum’a gecesi Mîhene’de vefat etti. Babası attârlık yapan ve tasavvuf ehlini seven bir zât idi. Önce babasının tâlim ve terbi yesinde yetişti. Sonra sarf ve nahiv ilmini öğrendi.
Fıkıh ilmini, Merv şehrinde, Şafiî fıkıh âlimlerinden Ebû Abdullah Hudrî’den öğrendi. Onun vefatından sonra Ebû Bekr-i Kaffâl’dan ders aldı. Merv’de ilim öğrenmek için, on sene kaldıktan sonra, Serahs şehrine geldi. Yüksekçe bir tepe üzerinde Lokmân-ı Mecnûn’u gördü. Yanına gitti, kaftanını yamıyordu. Ebû Sa’îd (rahmetullahi aleyh) onu seyrederken gölgesi Lokmân’ın kaftanının üzerine düşüyordu. Lokmân-ı Mecnûn, yamayı kaftanına dikince buyurdu ki: “Ey Ebû Sa’îd! Biz seni bu yama ile bu kaftana diktik.”
Bundan sonra Lokmân-ı Mecnûn onu Ebü’l-Fadl-ı Serahsî hazretlerinin huzuruna götürdü. Ona; “Ey Ebü’l-Fadl! Bu sizdendir. Buna sâhib ol” dedi. Ebü’l-Fadl-ı Serahsî (rahmetullahi aleyh) Ebû Sa’îd’in elinden tutup yanına oturttu ve “Maksadımız, insanlara Allahü teâlânın yolunu göstermektir. İnsanlara gönderilen yüz yirmi dört binden ziyâde peygamber, onlara “Allah” dedirtmek ve O’na ibâdet ettirmek için geldiler” buyurdu. Ebû Sa’îd (rahmetullahi aleyh), Ebü’l-Fadl’ın kalblere hayat veren bu güzel sözlerini kendinden geçmiş bir hâlde dintedi. Ebü’l-Fadl (rahmetullahi aleyh), onu talebeliğe kabul etti ve; “Kendinden geçerek amelden geri kalma, bu büyük nîmeti sakın elden çıkarma” buyurdu. Ebû Sa’îd Ebü’l-Hayr (rahmetullahi aleyh) tasavvufta çok yüksek mertebeye ulaştı. Zamanındaki bütün evliyanın sultânı, baş tacı oldu. Ebû Sa’îd-i Ebü’l-Hayr, bütün müslümanların matlûbu, sevdiği idi. Oruç tutulması caiz olmayan günler hâriç, senenin bütün günlerini oruçlu olarak geçirirdi. Sâde bir ekmek ile iftar eder, gecegühdüz ibâdetle meşgul olurdu. Bütün ibâdetlerde, bilhassa namaz hususunda çok hassas ve ihtiyatlı hareket eder, her namaz için guslederdi. Kendi hâlinde her an Allahü teâlâyı hatırlar, hep “Allah, Allah” derdi. Böylece, vücudundaki bütün zerreler de zikr eder hâle geldi.
Konuşmalarında o, ben ve biz demez, hep onlar yâni o büyükler derdi. Mübarek sözleri o kadar hoş ve te’sirli idi ki, “Ebû Sa’îd’in sözünün ulaştığı bir yerde, bütün kalbler neş’elenir” denilmiştir. Aklı, zekâsı, anlayışı, hafızası fevkâlede idi. Daha çocuk, iken otuz bin arabî beyt okuduğu nakledilir. Kerametleri, hikmetli sözleri her tarafa yayılmıştı. Fakat o, meşhûr olmak, parmakla gösterilmek istemez, bütün hâllerin, İslâmiyet’in emir ve yasaklarına tam uymakla kıymetli olacağını söylerdi. Bir gün kendisine; “Filanca kimse su üstünde yürüyor. Buna ne dersiniz?” diye sordular. “Bunun kıymeti yoktur. Ördek ve kurbağa da suda yüzer” cevâbını verdi. “Filan adam havada uçuyor” dediler. “Sinek ve çaylak da uçuyor, sinek kadar kıymeti var” dedi. “Filan kimse, bir anda şehirden şehre gidiyor” dediler. “Şeytan da, bir solukta şarktan garba gidiyor. Böyle şeylerin dînimizde kıymeti yoktur. Merd olan, herkesin arasında bulunur. Alışveriş yapar, evlenir. Fakat, biran Rabbini unutmaz” buyurdu.
