ŞEHÎDLİK
Allah yolunda canını feda ederek, dînini, vatanını, bayrağını, namusunu müdâfaa ederken ölmek, haksız yere öldürülmek. Lügatte; gören, görülen mânâlarına gelen ve yukarda bildirilen şekildeki kimseye şehîd denir.
İlk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhisselâmdan günümüze kadar Allah’a inananlar ve inanmayanlar ve zâlimlerle zulme uğrayanlar arasında mücâdele devam etmiştir. Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını insanlara bildirmek ve adaletin, doğruluğun müdâfaasını yapmak için çalışırken pek çok mü’min şehîd olarak ebedî seâdete kavuşmuş, Cennet’te peygamberlerden sonra en yüksek mertebeye nail olmuşlardır.
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, insanları kurtuluşa kavuşturmak için İslâm dînini tebliğ etmeye başladığı zaman, O’na ve inananlara müşrikler tarafından pek çok zulüm ve işkenceler yapıldı. Bu işkence ve zulümler sonucu Eshâb-ı kiramdan bâzıları şehîd oldu. İslâm târihinde ilkşehîdler Ammâr’ın annesi Sümeyye Hâtûn ve babası Yâsir (radıyallahü anhüm) idi. Mahzûm kabîlesinin ileri gelenleri Ammâr’ın annesi ve babasına, müslüman oldukları için işkence ediyorlar, sıcak günde kuma gömüyorlar, üzerlerine et pişecek sıcaklıkta büyük taşlar koyuyorlar, “Lât ve Uzzâ, Muhammed’in dîninden iyidir deyin” diyorlardı. Onlar da bütün işkence ve zulümlere rağmen, kabul etmiyorlardı. Bu işkencelere dayanamayan Yâsir, şehîdlik mertebesine kavuşup İslâm târihinde ilk şehîd erkek oldu. Ammâr’ın annesi Sümeyye Hâtun’u da Ebû Cehl iki ayağından ayrı ayrı iki deveye bağlayıp hayvanları aksi yönlerde çekerek parçalatıp şehîd etti. Böylece Peygamber efendimizin; “Allah’ım! Yâsir ailesine rahmet ve mağfiretini ihsan et” şeklindeki duasına kavuştular.
Eshâb-ı kiramdan on dört kişi Bedr muharebesinde şehîd oldular. Uhud muharebesinde ise, aralarında hazret-i Hamza’nın da bulunduğu yetmiş kişi şehîd oldu. Allahü teâlânın isminin ve dîninin yüceltilmesi ve insanların dünyâ ve âhiret seâdetine kavuşmaları için memleketini terk eden ve çeşitli ülkelere giden Eshâb-ı kiramın (radıyallahü anhüm) pek çoğu şehîd düştü. Kabri İstanbul’da bulunan Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî (radıyallahü anh) bunlardandır. İslâm târihinin diğer devirlerinde de Allahü teâlânın dînini yaymak için kahramanca çarpışıp, mallarını ve canlarını Allah yolunda seve seve feda eden milyonlarca müslüman şehîd oldu. Kahraman ecdadımız olan Müslüman-Türkler de, İslâmiyet’in yayılması ve insanlığın huzur, barış içinde yaşaması için Avrupa önlerine kadar gitmişler, pek çok şehîd vermişlerdir. Şu güzel vatanımızı kanları ve canları pahasına bize emânet eden dedelerimizden pek çoğu da şehîd olmak suretiyle ebedî kurtuluşa ermişlerdir.
Şehîdlik, Allahü teâlânın indinde peygamberlikten sonra en yüksek mertebedir. Peygamberlerden sonra derecesi en yüksek olan şehîdlerdir. Şehîdler, Allahü teâlânın sevgili kullarıdır. Cennet’te onlar için sonsuz nîmetler hazırlanmıştır, îmânla ölen ve Cennet’e giren bir kimse, dünyâya tekrar gelmek istemez. Fakat şehîdler böyle değildir. Onlar tekrar dirilerek yeniden şehîd olmayı arzularlar. Bu arzuları şehîdlik mertebesinin Cennet nimetlerinden daha tatlı, daha zevkli olmasındandır. Şehîdlerin, Cennet nimetlerine kavuştukları zaman; “Ey Rabbimiz! Biz senin yolunda tekrar şehîd olmak için dünyâya döndürülüp öldürülmeyi istiyoruz” diyerek Allahü teâlâya yalvaracaklarını Peygamber efendimiz haber vermektedir.
Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmin Bekara sûresi 157-158. âyet-i kerîmelerinde meâlen; “Allah yolunda öldürülmüş olanlar için ölüler demeyiniz. Bilakis onlar diridirler. Fakat siz iyice anlayamazsınız.” ve Âl-i imrân sûresi 169-170.âyet-i kerîmelerinde meâlen; “Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma. Doğrusu onlar Rableri katında diridirler, Allahü teâlânın lütuf ve inayetinden, verdiği Cennet nimetlerinden rızıklanırlar. Allah’ın kendilerine verdiği ihsandan (şehîdlik rütbesinden) dolayı neş’eli hâldedirler. Ve arkalarından kendilerine şehîdlik nîmetiyle katılamayan mücâhidler hakkında şunu müjdelemek isterler: “Onlara hiç bir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır” ve Hac sûresi 58. âyetinde meâlen; “Allah yolunda hicret edip de sonra öldürülmüş veya ölmüş olanlar, Allah onları güzel bir rızk ile rızıklandıracaktır. Çünkü Allah, rızk verenlerin en hayırlısıdır” buyurarak şehîdlerin ölmediklerini haber veriyor. Nisa sûresi 69. âyetinde ise meâlen; “Kim Allahü teâlâya ve peygamberine itaat ederse, işte onlar, peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle ve iyi kimselerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar” buyurarak şehîdlerin peygamberlerle beraber olduklarını bildirmiştir.
Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm da; “Kim Allah yolunda öldürülürse, şehîddir. Kim Allah yolunda (çalışırken) ölürse, o şehîddir. Kim taun (salgın veba) yüzünden ölürse şehîddir. Kim karın hastalığından ölürse şehîddir. Kim suda boğuhırsa o da şehîddir” ve “Kim malının yanında, kanını, dînini, ehlini korumak uğrunda öldürülürse şehîddir” ve “Şehidin kul borcundan başka bütün günâhlarını Allahü teâlâ affeder” ve “Onları (şehîdleri) yıkamayın! Çünkü kıyamet gününde her yere misk-ü anber gibi koku saçacaklardır” ve “Şehîdler beştir; tauna (vebaya) tutularak ölenler, ishal (dizanteri) hastalığından ölenler, suda boğularak ölenler, yıkıntı altında kalarak ölenler ve Allah yolunda savaşırken öldürülen kimselerdir” ve “Allah yolunda şehîd olmayı gönülden isteyen kimse şehîd olmasa dahi şehîdlik sevabına kavuşur” buyurarak kimlerin şehîd olduğunu ve şehîdliğin ne derece yüksek bir mertebe olduğunu beyân etmiştir.
Cennet’te peygamberlerden sonra en yüksek dereceye sâhib olan şehîdlerin kul borçlarından başka, bütün günahları affolunur. Kul borçlarını da Allahü teâlâ kıyamet gününde hak sahibine Cennet nimetleri ihsan ederek helâllaştıracaktır. Allah yolunda savaşırken ölenlere kıyamete kadar bu ibâdetlerinin sevabı verilir. Şehîdlerin bedeni çürümez, kabirlerinde bizim anlıyamayacağımız bir hayatla diridirler. Kıyamet gününde her biri yetmiş kişiye şefaat edecektir. Suda boğularak şehîd olana karada şehîd olanın iki misli sevâb verilir. Havada şehîd olanlar da böyledir.
