İSLÂMÎ EDEBİYAT
İslâmiyet’ten sonra Arablarda ve sonraları müslüman ülkelerde gelişen edebiyat. Her milletin bir edebiyatı olduğu gibi islâmiyet’ten önce Arabların da kendilerine mahsûs bir edebiyatı vardı. Daha çok şifahî (sözlü) olan bu edebiyatta hicâ (yergi), risâ (mersiye) ve hamâse (yiğitlik ve kahramanlık) üzerine şiirler söylenir, şâirler duygu ve düşüncelerini dile getirirlerdi. Şiire pek fazla önem verildiğinden her kabilenin şâirleri vardı ve bunların cemiyetteki yeri pek üstündü. Eski Türklerde olduğu gibi, Arablarda da şâirlerin fevkalâde bir kaynağa bağlı olduğu inancı hâkimdi. Şâir; aynı zamanda kâhin, yerine göre doktordu. Zâten şâir kelimesi; sezen, farkına varan, önceden ilhamla bilen mânâsına bir kelime olup, şiir kelimesinden gelmiş bir ism-i faildir. Yine bu devirde edb’den gelen edebiyat kelimesi de davet, bilhassa yemeğe davet mânâsından başka; halk arasında hüküm süren en güzel ahlâk, insanı fenalıklardan uzaklaştırıp iyiliğe sevk eden meleke, güzel huy ve hayırlı amel anlamlarına da geliyordu. İslâmiyet’ten sonra ise edebiyat kelimesi bu mânâları korumakla birlikte, Arablara has ilimleri içine alan bir terim olarak kullanıldı. Hicrî ikinci asra kadar güzel ahlâk ve âdeti ifâde eden bu kelime, daha sonra litterature karşılığında kullanıldı.
İslâmiyet’ten önceki devir, Câhiliye Devri Edebiyatı olarak adlandırılmaktadır. Bu devrin çölde dolaşan ve müsabakalara giren şâirleri, şiirin an’anesini de kurmuşlardı. Aralarındaki karşılıklı söyleşmelerde bilhassa hiciv tarafı ağır basardı. Bunlar da tabaka tabaka idiler ve bir kısmı hem câhiliye hem de İslâmî devirde yaşamışlardı. Bu itibârla eski şiir geleneği, İslâmî devre de girmeyi başardı ve bâzı şâirler İslâmiyet’i kabul edip, îmânla şereflenerek sevgili Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında yer aldılar. İşte devirlere dayanan ve kendi arasında, nesillere göre tabakalaşan şâirler; 1-Câhiliyyûn, 2-Muhadramûn, 3-İslâmiyyûn, 4-Muvelledûn veya muhdasûn olmak üzere dört grupta toplanmışlardır. Bunlardan birincisi, İslâmiyet’ten önceki şâirlere ad olmuştur. İkinci tabakadaki şâirler, câhiliyye devrinde ortaya çıkıp İslâmî devre giren şâirlerdir. Üçüncüsü, İslâmî devrin ilk şâirleri olup, câhiliye devrine girmezler. Dördüncüsü ise, bu üç tabakadan sonra gelen şâirlerdir.
Câhiliyye devrinde bir takım vesîlelerle Arabistan’da şiir teşvik edilmiş ve onu besleyen bâzı muhitler meydana çıkmştır. Hattâ şiir söylemeye, erkeklerin yanında elhansâ (ölm. 644 (H. 24)) gibi bâzı kadın şâirler de iştirak etmişlerdir. Şiir müsabakaları düzenlenmiş ve zamanla bir an’ane hâline gelmiştir. Ukâz, Zülmecâz, Micennât-üs-sahr, Dûmet-ül-Cendel, Hacer, Suhâr gibi panayırlarda senenin belirli günlerinde şâirler müsabakaya katılmışlar, bindikleri hayvanların üzerinde şiirlerini bizzat okumuşlardır.
Bedevî çöl şâirlerini, şehir hayâtının teşekkül ettiği merkezler kendisine çekmiş, Lahmî ve Gassânî meliklerinin muhiti, haşîn ifâdelerin bırakılıp, dillerinin yumuşamasında mühim rol oynamıştır. Hattâ, Hirâ ve Lahmî sarayları bunda pek ileri gitmişlerdir.
Altıncı asırdan îtibâren eski Arab şâirlerinin son derece gelişmiş lügat hazînesi, alabildiğine zengin bir ifâde gücü ve kuvvetli bir dili vardır. Arabça; Kays, Temîm, Huzayl, Tayy ve Kureyş kabilelerinin ağızlarında en mükemmel şekle ulaşmış ve muhtelif şiirlerin lügat malzemesi ile beslenmiş bulunuyordu. İşte bu şekildeki bir dil gelişmesi, ifâde genişliğine yol açıyor, beytin yanında, bilhassa hicâ, hakaret, savaşanların karşılıklı meydan okumaları, kadınların serzenişleri ve ninnilerin söylendiği recez ve kaside ile belirli mevzuların dahilî bir tertip ve düzen içinde işlenmesini gerektiren ve uzun bir şiir olan kaside nazım şekilleri görülüyordu. Bilhassa câhiliyye devrinde kasîdecilik rağbette olup, panayırlarda şâirler bu uzun şiirlerini okuyarak müsabakaya katılırlardı. Bu şiirlerden yedisi veya dokuzu seçilerek Kabe’nin duvarına asılırdı. Yedi askı (mu’allakât-ı seb’a) veya inci Gerdanlığı (es-Samût) denilen bu şiirler bir şeref levhası niteliğinde idi. Sırası ile imr-ul-Kays, Tarafa, Züheyr, Lebid, Amr bin Külsüm, Antere, el-Hâris bin Hilliza (bâzılarına göre de Nebîga ile A’şâ) gibi şâirlerin şiirleri idiler. Bunlardan başka Câhiliyye devrinde; Züheyr bin Ebû Selmâ, Alkame bin Akdâ, Sabit bin Câbir, Şanfara, Urve bin el-Verdî, Hüsâm bin el-Hâris, Evs el-Ladra, Zebbân bin Seyyar, Âbid bin Abraş, Hâtim-i Tâî, Lakîb bin Ya’mer, Evs bin Hacer gibi şâirler de vardı. Bunlara ilâveten İslâmî devre ulaşan, yahûdî ve hıristiyanlarla olan münâsebetleri ile şiirlerinde Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) geleceğini müjdeleyen, fakat müşrik olarak giden Ümeyye’yi de saymak gerekir.
