BENÎ KUREYZA
Medine’de yaşayan yahûdî kabîlelerinden biri. Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Mekke’den hicret ettiği yıllarda, Medîne-i münevverede Eshâb-ı kiramdan (radıyallahü anhüm) başka; hıristiyanlar, yahûdîler ve puta tapan müşrikler de vardı. Yahûdîler; Benî Kaynukâ, Benî Nâdir, Benî Kureyzâ olmak üzere üç kabîleden meydana geliyordu. Bunlar İslâm’a ve bilhassa sevgili Peygamberimize ziyadesiyle düşman idiler. Resûlullah efendimizin, Peygamber olduğunu biliyor, fakat kendi kavimlerinden olmadığı için, hasedliklerinden bir türlü îmân etmiyorlardı. Hattâ, Peygamber efendimizin doğumundan bu güne kadar hep o Server’e tuzak kurmuş ve mübarek vücûdunu ortadan kaldırmak için çalışmışlardı. Bir türlü Allahü teâlânın O’nu koruduğunu akıl edemiyor, zarar vermek için inatla fırsat kolluyorlardı.
Hicretin beşinci yılı idi. Medîne-i münevvereden sürülen fitne ve fesâd kaynağı yahûdî Nâdiroğulları, gruplara ayrılarak Şam’a ve Hayber’e gitmişlerdi. Fakat, İslâm’a ve Peygamber efendimize olan kin ve intikam duyguları kalblerinden hiç eksilmemişti. Reisleri Huyey, kavminin ileri gelenlerinden yanına topladığı yirmi adamı ile Mekke’ye gitti. Ebû Süfyân ile görüşüp, sevgili Peygamberimizin mübarek vücûdunu ortadan kaldırmak üzere anlaşmaya oturdular. “Bu işi bitirinceye kadar hiç ayrılmadan yanınızda bulunacağız!” dediler. Ebû Süfyân; “Bizim düşmanımıza düşman olanlar, bizim katımızda makbuldür. Fakat, size güvenebilmemiz için, putlarımıza tapmanız lâzım. Ancak bundan sonra samîmi olduğunuzu kabul edip, emîn olabiliriz” dedi. Gayelerine kavuşmak için dinlerini dahi veren yahûdîler, putların önünde yerlere kapandılar... Kitaplı kâfir iken, kitapsız oldular. Sevgili Peygamberimizi ortadan kaldırmak ve dîn-i İslâm’ı yıkmak için yemîn ettiler.
Müşrikler derhal savaş hazırlığını yapıp, Hendek harbi için Medine’ye yürüdüler. Medîne’ye yaklaştıklarında, yahûdî Huyey, müşrik ordusundan ayrılıp, gece, Benî Kureyzâ reîsi Ka’b’ın evine geldi. Kapıyı çalıp kendisini tanıttı ve; “Ey Ka’b! Kureyş’in bütün ordusunu, Kinâne ve Gatafanoğulları gibi nice kabileleri on bin kişilik bir ordu hâlinde, getirmiş bulunuyorum. Artık Muhammed ve Eshâbı kurtulamıyacaktır. Onları tamamen imha edinceye kadar Kureyşlilerle buradan ayrılmamağa yemîn ettik!...” dedi. Ka’b; “Muhammed ve Eshâbı öldürülemez de, Kureyş ve Gatafanlılar ülkelerine dönüp gider ise, burada yalnız kalırız. Sonunda hepimizi öldürürler diye korkuyorum!...” diye endişesini belirtince, Huyey; “Bu korkunun gitmesi için Kureyş ve Gatafanlılardan yetmiş kişi rehin istersin. Bu rehineler sende olduğu müddetçe, ayrılıp gidemezler. Şayet yenilip giderlerse, ben sizin yanınızdan ayrılmam. Size gelen felâket bana gelmiş olur” diyerek, Ka’b’ı sonra da diğer yahûdîleri aldattı. Müslümanlarla olan muahedeyi yırttırdı. Böylece andlaşma bozulmuş oldu. Huyey, müşrik ordusuna dönüp durumu anlattı. Benî Kureyzâ’nın, müslümanları arkadan vuracaklarını bildirdi.
