BEYDÂVÎ (Abdullah bin Ömer)
Tefsîr ilminin büyük üstadı ve mpfessirlerin baş tacı. İsmi, Abdullah bin Ömer bin Muhammed bin Ali’dir. Künyesi, Ebü’l-Hayr olup, lakabı Nâsırüddîn’dir. Şîrâz’ın köylerinden Beydâ’da doğdu. 1286 (H. 685) senesinde Tebriz’de vefat etti.
Kadı Beydâvî (rahmetullahi aleyh), Şafiî mezhebinde olup, bir çok ilimleri kendisinde toplamıştır. Bilhassa; tefsîr, hadîs, fıkıh, usûl, kelâm, mantık, nahiv, belagat, târih ve zamanının fen ilimlerinde de mütehassıs ve söz sahibi idi. Ehl-i sünnet ve cemâat İtikadının her tarafa yerleşmesi için çok çalıştı.
Beydâvî (rahmetullahi aleyh), kadı olmak için Tebriz’e gitmişti. Şehre vardığında bir ilim meclisinde bulundu. Bu mecliste devlet erkânından vezir de yer almıştı. Beydâvî, meclisin arkalarında bir yere oturup dinlemeye başladı. Ders anlatan âlim, ilmî bir nükteden (ince bir mes’eleden) bahsetti. Kimsenin o nükteye cevap verebileceğini ummuyordu. Orada bulunanlardan, nükteyi hâlledip, cevap vermelerini istedi. Bunu yapamadıkları takdirde; hiç olmazsa nükteyi kendisine tekrar etmelerini söyledi. Ders anlatan âlim sözünü bitirince. Beydâvî müsâde isteyip, nüktenin cevâbı hakkında açıklama yapmaya başladı. Fakat nükteyi soran âlim, Beydâvî’ye; “Nükteyi anladığına kalbim kanâat getirmedikçe seni dinlemem, önce nükteyi anlat” dedi. Bunun üzerine Beydâvî (rahmetullahi aleyh), kendisine; “Nükteyi lafız olarak mı yoksa, mânâ olarak mı tekrar edeyim?” diye sorunca, nükteyi ortaya atan âlim şaşırdı. Çünkü böyle bir cevapla karşılaşacağını hiç ummuyordu. Beydâvî’ye (rahmetullahi aleyh); “Lafzıyla aynen tekrar edip anlat” deyince, aynı lafız ve kelimelerle nükteyi anlattı. Sonra, nüktenin tertîbindeki bozukluğu îzâh etti. Nükteyi doğru olan şekliyle düzeltip, cevâbı da budur dedi. Peşinden, o nüktenin benzeri bir nükte tertîb edip, nükteyi soran âlimden cevâbını istedi. Fakat o zâta, Beydâvî’nin tertîb ettiği nükte ağır geldi. Olanları tâkib eden vezir, Beydâvî’yi yanına çağırdı ve; “Sen kimsin?” dedi. Beydâvî; “Abdullah bin Ömer Beydâvî’yim. Şirâz’a kadılık için geldim” dedi. Vezir, kendisine ikramlarda bulundu, kıymetli elbiseler hediye etti ve Şirâz’a kadı yapıp, ihtiyaçlarını karşıladı. Nihayet Şirâz’da Kâdı’l-kudât yâni temyiz reisi oldu.
Bir rivayete göre; son zamanlarda, hocası Muhammed bin Muhammed Kettânî’nin işaretiyle kadılığı bırakıp, onun sohbetlerine devam etmiş, bu arada meşhûr Beydâvî Tefsiri’ni yazmıştır. Vefat edince, hocasının kabrinin yanına defnedilmiştir.
Beydâvî tefsîri diye bilinen meşhûr tefsirinin asıl adı, Envâr-üt-tenzîl ve esrâr-üt-te’vîl’dir. Kadı Beydâvî, bu tefsirini akıcı ve beliğ bir tarzda yazmıştır. Müfessirlerin yâni tefsîr âlimlerinin uzun uzadıya bildirdiklerini, en belîğ bir üslûbla ifâde etmiştir. Bâzı tasavvufî açıklamaları da ihtiva eden bu eser, tertib ve düzen itibariyle, ders olarak okutmak için pek elverişlidir.