Şiirde, söz ve belagatta bu derece ileri giden Arabistan’da tam bir cehalet hüküm sürüyordu. Haksızlık, zulüm, kız çocuklarını diri diri gömmeler v.s. gibi daha nice akla gelmedik hâdiseler cereyan ediyor, kabîleler arasında çatışmalar çıkıyordu. İnsanlar tam manâsıyla karanlık ve huzursuzluk içinde idi. Şâir ve şiir de bir övünme vesîlesi olmuştu. Ayrıca hitabet çok gelişmişti. Cemiyetin dertleri ve bâzı şikâyetler yine panayırlarda meşhûr hatîbler tarafından dile getirilir ve bir çeki düzen verilmesi istenirdi. Sevgili Peygamberimizin de sallallahü aleyhi ve sellem, Sûk-ı Ukâz’da (Ukaz panayırında) dinledikleri Kus bin Saîde’nin hutbesi bunlara bir örnektir.
Ayrıca eski şiire ait toplama eserler de vardı, İbn-i Sellâm elcümehî’nin kaydına göre; Hira h’ükümdârı Nu’mân bin Münzir’in (602), Arab şâirlerinin büyüklerine yer veren ve sonradan Emevîlerin eline geçen Dîvân’ı bunların başında gelmekteydi.
Sözün en güzel şekilde söylendiği, nesrin iç kâfiyeler, yâni secilerle ortaya konduğu bu zamanda, Kur’ân-ı kerîmin gelmesi bütün dikkatleri sevgili Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) çevirmiş oluyordu. Artık insanlar en güzel, en veciz sözleri ilâhî kaynaktan duymaya başlamıştı. Sözün en güzeli ortada dururken şâirlere susmak düşerdi. Ancak Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) iyi şiire değer verince, şâirler bu yoldaki güç ve kudretlerini ortaya koydular. Nihayet İslâm milletlerinde, bilhassa Türklerde mühim bir mevkü olan na’atlar ortaya çıktı. İşte bu zamandaki şâirler, artık İslâmiyet ve Peygamberimiz için şiirler söylüyorlardı. Bunların en başında Mu’allakât-ı Seb’ada da adı olan ünlü şâir Lebîd (560-661) gelmekteydi. Hassan bin Sabit (radıyallahü anh) da Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kasidecisi idi ve yanında yüksek bir mevkîi vardı. Konu bakımından İslâmiyet ve Peygamberimize yer veren şiirlerden meydana gelen Dîvânı çok meşhûrdur.
Mu’allakât-ı Seb’a şâirlerinden olan Züheyr’in oğlu Ka’b (radıyallahü anh) da, Bânet Suâd (suâd, sevgili uzaklaştı) veya Kasîde-i Bürde adıyla anılan şiirini Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) için yazmış, O’nun ve Eshâbının (radıyallahü anhüm) huzurunda okumuştu. Sevgili Peygamberimiz bunun üzerine bürdelerini hediye etmişlerdi.
Bunlardan başka; Abdullah bin Revana, Muttammim, Ebû Mihcân, Züeyb ve Ebü’l-Esved ed-Düelî de bu devrin şairlerindendir. Bunlardan Ebü’l-Esved ed-Düelî, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatından sonra hazret-i Ali’nin yanından ayrılmamış ve onun emri ile ilk defa Arabçanın grameri üzerine çalışmıştır.
Dört halîfe devrinde edebiyat sönük geçmiş, bu devirde daha ziyâde Kur’ân-ı kerîmin toplanıp yazılarak yayılmasına önem verilmiş ve hadîs-i şerîflerin derlenmesi üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Böylece klasik Arabça, kaideleri ve kelime hazînesi bakımından tam manasıyla tesbit edilmiş oluyordu. Bunlardan başka, dört halîfeye (radıyallahü anhüm) ait resmî muhâberât, ata sözleri ile bir kısım mensur parçalar, bir de eski şiirler, düle ilgili çalışmalara temel teşkil etmiştir.
Dört halîfe ile devam eden fetihler hazret-i Muâviye’nin halifeliği ile daha da genişlemiş ve memleketin çeşitli yerlerinde yeni yeni edebî faaliyetlerin yeşermesine yol açmıştı. Emevîler devrindeki (662-749 H. 41-127) edebî faaliyetler arasında, hazret-i Muâviye ile kütüphaneler de kurulmaya başlandı. Hattâ onun devrinde, bilindiği kadarı ile dil ve edebiyata âit malzemeyi bulunduran bir kütüphaneye yer verildi. Bu devirde Yezîd’in oğlu Hâlid’in adına 705 (H. 85) senesinde kurulan ilk umûmî kütüphanede şiirlere yer veren kitapların bulunduğu, hattâ Velîd bin Abdülmelik’in (705-715 H. 86-97) halifeliği zamanında eski ahbârı ve şiirleri yazmak için resmî bir kâtibin vazifelendirdiği görülmektedir. Bu durum sâdece bununla kalmamış, İkinci Velîd’in hilâfeti zamanında da (743-44 H. 125-6) devam etmiştir. O da Arablara ait ahbâr ve şiirlerin yanında onların nesebleri ile ilgili bilgileri toplattırmıştır.
Bütün bunların yanında, Arab târihinde geleneğini kuran şiir, Emevîlerin hüküm sürdükleri İslâm memleketlerinde varlığını devam ettirmiş, yerine göre kadılar ve halîfeler de şiir söylemeye başlamıştır. Yalnız bu devirde eskiye göre şiir iki çevrede kendisini göstermiştir. Bunlardan biri, eski çöl geleneğine bağlı şâirlerin şiirler söylemesidir. İkincisi ise, artık bir saraya sâhib olan halifelikle, sarayın etrafında, buna mümasil olarak valilerin yanında ortaya çıkan edebî mahsûllerdir. Tabiî ki ikinci durumda, acemler gibi diğer ülkelerin te’siri de vardır. Ancak bu durum, daha ziyâde, ağırlığını Abbasîler devrinde gösterecektir.
Bu devrin ünlü şâirlerinin başında Kureyş kabilesinin çıkardığı tek şâir olarak görülen Ömer bin Ebî Rebî’a gelmektedir (ölm. 719). Şiirinin konusunu daha çok saraya mensûb olanlara yazdığı övgüler teşkil etmiştir. Sâde ve çok sevilen şiirleri ile tanınmış ve bütün İslâm âlemine yayılmıştır.