Müşrikler, on bin kişilik bir ordu ile Medîne’nin batı ve kuzey tarafına gelip, ordugâhlarını kurdular. Bu ordugâh, hendeğin kazıldığı yerde idi. Peygamber efendimiz de, şanlı Eshâbıyla hazırlıklarını bitirmiş, müşrikleri karşılamak üzere ordugâhlarında bekliyorlardı. Bu sırada sevgili Peygamberimizin huzuruna hazret-i Ömer’in geldiği görüldü. “Yâ Resûlallah! İşittiğime göre, Kureyzâ yahûdîleri aramızdaki andlaşmayı bozmuşlar ve bize karşı harbe hazırlanıyorlarınış!” dedi. Beklenilmeyen bu habere, Alemlerin efendisi; “Hasbünallah ve nî’mel vekil-Allahü teâlâ bize yeter. O ne güzel vekildir” diyerek mukabelede bulundular. Çok müteessir olmuşlardı. Şimdi İslâm ordusu, iki ateş arasında kalmıştı. Kuzey ve batıda müşrik orduları, güney doğuda yahûdîler bulunuyordu. Müslümanlar, on bin kişilik müşrik ordusu ve yahûdîlerle, bir aya yakın geceli ve gündüzlü durup dinlenmeden çarpıştılar. Açlık, susuzluk, uykusuzluk ve şiddetli soğuklara aldırış etmeden canla başla mücâdeleye devam ettiler. Sonunda müşrikler mağlûb oldular ve fırtınalı bir gecede, geldikleri gibi perişan bir hâlde Medîne’yi terkettiler. Eshâb-ı kiram da sabretmelerinin mükâfatını gördüler ve muzaffer olarak evlerine döndüler. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimiz, Medîne-i münevvereye dönünce, hazret-i Aişe validemizin evine geldi. Silâhlarını ve zırhını çıkardı. Mübarek vücûdu tozlanmıştı. Yıkandı. O anda hazret-i Dıhye suretinde, üzerinde zırhı ve silâhları olduğu hâlde bir süvari geldi. Bu, Cebrail aleyhisselâmdı. Peygamber efendimiz yanına vardığında; “Ey Allahü teâlânın Resûlü! Cenâb-ı Hak, Kureyzâoğullarının üzerine hemen yürümeni sana emrediyor!” diyerek emri tebliğ etti. Kâinatın sultânı, hazret-i Bilâl’i çağırtarak, Eshâb-ı kirama duyurmak üzere; “Ey eshâbun! Kalkınız, atlarınıza, develerinize bininiz! İtaat edenler, ikindi namazını Kureyzâoğullarının yurdunda kılsınlar!” emrini verdi.
Habîb-i ekrem efendimiz, hemen zırhını giyip kılıcını kuşandı. Miğferini mübarek başlarına geçirip, kalkanını sırtına, mızrağını eline aldı. Sonra atına bindi. Eshâbının arasına varıp, hazret-i Ali’ye İslâm sancağını vererek, öncü kuvvet olarak Kureyzâ yahûdîlerinin kalesine gönderdiler. Her zaman olduğu gibi, Abdullah ibni Ümmi Mektûm’u Medine’de vekîl bıraktılar.
Hazret-i Ali, İslâm sancağını Kureyzâ yahûdîlerinin kalesi önüne dikti. Bunu gören yahûdîler, Peygamber efendimiz aleyhinde sözler sarf ettiler. Hazret-i Ali gidip durumu Efendimize anlattı. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem üç bin asker ile orayı teşrif ettikten sonra, merhametlerinden onları İslâm’a davet ettiler. Yahûdîler, bu güzel teklifi kabul etmediler. Sevgili Peygamberimizin; “Öyle ise, Allahü teâlâ ve Resûlünün emrine boyun eğerek kaleden inip teslim olunuz” emr-i şerîfini de reddettiler. Bunun üzerine Alemlerin efendisi, okçuların üstadı Sa’d bin Ebî Vakkas hazretlerine; “Ey Sa’d! İlerle ve onları oka tut!” buyurdu. Hazret-i Sa’d ve diğer okçular, sadaklarındaki okları, tekbir sadâları arasında yahûdî kalesine atmaya başladılar. Onlar da ok ve taş atışlarıyla cevap vererek, çarpışmayı başlattılar.
Harp, muhasara hâlinde devam ediyordu. İslâm askeri arasında bulunan münafıklar, kaleye gizlice haber göndererek; “Sakın teslim olmayınız! Medîne’den gitmenizi isterlerse bile kabul etmeyiniz! Eğer çarpışmaya devam edecek olursanız, biz size bütün gücümüzle yardım eder, hiç bir şeyimizi sizden esirgemeyiz. Şayet sizi Medîne’den çıkarırlarsa, biz de beraber gideriz!...” diyorlardı. Bu haber ile münafıkların yardımını bekleyen yahûdîler, müdâfâya yeni bir azim ve ümidle devam ettiler. Muhasara uzadı, bir aya yaklaştığı hâlde münafıklardan yardım gelmedi. Kalblerine korku düşüp, andlaşma istediklerini bildirdiler.
Andlaşmayı yapmak üzere, Nebbâş bin Kays ismindeki yahûdî, Resûlullah efendimizin huzuruna gelip; “Yâ Muhammed! Nâdiroğullarına gösterdiğiniz merhameti bize de gösteriniz. Malımız ve silâhlarımız senin olsun! Yeter ki kanımızı dökmeyiniz. Çocuklarımız ve kadınlarımızla beraber yurdumuzdan çıkmamıza müsâde ediniz. Silâh hâricinde her aile için bir deve yükü götürmemize de izin veriniz!...” dedi. Âlemlerin efendisi; “Hayır. Bu teklifi kabul edemem!” buyurdular. Bu defa da; “Malı götürmekten vaz geçtik. Kanımızı dökmeyin! Kadınları ve çocuklarımızı götürmeye izin verin!” dedi. Sevgili Peygamberimiz! “Hayır!.Kayıtsız ve şartsız hükmüme boyun eğmekten, itaat edip teslim olmaktan başka çâreniz yoktur!” buyurdu. Nebbâş yahûdîsi, perişan bir hâlde kaleye dönüp konuşmaları nakletti. Kureyzâoğulları, bu defa büyük bir ye’s ve üzüntüye gark oldular.