Ebû Sa’îd-i Ebü’l-Hayr hazretlerinin bir oğlu vardı. Küçük iken mektebe gitmekten çekinir, çok korkardı. Bir gün Ebû Sa’îd (rahmetullahi aleyh); “Talebelerin geldiğini haber veren kimsenin her arzusunu yerine getireceğim” buyurdu. Bu sözü duyan oğlu hemen dama çıkıp misafirleri gözetledi. Bir zaman sonra, beklenen misafirlerin geldiğini görüp, hemen babasına haber verdi. Babası; “Ne dilersen dile!” buyurdu. “Beni mektebe gönderme!” dedi. Ebû Sa’îd (rahmetullahi aleyh); “Peki gitme” buyurdu. Çocuk “Hiçgitmiyeyim mi?” dedi. Ebû Sa’îd (r. aleyh), başını eğip, bir müddet düşündükten sonra; “Hiç gitme. Ama Fetih sûresini mutlaka ezberle” buyurdu. Çocuk sevinerek kabul etti. Kısa zamanda Fetih sûresini ezberledi. Ebû Sa’îd’in (rahmetullahi aleyh) vefatından sonra, Ebû Tâhir adındaki bu oğlu çok fakir ve borçlu oldu. Selçuklu vezîri Nizâm-ül-mülk’ün yanına gitti. O kendisini tanıdığı için, çok izzet ve ikramda bulunup hürmet etti. İhtiyâçlarını te’mın etti. Ebû Tâhir’i sevmiyenlerden biri bunu görünce; “Öyle birisine yardım yapıyorsun ki, dînî ilimlerden haberi yok, Kur’ân-ı kerîm okumasını bile bilmiyor” dedi. Hâce Nizâm-ül-mülk buna üzülüp; “Onu çağıralım. Senin istediğin bir sûreyi okusun, eğer okuyamazsa, o zaman söylediklerini kabul ederim. Biz kendisini din işleriyle, dîne hizmetle meşgul olarak tanıyoruz” dedi. Büyük zâtların bulunduğu bir meclise Ebû Tâhir’i çağırdılar. Nizâm-ül-mülk o kimseye dönerek; “Hangi sûreyi okumasını istiyorsun?” diye sordu. O da; “Fetih sûresini okusun” dedi. Ebû Tâhir ağlıyarak Fetih sûresini okudu. O iddiacı kimse mahcûb, Nizâm-ül-mülk çok memnun oldu. Nizâm-ül-mülk, Kur’ân-ı kerîmi okurken ağlayıp çok gözyaşı dökmesinin sebebini sordu. O da babasının kendisine Fetih sûresini ezberlemesini söylediği hâdiseyi anlatınca, Nizâm-ül-mülk; “Öyle büyük bir zât ki, evlâdının yetmiş sene sonra karşılaşacağı sıkıntının çâresini tâ o zamandan bildiriyor. O zâtın derecesini anlamaktan biz âciziz” dedi.
Ebû Sa’îd-i Ebü’l-Hayr hazretleri buyurdu ki:
“Allah bakî ve kâfidir. O’ndan başkası boştur. O’ndan gayri her şeyden nefsini uzak eyle!”
“Allahü teâlâ ile kul arasında perde, yer ve gök değildir. Arş ve Kürsî de değildir. Perde, insanın benliğidir. Bu, aradan kaldırılırsa Allah’a kavuşulur.”
“Allahü teâlânın dört kitabından, şu dört söz seçilmiştir: Tevrât’da “Kanâat eden doyar.” İncîl’de “Uzled eden (insanlardan ayrı yaşayan) kurtuldu.” Zebur’da “Susan, az konuşan kurtuldu.” Kur’ân-ı kerîm de; “Allahü teaâlâya tevekkül edene Allahü teâlâ kafidir.”
Şürleri, “Suhânân-ı manzûm-i Ebû Sa’îd Ebü’l-Hayr” adlı Farsça bir kitabda toplanmıştır. Hayâtı ve menkıbeleri ise Makâmât-ı Ebû Sâ’id-i Ebü’l-Hayr adlı eserde uzun anlatılmıştır. Bir şiiri şöyledir:
“Nefsine uymak doğru değildir elbet,
Bas nefse ayağını,
himmeti yükselt.
Ey dost, Allah yolunda çok eyle gayret,
Yılanla ol da.
nefsinle etme sohbet.”
SICAK EKMEK
Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr, ilme başlamasını şöyle anlatmıştır. Kur’ân-ı kerîmi okumaya başladığım zaman, babam beni Cum’a namazına götürdü. Yolda evliyanın büyüklerinden Ebü’l-Kâsım Gürgânî hazretlerine rastladık. Babama: “Talebeleri yetiştirmeden dünyâdan gidemezdik. Bu gün bu çocuğu bize getir!” dedi. Namazdan sonra huzuruna gittik. Bize yer gösterdi, oturduk. Odasında oldukça yüksek bir raf vardı. Babama; “Çocuğu kaldır, rafın üstündeki ekmeği alsın!” buyurdu. Babam beni kaldırdı ve raftaki ekmeği aldım. Elimi yakacak kadar sıcaktı. Ebü’l-Kâsım hazretleri ekmeği ikiye bölüp, yarısını bana verdi ve; “Bunu ye!” dedi. Yarısını da kendisi yiyip babama hiç vermedi. Sonra babama buyurdu ki:
“Bu ekmek otuz senedir bu raftadır. Bana, bu ekmek kimin elinde sıcak olursa, bu söz ona söylenecektir, şeklinde söz verilmiştir. Şimdi sana müjdeler olsun ki, bu kişi senin çocuğun olacaktır” buyurup, bana da; “Eğer bir ân himmetini Hak ile bulundurursan, yeryüzünün senin olmasından daha iyidir” buyurdu.