Ancak mü’min olanlar şehîd olur. Allah’a ve dînine inanmayanlara âhirette şehîdlik muamelesi yapılmaz. Şehîdler dünyâda ve âhirette durumlarına göre muamele görürler. Tam şehîd ve dünyâ şehîdi, öldükleri zaman üzerinde bulunan kanlı elbiseleri ile gömülür ve yıkanmazlar. Allahü teâlânın huzuruna, harbde yaralanıp, şehîd oldukları andaki, durumları ile gelirler. Yaralarından akan kan misk-ü anber gibi kokar. Şehîd olarak ölmeyi istemek,îmânın kâmil olmasının alâmetidir. Onun için her müslüman, şehîd olarak ölmek için dua eder.
Resûlullah sallallahü aleyhi vesellem efendimiz şehîdliğin fazîlet ve üstünlüklerini Eshâbına haber verince, Eshâb-ı kiramın hepsi şehîd olmak istemişler, namazlarından sonra şehîd olarak ölmek için dua etmişlerdir. Bu hususta duası meşhûr olan Eshâb-ı kiram çoktur. Bunlardan Abdullah bin Cahş’ın duası meşhûrdur.
Üç türlü şehîd vardır:
1-Tam şehîd: Cünüb ve hayız olmayan, âkil ve baliğ bir müslüman zulüm ile haksız olarak vurucu ve kesici âletlerle öldürülünce ve harpte din ve vatan düşmanlarıyla Allah rızâsı için cihâd ederken, düşman tarafından; sulhda âsîler, yol kesiciler, şehir eşkıyaları, gece hırsız tarafından, herhangi bir vâsıta ile öldürülünce, hemen ölürlerse veya müslümanların ve zımmîlerin can(arını, mallarını korumak için, bunlarla olan çarpışma yerinde bulunan ölü üzerine yara, kan akması gibi öldürülme alâmetleri görülürse veya şehirde öldürülmüş bulunup, katili bilinir ve kısas yapılması lâzım gelirse, bunlara tam şehîd denir. Tam şehîd dünyâda yıkanmaz, kefene sarılmaz, kefen mikdârından fazla elbisesi soyulup öylece defn olunur. Cenaze namazı, Hanefî mezhebinde kılınır, Şafiî mezhebinde kılınmaz. Âhirette de şehîd sevabına kavuşurlar.
2-Dünyâ şehidi: Allah rızâsı için cihâd etmeye, savaşmaya niyet etmeyip, dünyâ kazancı için harb eden, yalnız dünyâ şehidi olur. Bunlara dünyâda şehîd muamelesi yapılır. Kanlı elbiseleriyle gömülür, yıkanmazlar. Fakat âhirette hakîkî şehîdlere vâd edilen mükâfatlara kavuşamazlar. Çünkü niyetleri bozuktur. Cennet’teki nimetler, Allahü teâlânın razı olduğu kimseler için hazırlanmıştır.
3-Âhiret şehidi: Allah rızâsı için olan cihâdın hazırlığı esnasında tâlimlerde ölürse, zulüm ile öldürülünce, cihâdda ve eşkıya, âsî, yol kesici tarafından öldürülünce, gece hırsızla vuruşmada yaralanınca, hemen ölmez, bir namaz vakti çıkıncaya kadar aklı başında kalır veya başka yere götürülüp, orada ölürse veya cünüb, hayızlı ise, yalnız âhiret şehîdi olur. Böyle ölen kimseler, dünyâda yıkanır ve kefenlenirler. Had, ta’zir, kısas cezaları ile öldürülenler, kurşuna dizilenler, îdâm edilenler, hayvan tarafından öldürülenler yıkanırlar.