Aralarında uzun süre münâkaşa ettiler. Netîcede teslim bayrağını çekerek, Peygamber efendimizden haklarında hüküm vermek üzere bir kimseyi hakem tâyin etmesini istediler. Resûlullah efendimiz de; “Eshâbımdan istediğiniz kimseyi hakem seçiniz” buyurdu. Onlar da; “Biz, Sa’d bin Mu’âz’ın vereceği hükme razı oluruz” dediler. Peygamber efendimiz, kabul buyurup Sa’d bin Mu’âz hazretlerinin getirilmesini emrettiler.
Sa’d bin Mu’âz (radıyallahü anh), Hendek gazasında ağır yaralanmıştı. Resûlullah efendimiz, onu, Mescîd-i Nebî’de bir çadır içinde tedavi ettiriyordu. Hakem seçilince, sedye ile hazret-i Sa’d’ı, Kureyzâ kalesine götürdüler. Yolda hazret-i Sa’d kendi kendine; “Vallahî, Allahü teâlânın yolunda hiç bir kınayıcının kınamasına kulak asmayacağım!” diyordu. Resûlullah efendimizin huzurunda sedyeden indirdiler. Peygamber efendimiz; “Ey Sa’d! Şunlar, senin hükmüne göre teslim olmayı kabul ettiler. Haydi, onlar hakkındaki kümünü bana bildir” buyurdu. Sa’d bin Mu’âz (radıyallahü anh) ise; “Canım sana feda olsun yâ Resûlallah! Muhakkak ki, hüküm vermeğe Allahü teâlâ ve Resûlü daha lâyıktır” dedi. Resûlullah efendimiz de; “Bunlar hakkında hüküm vermeyi Allahü teâlâ sana emr etmiştir” buyurdu. Hazret-i Sa’d, yahûdîlerden, hükmüne razı olacaklarına dâir kesin söz aldı. Her iki taraf da verilecek hükmü merakla beklemeye başladılar. Bunun üzerine hazret-i Sa’d, üstünlüğünü gösteren, ilikleri donduran, şânına lâyık olan şu muazzam hükmü açıkladı: “Benim hükmüm odur ki, âkil ve baliğ olan bütün erkeklerin boynu vurulsun! Kadınları, “çocukları esir alınsın, malları da müslümanlar arasında taksim edilsin!...”
Bu kesin hüküm karşısında, yahûdîler donup kaldılar. Çünkü, kendi kitaplarında, azgınlık yapanlara verilecek ceza aynen böyle idi ki; “Şehrin birine harb etmek için vardığında, onları sulha davet et. Bunu kabul edip, kapılarını açarlarsa, içindekilerin hepsi, sana haraç versinler ve hizmet etsinler. Şayet, harb etmeğe karar verirlerse, onları muhasara et. Allahü teâlânın ihsanı ile, onlara gâlib geldiğin zaman, erkeklerinin hepsini kılıçtan geçir. Kadınlarını, çocuklarını ve mallarını ganimet olarak al!...” diye yazıyordu.
Sa’d bin Mu’âz hazretlerinin verdiği hükmün ilâhî hükme uygun gelmesinden dolayı, âlemlerin efendisi sevgili Peygamberimiz, onu tebrik edip; “Sen, onlar hakkında Allahü teâlânın yedi kat gökler üstünde, Levh-i mahfuzdaki hükmüne uygun hüküm verdin!” buyurarak takdirlerini bildirdiler.
Yahudiler, kendi kitaplarında belirtilen bu hükme îtirâz edemediler. Verilen hüküm yerine getirildi.
Böylece, müslümanların en sıkışık zamanlarında arkadan vuran, yapılan bütün andlaşmaları bozan, Peygamber efendimizi, çocukluğundan bu yaşına kadar gördükçe mübarek vücûd-i şerîfini ortadan kaldırmaya uğraşan, sihirler yapan bu kavim, Medine’den temizlenmiş oldu.
Eshâb-ı kiram saadetle, huzur ve sevinç içinde nurlu Medine’nin yolunu tuttular...
Esirler arasında bir kadın, müslüman olmak saadetine kavuştu. Onun bu hareketine pek çok sevinen sevgili Peygamberimiz, onun da sevinmesi, Cennet’de derecesinin çok yüksek olması için, merhamet buyurarak onu zevceliğe kabul eyledi. Bu, hazret-i Reyhâne vâlidemizdi.