Beydâvî tefsîri, orta hacimde bir tefsîrdir. Arab lisânı kaidelerine göre, tefsir ile te’vîli birleştirmiştir. Delilleri, Ehl-i sünnet ve cemâat akîdesine göre getirmiştir.
Kadı Beydâvî (rahmetullahi aleyh), bu tefsirini hazırlarken; Fahrüddîn-i Râzî’nin (rahmetullahi aleyh) Mefâtîh-ül-gayb diye isimlendirilen Tefsîr-i Kebîr’inden ve Râgıb-i İsfehânî’nintefsîrinden istifâde ettiği gibi, ayrıca Sahabe ve Tabiînden gelen haberleri, âlimlerin takdirini kazanan ince ve derin açıklamaları da ilâve etmiştir. Bütün bunları, veciz ve yüksek bir üslûbla ifâde etmiştir. Bâzı yerlerde kıraat ilminden de bahsetmektedir. Yeri geldikçe fazla derine dalmadan nahiv ilmine girmiştir. Yine Ahkâm âyetlerinde, teferruata gitmeden, bâzı fıkhî mes’elelere temas etmiştir.
Beydâvî (rahmetullahi aleyh), bu tefsirinin mukaddimesinde yâni önsözünde der ki: “Tefsîr ilmi, kıymetli ve şerefli bir ilimdir. Tefsîr yazmaya ve tefşîr hakkında söz söylemeye, dînî ilimlerin hepsinde, usûl ve fürû’unda derinleşmiş, Arabî ve edebî ilimlerin her dalında yükselmiş olan ehil kimseler lâyıktır.
Uzun zamandan beri, Eshâb-ı kiramın büyüklerinden, Tabiîn âlimlerinden, onlardan sonra gelen Selef-i sâlihînden bana ulaşan bilgilerin hülâsasını ihtiva eden, gerek kendimin ve gerekse sonra gelen büyük âlimlerin, muhakkikinden olan ulemânın ortaya koydukları incelikler ve nükteleri de içerisine alan, meşhûr kıraat âlimlerine ait kıraat şekillerini ve muteber kıraat âlimlerinden rivayet edilen şâzz kıraatleri de kendisinde toplayan bir tefsir yazmayı düşünüyordum. Ancak bu husustaki aczim ve noksanlığım, böyle bir işe teşebbüsten beni alıkoyuyor, tereddüt içerisinde bırakıyordu. Ne zamanki istihare ettim, işte o vakit kalbime doğan şeylerle bu tereddütten kurtuldum. Bu hususta kalbim mutmain oldu.”
Celâleddîn Süyûtî ise, Beydâvî tefsîri üzerine yazdığı Nevâhid-ül-ebkâr ve şevârid-ül-efkâr adlı haşiyesinde şöyle der: “Kadı Nâsırüddîn Beydâvî’nin Envâr-üt-tenzîl ve Esrâr-üt-te’vîl kitabı, Zemahşerî’nin Keşşaf’ı üzerine yapılan muhtasarların (kısaltılan eserlerin) en kıymetlisidir. Kadı Beydâvî (rahmetullahi aleyh) Keşşafı kısaltmış ve bunda muvaffak da olmuştur. Mu’tezile itikadı ile ilgili olan yerleri ortaya çıkarmış, bunları dirayetli bir şekilde ortadan kaldırmıştır. Mu’tezilî fikirlerini ve mücâdele mevzularını almamış, ayrıca kıymetli ilâveler de yapmıştır. Böylece bu tefsir, hâlis bir altın gibi ortaya çıkmış, gün ortasındaki güneş gibi şöhret bulmuş, ilim sahipleri onun mütâlâasına devam eder olmuş, onu vasfedip anlatanlar, güzelliklerinden bahsetmiş; onu tanıyanlar, inceliklerindeki tadı tatmışlar; âlimler, ders vermek ve mütâlâa etmek için ona yönelmişler, onu kabul edip, rağbet göstermişlerdir.”