Şiirlerinde Emevî devrinin başarılarını konu edinen ve bu devir için kaynaklık vazifesi gören saraya mensûb şâirlerin önde gelenlerinden Ahtal’ı zikretmek gerekir, önceden hıristiyan olan ve Tağlib kabilesine mensûb bulunan Ahtal, halîfe Abdülmelik’in islâm’ı teklifine müsbet cevap vererek îmân etmiştir. Ancak eski Arab şiirinden gelen yergiler bu şâirde büyük yer tutmuştur. Yine devrin şâirlerinden olan Nu’mân bin Beşir ile sarayın şâirleri arasında yer alan Kâ’b bin Cübeyl gibi şâirlerle dalaşması vardır. Bilhassa Yezîd bin Mu’âviye’nin emri ile hareket eden bu şâir, Yezîd’e saldıranları hicveder ve onu övmekten geri kalmazdı.
Bütün bu şâirlere rağmen şiirleriyle Emevî saraylarında yüksek mevkiler elde eden Ahtal, Farazdak ve Cerîr adında üç şâir vardır ki, devirlerinde diğer şâirlere kıyâs kabul etmezler. Bunlar içinde ise en seçkini Ahtal idi. Bu şâir ufak konuları büyüten ve ele aldığı mes’eleleri gittikçe genişleten, bunun yanında gerçekten düzgün ve en güzel şekilde işleyen bir şâirdi. Şekil ve muhteva bakımından kusursuz görünmesi ise bir başka hususiyeti idi. Anlatımı pürüzsüz olan Ahtal’ın te’siri kendinden sonraki devirlerde de görülmüş hattâ Harun Reşîd’in bile şiirlerini sık sık tekrarladığı olmuştur. Duygularını pek yüksek bir şekilde işleyen Ahtal, halîfe Abdülmelik’e de kasîde sunmuştur. Gerçekten onun ünü, zamanında başta Suriye ve Mezopotamya olmak üzere islâm memleketlerinin dört bir köşesine yayılmış, böylece kendinden sonraki asırlara ses bırakmıştır.
Farazdak’a (641-728) gelince, Temîm kabilesinden olan bu şâir, asıl adı Hemmâm olmasına rağmen Ebû Ferâs diye bilinirdi. Hazret-i Ali’nin; “Şiiri bırak!” emri üzerine Kur’ân-ı kerîmi öğrenip ezberledi. Fakat babasının ölümü onu yeniden şairliğe şevketti. Şiirinin konusu daha çok övgü ve mersiye tarafında kalmıştır. İlk şiirleri daha ziyâde neşeli bir hayâta yer verir.
Cerîr (ölm. 728) ise Yemâmeli bir şâirdir. Halkın sevgisini kazanmış olmasına rağmen Temim oymağından olan bu şâir, daha ziyâde Haccâc’a kasideler sunmuştur. Şiirlerinde hiciv tarafı ağır basmakla birlikte, yer yer tabiî hâdiseleri işlemiş, bilhassa şâirce şakalara başvurmuştur. Bu durum bilhassa şâir Ahtal’la olan karşılıklı atışmalarda görülmüştür.
Bunlara ilâveten Küfe kadısı A’şâ Hamdan ile halîfe Velîd (ölm. 742) idareci oldukları hâlde, şâirler arasında da yer almışlardır. Şiirlerinde Adî bin Zeyd’i örnek alarak daha ileri giden Velîd, büyük şâir Ebû Nüvâs’a zemin hazırlamıştır. Şiirleri şekil ve muhteva bakımından zengin ve kuvvetli olduğu kadar, İran zevkine de açıktır.
Yine bu devirde görülen Kuseyyir de, saray şâirleri arasında yer almış ve dînî şiirler söylemiştir.
Eski çöl geleneğine bağlı şâirler daha ziyâde halk arasında görülürlerdi. Bunlar içinde Zu’r-Rumma diye meşhûr olan Geylân bin Ukbe mühim bir yer tutar. Eski çöl şâirlerinin geleneklerini sürdüren ve şiirlerinde konu edinen bu şâir oba tasvirlerinden develere varıncaya kadar hemen her mevzûyu işliyordu. Bilhassa benzetmelerinde çöl ve oba hayâtına geniş yer vermesi, dil bilginlerinin dikkatini çekmiştir. Bu şâir yanında daha basit bir ölçü olan recez büyük önem kazanmıştır. Bu şeklin, el-Ağleb bin Ömer bin Ubeyde’nin (ölm. 641) elinde değiştiğini ve Ebû-Necm el-Fadl bin Kudâme’el-İclî, el-Accâc ve oğlu Ru’ba’nın elinde pek büyük gelişme gösterdiğini zikretmek yerinde olur.
Yine çöl şâirleri arasında görülen ve hıristiyan bir şâir olan Abdullah bin el-Muhrik de, Emevî halîfeleri tarafından korunanlar arasında görülmektedir. Bu gruba, şâir Ahtal’ın yeğeni olup, önceleri hıristiyan iken, sonra müslümanlığı kabul eden Umeyr bin Şuyeym’i de katmak gerekir. Bu şâir, şiirlerinde kendine mahsûs deyimler kullanmakla hususiyet kazanmıştı.
Emevîler devrinde görülen İslâm edebiyatının bir başka yönü de, halk hikâyelerinin teşekkülüne yol açmış olmasıdır. Leylâ ile Mecnûn hikâyesi yine bu devirde teşekkül etmiştir. İslâm milletlerinin edebiyatlarında, Yûsuf ile Zelihâ konusu gibi; Benî Âmir kabilesinden olan Kays bin Mulavvah’ın, Leylâ’ya tutkunluğuna ve başından geçenlere yer verecek olan bu durum, Türk ve İran edebiyatlarında da asırlarca işlenecektir. Ayrıca pek meşhûr olmamakla birlikte buna benzer bazı hikâyelerin de yine bu devirde teşekkül ettiğini belirtmek yerinde olur.
Emevîler devrinde görülen Arab asıllı olmayan şâirler de vardır. Bunlar şiirlerinde İran ırkçılığını işlemişler ve İslâm edebiyatında inatçı bir çığırın açılmasına sebeb olmuşlardır. Bunlar arasında bilhassa İsmail bin Yesâr vardır. Kullandığı dil Arabça olmasına rağmen, şiirlerinde İranlıları övmüş bir şâirdir. Yine Sindli şâir Ebû Eflah bin Yesâr’ı da zikr etmek gerekir.