Boğularak, yanarak, garib, kimsesiz olarak, duvar ve enkaz altında kalarak ölenler, ishalden, taundan (vebadan), sârî (bulaşıcı) hastalıklardan, lohusalıkta, sar’a hastalığında, Cum’a gecesinde ve gününde, din bilgilerini öğrenmekte, öğretmekte ve yaymakta iken ölenler, zulüm ile hapsolunup ölenler, Allah rızâsı için müezzinlik yaparken, İslâmiyet’e uygun ticâret yaparken, helâl kazanıp, çoluk-çocuğuna din bilgisi öğretmek ve ibâdet yapmaları için çalışanlar, duhâ namazı kılanlar, her ay üç gün oruç tutanlar, yolculukta da vitir namazını terk etmeyenler, ölüm hastalığında kırk kerre “La ilahe illa ente Sübhâneke innî kuntu min-ez-zâlimîn” okuyanlar, her gece Yâsîn-i şerîf okuyanlar, abdestli yatıp ölenler, gıda maddeleri getirip ucuza satanlar, soğukta gusl abdesti alınca hastalanıp ölenler, her sabah veya akşam devamlı olarak üç kerre; “Eûzü billahissemî’ül alîmi mineşşeytânirracîm” ile Haşr sûresinin sonunu okuyanlar, ölünce âhiret şehîdi olurlar.
Günâh sebebi ile ölenler şehîd olmaz. Günah işlerken şehîdliğe sebeb olan bir sebeple ölürse, âhiret şehîdi olur ve günâhının cezasını da yüklenir. Meselâ, günâh işlerken üzerlerine ev yıkılıp ölenler şehîd olurlar.
ŞEHÎDLİK ARZUSU
Resûlullah efendimizin kayınbiraderi olan Abdullah bin Cahş (r. an h), Bedr savaşında olduğu gibi, Uhud savaşında da büyük kahramanlıklar gösterdi. O, bu savaşta şehîd olmayı istiyordu. Abdullah bin Cahş’ın (r. an h) bu şehîd olma isteğini Sa’dbin Ebî Vakkâs (radıyallahü anh) şöyle nakletti: “Uhud’da savaşın çok şiddetli bir anında Abdullah bin Cahş, birden yanıma sokulup elimden tuttu. Beni bir kayanın dibine çekerek; “Şimdi burada sen dua et ben “âmin” diyeyim. Ben dua edeyim sen âmin de!” deyince, peki dedim. Ben şöyle dua ettim: “Allah’ım! Bana çok kuvvetli ve çetin kâfirleri gönder. Onlarla kıyasıya vuruşup, hepsini öldüreyim. Gazi olarak geri döneyim.” Benim bu yaptığım duaya içten âmin diyen Abdullah bin Cahş, şöyle dua etmeye başladı: “Allah’ım! Bana zorlu kâfirler gönder. Onlarla kıyasıya çarpışayım. Cihâdın hakkını vereyim, hepsini öldüreyim, en sonunda bir tanesi de beni şehîd etsin. Sonra benim, burnumu, kulaklarımı ve dudaklarımı kessin. Ben kanlar içinde senin huzuruna geleyim. Sen bana; “Abdullah! Dudaklarını, burnunu ve kulaklarını ne yaptın?” diye sorduğunda; “Allah’ım! Ben onlarla çok kusur işledim, yerinde kullanamadım, senin huzuruna getirmeye utandım. Sevgili Peygamberimin de bulunduğu bir savaşta toza toprağa bulandım ve öyle geldim” diyeyim.”
Böyle bir duaya âmin demeyi gönlüm arzu etmiyordu. Fakat o, istediği ve önceden söz verdiğim için mecburen âmin dedim. Daha sonra kılıçlarımızı alıp, savaşa devam ettik. Hakîkaten savaş Abdullah’ın arzu ettiği şekilde cereyan etti. İkimiz de önümüze geleni öldürüyorduk. Bir ara, Abdullah’ın elindeki kılıç kırıldı. Resûlullah efendimiz ona bir hurma dalı verdi. Sevgili Peygamberimizin mucizesi olarak, bu hurma dalı kılıç gibi kesmeye başladı. Pek çok kâfiri öldüren Abdullah, savaşın sonuna doğru istediği gibi şehîd oldu. Akşam üstü cesedinin yanına vardığımda, dua ettiği gibi dudakları ve burnu kesilmiş hâlde kanrevân içinde idi. Onu hazret-i Hamza ile beraber aynı kabre koyup defn ettik.”