Dört mezhebin ince bilgilerinde derin âlim Seyyid Abdülhakîm Arvâsî, Kadı Beydâvî hakkında şöyle buyurmuştur: “Kadı Beydâvî, “Beyyadallahü vecheh” (Allahü teâlâ onun yüzünü nurlandırsın) ismine ve duasına yakışacak kadar yüksektir. Müfessirlerin baş tacıdır. Tefsir ilminde en büyük makama yükselmiştir. Her mes’elede senettir. Her mezhebde önderdir. Her düşüncede rehberdir. Her ilimde mahir, her usûlde burhan, önceki ve sonraki âlimlere göre sağlam, kuvvetli ve yüksek tanınmıştır. Böyle derin bir âlimin tefsirinde mevdu hadîs yoktur. Var demek büyük bir cesarettir ve dinde derin bir uçurum açmaktır.”
Keşf-üz-zünûn’da diyor ki: “Bu tefsîrin sânı çok büyüktür. Bunu anlatmaya bile lüzum yoktur. Yazarı allâme İmâm-ı Kadı Beydâvî, her ilimde mahir ve mütebahhir (ilmi deniz gibi engin) idi. Onun yazılarına îtirâz eden, ilimdeki yüksek derecesine varmayan ve sözlerinin inceliğini anlamayan kimsedir. Onun ilimdeki kemâlini, Ehl-i sünnet âlimleri sözbirliği ile bildirmişler, makamının yüksekliğini teslim etmişlerdir. Onun sözlerinin mânâsını ancak keskin görüşlü olan anlayabilir.”
Âlimler, fadıllar yâni fazîlet sahipleri tefsirine haşiye yaparak, medh ve senasını etmişlerdir. Bunlar içinde en faydalı olanı ve kolay anlaşılanı, büyük âlim Muhammed bin Mustafâ Şeyhzâde’nin hâşiyesidir. Bu haşiyenin başında, “Hidâyet yolunun imâmı allâme Kadı Beydâvî’nin şanının ulviyyetini, makamının ve mertebesinin rifatini (yüksekliğini, büyüklüğünü), bu ümmetin âlimleri sözbirliği ile bildirdiler” demektedir.
Bir ilmin en yüksek derecesinde bulunan âlimlerin reisine İmâm denir. Bu imâm, elbette müctehiddir. Bütün âlimler, Beydâvî için “Tefsir ilminin imamıdır” demişlerdir. Beydâvî tefsîrine büyük âlimler tarafından haşiyeler ve ta’lîkler yapılmıştır. Bunlar iki yüz elliyi geçmektedir. Bu kıymetli tefsîr, doğuda ve batıda, yüksek ilimlerin okutulduğu yerlerde ilim meclislerini süslemiştir.
Tefsirinden başka, diğer eserleri şunlardır: 1-İzah: Usûl-üddîne dâirdir, 2-Minhâc, 3-Şerh-i Minhac, 4-Şerh-i mubtasar-ı İbn-i Hâcib: Bu üç eser usûl-i fıkh ilmine aittir, 5-Şerh-i Müntehâb: Usûl ilmine dâir olup, İmâm-ı Fahrüddîn-i Râzî’nin Müntehâb’ma şerhidir. 6-Tavâli’: Kelâm ilmine dâirdir. 7-Şerh-i metali: Mantık ilmi ile ilgilidir. 8-El-Gâyet-ül-Kusvâ: Fıkıh ilmine dâirdir. Muhtasâr-ül-Vasit de denilir. 9-Şerh-i Kâfiye: Nahiv ilmiyle ilgilidir. 10-Lubb-ül-elbâb fi ilm-il-i’râb: Kâfiye’nin muhtasarıdır. 11-Şerh-ül-Mesâbîh: Hadîs ilmine dâirdir. 12-Tehzîb-ül-ahlâk, 13-İmtihân-ül-ezkiyâ.