Ayrıca bu devirde destânî edebiyatın zuhur ettiğini, bu çığırı açanların başında şâir el-Kümeyt’in (ölm. 743) geldiği zikr edilir. Şiî olduğu belirtilen bu şâirin, en güzel kasîdelerini Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem için yazdığı bilinmektedir. Hiciv yönünü de ihmâl etmeyen el-Kümeyt; şiirlerinde bilhassa Emevîleri hicvetmiştir. Güneyli bir Arab olan Abîd bin Şaryâ da, şiirlerinde eski Yemen hükümdarlarının destanlarını ve târihlerini anlatılıştır.
Er-Râviye adı ile anılan Hammâd bin Sahr’a (ölm. 771-74) gelince; güçlü bir hafızası olan bu zât, eski şiir ve hikâyeleri ezbere bilen tek kişi idi. Okuduğu şiirlerin yanında hikâyeler anlatırdı. Bu yüzden haklı olarak Râviye adını almıştı. Halîfe Yezîd’i’n iltifatına mazhar olan Râviye, Kabe’ye asılan şiirlerin tamâmının kitap hâline getirilmesinde büyük emek sarfetmiştir. Hafızasının zenginliği bilindiğinden, halîfe Hişam Adî bin Zeyd’in iki mısra’ını okuyup arkasını getiremeyince, onu çağırmış ve kasidenin tamâmını okutmuştur. İncelemeleri içine; câhiliyye devri Arablarının târih, destan, şiir, nesep ve ağızları girmiştir. Ayrıca eski şiiri taklid eden şâirlerin şiirleri ile eski şiir arasındaki farkı yâni taklidçi şâirlerin şiirlerini en iyi şekilde ayırdedebilen bir şâirdir.
Emevîler devrinde az olmakla birlikte, tarihçilik de mühim bir yer tutar. Fihrist sahibi İbn-i Nedîm, bu sahadaki tek adamdır. Bir de Ebû Mihnef Lût bin Yahya’nın (ölm. 774) târihî konuları da içine alan otuz üç eseri bulunduğu, bu müellifin de zamanının tarihçileri arasında yer aldığı kaydedilir.
Yine büyük velî Hasen-i Basrî (rahmetullahi aleyh), büyük bir din âlimi idi. Temiz ve pürüzsüz Arabçası vardı ve dili ziyadesiyle akıcı idi. Edebî sahada, bilhassa nesir vadisinde onun daha sonrakilere te’siri görülür. Kendisinden ayrılarak Mu’tezile yolunu tutan öğrencisi Vâsıl bin Atâ’nın da, Arab atasözlerini toplamaya başladığı görülmektedir.
Abbasîler devrinde (750-1258), edebî faaliyetler yanında ilmî faaliyetler de gittikçe gelişmiş ve çeşitli sahalarda pek çok ilerleme kaydedilmiştir. İdare, 1258’e kadar Bağdâd’da kalmış, daha sonra 1517 yılına kadar Mısır’a geçmiştir. Netîcede hilâfetin Osmanlılara geçmesi ile Abbasî hilâfetindeki idarî hayat son bulmuştur.
Bu devirdeki edebî faaliyetler, gittikçe genişleyen İslâm devleti sınırları içindeki diğer müslüman milletleri de içine almaktadır. Emevîler devrindeki bir kaç şâir hâriç, aslen Arab olanların edebî faaliyetlerinin çokluğuna rağmen, Abbasîler devrinde de bu faaliyetlere daha ziyâde Fars, Türk ve Suriyeliler ile Kuzey Afrikalı berberîler katılmışlardır. Bunda başlıca âmil, genişleyen devletin her şeyden önce hükümet merkezini değiştirmesidir. Bilindiği gibi Halîfe Mensur, hükümet merkezi olarak yeni bir şehrin kurulması peşindeydi. Nihayet kendisine küçükken Miklas denilen bu halîfe, ordusuyla çıktığı bir seyâhatta bâzı tesadüflerin de delâleti ile dört nokta arasında bulunan ve Bağdâd köyüne yakın Dicle kenarında bir yerde temele ilk harcı da kendisi koyarak şehrini kurmuş oldu. Etrafı nehirle çevrili olan şehir, coğrafî bakımdan da Arablar ve diğer milletleri islâmî şuur içine? tutan ve hizmet aşkıyla koşturan gayenin dili yalnız Arabça idi. Böyle olunca, İslâm dâiresi içindeki diğer milletlerin de kendi dilleri sâdece konuşma dili olarak kaldı ve Arab olmayanlar tarafından Arab dili ile pek çok eser yazıldı. Bu milletler, eserlerini Arabça verirken, kendi kültürlerine ait pek çok şeyleri yazıp sunmaktan çekinmediler. Böylece Arab dili ve edebiyatında bir genişleme ve başkalaşma görüldü. Ancak Arabça, artık bu devirde zabt ve rapt altına alınmış ve Arab şiirinin vezni de açıkça bir ilim hâlinde ortaya konmuştu. İmâm Halil ve ondan bir kaç sene önceliğe sâhib olan el-Mufaddal ed-Dabbî bilhassa aruzun kaidelerini ortaya koyarak bir ilim hâline getirmişlerdi.
Şiirin muhteva ve şekli de tamamen değişmiş oldu. Emevîlerle başlayan saray hayâtı, Abbâsîlerde daha mükemmel şekilde sürdü. Bu bakımdan Dicle kıyılarında doğan yeni şiir, devletin dört bir yanına yayılarak, ilim ve san’at düşkünü kimselerin bir yerde toplanmasına sebeb oldu.
Edebiyattaki bu durum, zamanla idarede de görüldü ve Arab olmayan pek çok kimse devletin idarî kadrolarında yer aldı. Mîlâdî sekizinci asrın ikinci yarısından itibaren idareyi ellerine alan Abbasî halîfeleri ilme ve san’ata değer verdiler. Bilhassa âlimlerin sohbetlerine ve onların fikirlerine muhtaç olduklarını bildirdiler. Bu münâsebetle mîlâdî sekizinci asrın ikinci yarısından itibaren görülen pek çok şâirin yetişmesinde mühim rol oynadılar. Hattâ bu hususta Emevîlerden kıyaslanmayacak kadar ileri gittiler. Ancak bu asırda ortaya çıkan şâirlerin en azından çocukluk ve gençlik devirlerini Emevîler zamanında geçirdikleri, hattâ eserler vermeye başladıklarını da zikretmek gerekir.
Bunların başında aslen Filistinli bir ailenin çocuğu olan Mutî bin Ayaş gelmektedir. Kûfe’de doğan şâir önce Velid bin Yezîd, daha sonra da halîfe Mansûr’un küçük oğlu Ca’fer’e bağlılık gösterdi ve ölünceye kadaryanında kaldı. Devrindeki şâirlerden şiirlerinde anlatış güzelliği ile ayrılan bu şâirin tasvir tarafı ağır basar. Mütevâzî olan şâir, kendisini müslümanlık yönünden eksik görür.
Ebû Dolâme (ölm: 778) daha çok alaycı bir şâir olarak göze çarpar. Hicve meyyal oluşu, kendini bile yermeye sebeb olmuştur. Bu ateşli şâir daha ziyâde latifeleri ile yaşamış, oğlu ile aralarında geçen hâdiseler, letâif kitaplarında yer almıştır.
Halîfe Harun Reşîd’in yanında savaşlara giden ve musâhibleri arasında yer alan şâir Ebü’l-Fadl Abbâs ibn Ahnef de Horasanlı bir ailenin çocuğudur. Övgü ve hiciv vadisinde şiir yazmayan bu pek edebli şâir, terbiyesini herzarnan muhafaza etmiştir. Şiirlerinde seven bir insanın hâli vardır. Yüksek mevkilere yükselmesi onu hiç bir zaman değiştir-memiş ve herzarnan mu’tezile ekolünün ileri gelenlerinden olan Ebü’l-Huzeyl el-Allâfa karşı çıkmıştır.
Emevîlerden sonra tamamen Abbâsîlerin zamanında yaşayan Ebû Nuvas Hasen bin Hânî Hakemî (756-813), devrin en ünlü şâiri olarak karşımıza çıkar. Büyük dilcilerin derslerine devam etmiş, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîf tahsîli yapmış ve devrinde ortaya çıkan yeni üslûbun kurucusu veya en azından gerçek bir temsilcisi olarak kendini göstermiştir. Yaratılışındaki zerâfet ve incelik, bir de cömertliği, insanlar tarafından sevilmesine sebeb olmuştur. Hafif-meşreb bir şahsiyete sâhib oluşu, şiirlerinde sevgiliyi işlemesine yol açmış, bâzan edeb sınırlarının dışına çıkmıştır. Bununla birlikte zâhidâne şiirleri de vardır. Manzumelerinin hususiyeti, ahenkli ve berrak bir dile yer vermesinden ileri gelir. Şiirlerinde hayâtı gerçek olarak verir ve zamanın âdetlerine büyük yer ayırır. Ayrıca çeşitli hayvanları tasvir eden şiirlerin yanında, medhiyeler, hicivler, mersiyeleri de vardır. Çok sevilen Zühdiyâtı adlı masal kitabı ile kendinden sonraki şâirlere te’sir etmiştir. Harun Reşîd’le olan nükteli hâdiseler Binbir Gece’de bile yer almıştır. Bu itibârla halk edebiyatına girmeyi başarmış ve hakkında eserler yazılmıştır. Arab şiirinin bütün türlerinde eser veren bu meşhûr şâir, eskilerin üslûbuna biraz yenilik getirmiş, şiire nükteyi sokmuş, çöl avcılarına cesaret vermiş fakat ömrünün sonlarına doğru şiirden vazgeçmiştir.
Dokuzuncu asrın başında ölen Müslim bin Velîd (747-803) de, Harun Reşîd zamanının şâirlerindendi. Kendisinden önceki şâirleri örnek alarak yetişmesini bilen bu şâire, halîfe Harun Reşîd, Güzeller Kurbanı adını takmıştır. Serseri ve perişan bir yaşayış süren şâire, başta Muhammed bin Mensur ile devletin ileri gelenleri arka çıkmışlar, hattâ vezîr Gürcan, devlet işlerinde vazifelendirmiştir. Aslen Medîneli olmasına rağmen Kûfe’de doğan bu şâir; ömrünün sonuna doğru şiirlerine tövbe etmiş ve manzumelerini ırmağa atmıştır.
Daha önce Arab şiirinde pek görülmeyen didaktik şiir, Abbasîler devrinde İran te’siriyle kendini göstermeye başlamıştır. Arab edebiyatında bu sahanın ilk temsilcisi gibi görünen Ebü’l-Atâhiye (748-828)’dir. Belki öğretici şiirler yazdığı için, halk dili ile yazmayı gaye edinmiştir, önceleri küp tüccarlığı yapan şâire bu mânâya gelen el-Cerrûr denilmiştir. Yegâne övündüğü husus şiirlerinde her türlü kelimeyi kullanmasıdır.
Taberistan valisi Ömer bin el-A’lâ’ya yazdığı kasidesi, akranı şâirlerin kıskançlığına sebeb olmuş, vali onun kasidesi ile diğer şâirlerinkini karşılaştırarak, eserinin hususiyetini belirtmiştir. Günde iki yüz kadar mısra’ yazması ve şiirinin sadeliği Ebû Nuvas tarafından tenkîd edilmiştir. Bu şâir de Ebû Nuvas gibi hayâtının sonlarına doğru şiiri terk etti. Meşhûr dil âlimi Esmâi, Ebü’l-Atâhiye’nin şiirlerini çömlek kırıntılarının bulunduğu, inci, altın gibi kıymetli eşyaların yer aldığı tozlu topraklı saray avlularına benzetmiştir.
Abbasî devrinin hiciv sahasında kendini gösteren ve bireşi bulunmayan şâirlerinden biri de bir asra yakın ömür süren Di’bil el-Hoza’î’dir (765-860).
Başta halîfe olmak üzere hemen herkesi hicvetmiştir. Herkesi inciten dili yüzünden ölüm korkusuyla kaçmış ve çeşitli yerlerde saklanmıştır. Bu şâirin şuuru bozuktu ve cinayet işlemişti. Bununla beraber Âl-i aba için yazdığı kasidesi ile ün yapmış, Me’mûn, şiiri kendi ağzından dinleyerek onu mükafatlandırmıştır.
Ebû Temmâm’ın talebesi olan şâir Buhterî (820-897), halîfe Mütevekkil ve maiyeti için kasîdeler yazmıştır. Eski üslûbun bir taklidi olan şiirlerinde Haleb ağzını kullanmış ve Ebû Temmâm’ın Hemâse’si gibi bir kitap vücûda getirmiştir. Başıboş bir hayât süren Buhterî, kuvvetli bir şâirdir. Çok güzel şiirlerinin yanında, düşük değerde olanlara da rastlanır.
Abbasî hanedanından olan şâir Abdullah İbn el-Mu’tez (861-908) kendini iyi yetiştiren şâir ve bilginlerdendir. Muberred ve Sa’leb’den ders görmüş, hür bir âlim ve şâir olarak yaşamıştır. Siyâsî mücâdelelere karışmış, bir günlük hilâfetin akabinde boğulmuştur. Kendisine Ebû Nuvas’ı örnek alan bu şâir güzel şiirler yazmıştır. Âlim olması, kitap yazmasına sebeb oldu ve hitabet sahasında, Kitâbü’l-bedî’i yazdı. Acıklı ölümüne, devrin şâirleri yas şiirleri ile katıldılar.
Abbasîler devrinde kültür faaliyetleri yalnız Bağdâd ve çevresine münhasır değildir. Irak dışında devletin geniş toprakları üzerinde başka kültür merkezlen de teşekkül etmiş ve bölge bölge edebî faaliyetler kendini göstermiş, Arabça pek çok eser ortaya çıkmıştır. İran bu bölgelerin başında gelir. Ancak Emevîler devrinde fethedilen İran, edebiyatı ile Arablara te’sir etmeyi başarmış, bilhassa Abbasîler devrinde Harun Reşîd’den sonra şiirin konusunu az çok değiştirmiştir. Hattâ Ebû Nüvas, kasîdelerinde çöl hayatındaki acı gözyaşlarını, sevgilinin çadırını bir tarafa bırakarak, saray hayâtına yönelmiştir. Bu yeni buluşlar ve ince nüktelerin şâiri; “Selmâ ve Tübnâ’yı arayıp, çadır kazıklarının izlerine ve sönmüş ocakların küllerine bakıp ağlamaktansa, eski ve yıkık bir meyhane ile dağılmış nedîmleri anlatmak daha iyidir” demektedir.
Yine Arab ve Türk edebiyatlarında görülmeyen, Arabların Kasîde-i müzdevice veya müzdevice dedikleri mesnevi nazım şekli de, Harun Reşîd devrinde Ebân el-Lâhikî’nin (ölm: 815) Pehleviceden çevirdiği Kelîle ve Dimne adlı eseri ile Arab edebiyatında bir başlangıç teşkil etmiştir.
İran sahasında ortaya çıkan şâirlerin önde gelenlerinden olan Ebü’l-Feth Ali el-Bustî (971-1010), Dîvân sahibi olarak görülür ve Kasîdet-ül-Bustî’si ile şöhret yapmıştır. Ebû Mansûr Ali (ölm: 1072) ise, İnci tarlası lakabı ile tanınmıştır.
Şafiî âlimlerinden Ebü’l-Hasen Ali el-Bâherzî (ölm: 1075) de şiirle meşgul olmuş ve bir Dîvân bırakmıştır. Şerîf Ebû Ya’lâ Muhammed’e (ölm: 1116) gelince, Hâşimî soyuna mensûb olan bu şâirin dili kuvvetlidir. Nizâm-ül-mülk’ün meclislerinde yer alan şâir, bilhassa hiciv va’disinde kendisini göstermiştir. Ayrıca es-Sadîh ve’l-Bagîm (Alçak sesle konuşan, mırıldanır) adında Netâyıc-ül-Fitne adıyla anılan bir eser bırakmıştır. Aslen Arab olan Ebü’l-Muzaffer Muhammed el-Ahîverdî (ölm: 1113) şairliği yanında, hadîsciler arasında da yer alır. Manzumeleri Irakıyât, Necdiyâd ve Vecdiyât olmak üzere üç bölüm halindedir.
Bütün bunlara paralel olarak Farsça da yavaş yavaş kendi varlığını göstermeye ve islâmî edebiyat içindeki yerini almaya başlar. Bilhassa onuncu yüzyıldan itibaren Şehname denilen İran’ın destanı târihleri yazılır. Tabiî ki, bu eserlerin nazım şekli de İran’ın kendi nazım şekli olan Mesnevî’dir. Vezin olarak ise, aruzun; “faulün faulün faul” kalıbı kullanıldığından, daha sonra bu kalıp da Şehname vezni olarak anılacaktır. Mes’ûdî’nin Şehnâme’si ile Dakîkî’nin Hudaynâme’si ilk eserler olarak görülür. Bunları Sâsânî devri şâiri Kûdekî’nin (ölm: 941) Kelîle ve Dimne ile Sindbadnâme adındaki eserleri tâkîb etmiştir.
Gazneliler devrindeki edebî faâliyetde gittikçe bir genişlik görülür. İran edebiyatı bu devirde, Fars dilinin âbidelerini ortaya koymuştur. Ayyûkî’nin on ve onbirinci asırlarda Varaka ve Gülşah adlı mesnevîsinin yanında, Unsûrî de (ölm: 1031) Vâmık u Azra adlı hikâyeyi ortaya koymuştur. Her iki şâir yine devirlerinde gazel sahasında şöhret bulmuşlardır. Yine aynı zamanın şâiri olan Firdevsî şehnamelerin yanında halk arasında söylenen hikâyeleri de göz önüne alarak 60 bin beytlik Şehname’sini yazmış ve Gazne Sultânı Mahmûd’a sunmuştur. Artık İran dili, bu eserle gerçek mânâda zenginliğini göstermiş ve edebî âbidesine kavuşmuştur.
Yine bu devirde rubaileri ile tanınan Ömer Hayyâm (ölm: 1136), Rubâiyât’ı ortaya koymuştur. Selçuklu devrindeki bu âlim ve şâirin yanında; Ebû Sa’îd, Baba Efdal Kâşânî de rubâî yazan şâirlerdendir. Yine bu devrin büyük şâirlerinden olan Genceli Nizamî (ölm: 1215) İran edebiyatında ilk defa beş mesnevîden meydana gelen Hamsesini ortaya koymuştur. Mahzen-ül-Esrâr, Hüsrev ü Şîrîn, Leylâ vü Mecnûn, Heft Peyker ve İskendernâme gibi mesnevîlerden meydana gelen hamsesi daha sonraki şâirlere de bir örnek olmuştur. Aynı devrin şâir ve şeyhlerinden olan, bilhassa nasihat tarafı ağır basan meşhûr şâir Ferîdüddîn-i Attâr (ölm: 1230), Türk edebiyatına da te’sir eden ve tasavvufî bir eser olan Mantık-ut-Tayr’ı yazmıştır.
Moğollar devrinde yetişen şâirlerin başında Bostan ve Gülistan yazarı Sâdî-i Şîrâzî (ölm: 1291) gelmektedir. Ayrıca Emir Hüsrev Dehlevî (ölm: 1325); Matla-ul-Envâr, Hüsrev ü Şîrîn, Leylâ vü Mecnûn, Âyîne-i İskender ve Heft-Behişt mesnevîlerinden meydana gelen hamsesini yazmıştır.
Moğol istilâsından sonra görülen şâirlerden Selmân-ı Savecî (1309-1376) ve Hâfız-ı Şîrâzî (ölm: 1390), İran edebiyatında görülen belli başlı şâirlerdendir. Selmân-ı Savecî’nin Dîvân’ı vardır. Ayrıca, Cemşîd ü Hurşîd ve Firaknâme adlı mesnevîleri bulunmaktadır. Bilhassa gazel ve rubaileri ile tanınmıştır. Hafıza gelince, İran’ın meşhûr gazel şâiridir. Lisân-ül-gayb lakabı ile anılan Dîvân’ı, Türk edebiyatında Sûdî, Şem’î ve Sürûrî gibi şâirler tarafından şerh edilmiştir.
Tîmûrlular devrine gelince, bu zamanda da İran edebiyatı, eserlerini vermeye devam etmiştir. Kazvînî, İslâm târihini nazma çektiği Zafernâme’yi ortaya koymuş; Şerâfeddîn Yezdî (ölm: 1457) de yine aynı isimle anılan Zafernâme adlı eserini yazmıştır. Abdurrahmân Câmî (ölm: 1492) de yine sünnî itikadın İran’da kökleşmesi için gayret sarfetmiş ve otuza yakın eser yazmıştır.
Bunlar; manzûm-mensûr edebiyat, dînî, ilmî, ve tasavufî eserlerden meydana gelmektedir. Edebî yönü ile belirtilirse, üç Dîvân’ı vardır. Ayrıca Heft evreng adı altında anılan yedi mesnevîsi bulunmaktadır. Nefehât-ül-üns gibi tasavvufî eserlerini de zikretmek ve devrinde başlı başına bir mekteb olduğunu belirtmek gerekir.
Yine on beşinci yüzyıla girerken, Fas edebiyatında tezkireler görülmektedir. Bunların belli başlıları, Devletşâh’ın Tezkiret-üş-şuarâ, Câmî’nin Bahâristan, Sam Mîrzân’ın Tuhfe-i Sâmî’si v.s. gibi eserlerdir. 16. yüzyıldan sonra İran edebiyatı Hind te’siri altında gelişmiş ve Sebk-i Hindî adı altında yeni bir edebî okulun doğmasına sebeb olmuştur. Türk edebiyatına da te’sir eden bu ekolün ilk temsilcileri Şevket-i Buhârî, Kelime-i Hemedânî (ölm: 1652), Sâib-i Tebrîzî (1585-1628) ve Urfi-i Şirâzî (1555-1591) olup her birinin Dîvân’ı mevcuddur.
Bağdâd’ın halifeliğin bulunduğu yer ve hükümet merkezi oluşu, buranın şiirin yeni memleketi olmasını sağlamış, ancak şiirin beşiği diye bilinen Arabistan’da şâirlere pek rastlanmaz olmuştur. Bununla birlikte eski parlak devirden uzaklaştıkça, burada tek-tük kıvılcımların sıçradığı görülmüştür. Yemenli şâirlerden; Abdurrahmân el-Bûrî ile Ebü’l-Hasen ibni Humartaş el-Himyerî ve Bahreynli Ali bin Mukarreb bin Mansur (ölm: 1234) bunların önde gelenleridir.
Mısır’da da edebî faaliyetlerin devam ettiği görülür. İskenderiyeli Zehr-el-Besim (Gülen çiçekler) adlı edebî eserin yazarı el-Kâdı el-A’az (1137-1172) takma ismi ile bilinen ve iskenderiyye’de doğan Ebü’l-Feth Nasrullah, yine Mısırlı el-Kâdı es-Sa’îd adıyla anılan Hibetullah İbni Sena el-Mülk (1150-1211), bunların başında gelirler. Hibetullah ibni Sena, Dâr-ül-tıraz adlı eserinde halk şiiri tarzında şiirlere yer verir. Füsûs el-Füsûs’u ise, nazm ve nesir parçalarını ihtiva eden başka bir eseridir. Yine Dîvân sahibi en-Nebîh (ölm. 1222), Eyyûbî meliklerine şiirler sunmuştur.
Ancak Mısır’ın yetiştirdiği en büyük şâirlerden birisi Ömer ibn el-Fared’dir. 1181 yılında Kâhire’de doğan bu büyük sûfî şâir, geriye bir Dîvân bırakmıştır. Bir süre Mekke’de kalmış, tekrar Kahıre’ye dönmüş ve 1235 yılında burada ölmüştür. Eserlerinde sûfîlerin hâllerini anlatabilmek için Arab dilinde yeni bir üslûb ortaya koymuştur. Bu büyük şâirin yanında sevgili Peygamberimiz zamanındaki şâirlerden Ka’b bin Züheyr’in kasîdesine yazdığı naziresi ve nâtlarıyla ün yapan meşhûr şâir Şerâfeddîn Muhammed el-Busûrî’yi (1211-1294)’de saymak gerekir. Bu şâir bilhassa Kasîdet-ül-Bürde ve Mekke için yazdığı Ümmü’l-Kurre adlı kasîdeleriyle tanınmış ve eserleri asırlarca, zevkle okunmuştur. Kasîde-i Bürde’sine pek çok nazîre yazılmış, Almanca, Fransızca ve İngilizceye de çevrilmiştir. Eyyûbî prensi el-Melik es-Sâlih Necmeddîn’in maiyetinde bulunart ve hazîne vezîri olan Cemâleddîn Yahya ibn Matruh (1196-1251) da şiirle uğraşmıştır. İbn-i Hallikân’ın dostu ve edebî toplantıların müdavimi olan bu şâirin Dîvân’ı İstanbul’da 1881 yılında basılmıştır.
Ayrıca yine Mısır’da yetişen Behâeddîn Züheyr el-Muhallebî (ölm: 1258) de bir Dîvan bırakmıştır.
Şam’da doğmasına rağmen, hayâtını Mısır’da geçiren İbn es-Sâatî (1161-1208) de iki şiir kitabı bırakmıştır. Mukattasaat-ün-Nil adlı eseri Ayasofya Kütüphânesi’nde bulunmaktadır. Şiirlerinde doğu ve batının beğeneceği güzel düşünce ve sohbetlere ve sohbetlere yer vermesi başlıca hususiyetidir.
Suriye’de yetişen şâirlerden Es-Savva diye bilinen şiî şâir Şehâbeddîn Yûsuf bin İsmail Halebî (1166-1237) görülmektedir. Fakat bu bölgede Ebû Nuvas yolunda giden ve Miftâh el-Efrah fi’mtidah er-rah adlı eserin sahibi olan Abdül Muhsin bin Hamud ettanûhî (1174-1245)’dir. Sürt’te 1222 yılında doğan Nûreddîn Muhammed el-İs’irdî (ölm: 1245), Eyyûbî Şehzadesi Melik en-Nâsır’ın büyük şâirlerinden idi. Yine Mardinli olan İbn es-Saffar (1179-1260) da aynı şehzadenin husûsî kâtibi olup şiirleri ile meşhûrdu. Şamlı Necmeddîn el-Meâlî ibni İsrail (1206-1278) ise Dîvân sahibidir. Şam’da doğan şâirlerden el-Âmir lakabı ile tanınan İbn-i Hayyûs (1003-1081), Haleb’e gitmiş ve Benî Mirdan ailesine intisâb etmiştir. Bu sülâleden Mahmûd bin Nâsır’a, onun ölümü üzerine oğluna şiirler yazdı. Bilhassa Mersiye’si ile dikkat çekti.
Bu bölgede yetişen ve önde gelen şâirlerden olan İbn ez-Zekkal el-Bulkînî (ölm. 1134) Muvaşşahâtlarıyla tanınmıştır. Aslen bir Türkmen olan Ali bin Ömer bin Kızıl bin Cildak (1205-1258) bu devrin Dîvân sahibi şairlerindendir. Ayrıca şâir İbn Münir et-Trablusî (1080-1153) Kasîdet-üt-Tatariye’si ile tanınmıştır. Bunlara ilâveten; parça parça şiirler bırakan ve Menzil-ül-Ahlâk adlı antolojinin sahibi Nâsıreddîn İbn en-Nakîb en-Nefîsî (ölm: 1288), şiirlerinin çokluğu ile bilinen Sirâceddîn el-Varrat (ölm: 1296), Hama sarayına müntesib ve şiirleri Berlin’de bulunan Şihâbeddîn el-Tellafârî (1197-1277) kasîdeleriyle üne kavuşan Abdullah el-Hafacî (ölm. 1074) ve na’tlarıyla bilinen Şemseddîn el-Haffaf yine Suriye bölgesinde yetişmiş şâirlerdendir.
Abbasîler devrinde edebî faaliyetlerin bulunduğu ülkeler içinde Kuzey Afrika ile İspanya’nın da mühim yeri vardır. Tunuslu şâir Ebû İshak İbrahim el-Husrî (1061-1130) Zehr el-Âdâb (Edebiyat Çiçekleri) adlı üç antoloji meydana getirmiştir. Bundan başka Nefahât-Kudsiye kasidesi şâiri Fâtımîlere düşman sünnî sair el-Muiz ibn Badis (1007-1061), Makâmât adlı tezkire vadisinde bir eserin sahibi olan İbn Şeref el-Kayruânî (ölm: 1063) bunların önde gelenleridir. Ayrıca, na’tlarıyla şöhret bulan Tunuslu şâir Ebû Abdullah Muhammed es-Sukratisî (ölm: 1072), Mun Frice adlı kasîdeyi yazan Ebü’l-Fadl et-Tuzerî (1040-1113) ile Ebü’l-Hasen Hâzim el-Kartacinî (1211-1285) ile Sicilyalı şâir Abdülcebbâr İbn-i Hamdis’i zikretmek gerekir.
İspanya’deki faaliyetlere gelince, İslâm fütuhatı ile başlayan ve gittikçe genişleyen kültür çalışmalarından çok ilim ve mîmârî yönünden üstünlük göstermektedir. Bu bölgedeki edebî faaliyetlere yer veren eserler on birinci yüzyıldan sonra ortaya çıkmıştır. Şiirlerindeki his ve hayâl genişliği bulunan ve velûd bir şâir olan Yûsuf bin Harun er-Ramadî önde gelen bir zâttır. Dîvân sahibi Ebü’l-İshak İbrahim’den başka Selçuklu hükümdarlarından Mahmûd bin Melikşâh’ın hizmetinde bulunan doktor şâir Ubeydullah bin Muzaffer’in (1093-1154) şiirleri bulunmaktadır. Sevilli bir yahûdî olan İbn-i Sehl, müslüman olmadan önce de na’tlar yazmıştır.
Edebî sahada, şiirin dışında, başka eserler de verilmiştir. Nesir sahasında kafiyeli düz yazı, yâni süslü ve secîli nesrin revaçta olduğu bir gerçektir. Bunlar halkı eğitme ve cihâd fikrine yer veren eserlerdir. Belli başlıcaları, İbn-i Nübâte’nin Rüya Mev’izesi; Ebû Bekr el-Hârezmî’nin edebî mektûblarının toplandığı Resâil kitabı; Hemedânî’nin Makâma’sıdır. Bunlar içinde; Muhammed el-Kâsım el-Harîrî (1054-1122) mühim bir yer tutar. Makâmat adlı eseri ile nesirde zirveye ulaşmış; Türk edebiyatında bile zaman zaman, Ahmedî gibi şâir ve müellifler kendilerinden bahsederken, bir ölçü kabul etmişlerdir.
İslâmiyet’ten sonra Arablarda görülen diğer bir hususiyet, şiirleri ve hikâyeleri nakleden râvîlerin yetişmesidir. Emevîlerden sonra râvîlerin hafızasında yer alan bu edebî mahsûller, Abbasîler devrinde yazıya geçirilmiştir. Bunda Ebû Amr eş-Şeybânî (ölm: 828), el-Esmâî (ölm: 831), İbnü’l-Arabî (ölm: 845) gibi ahbâr ve şiirleri tedvin eden zevat büyük rol oynamış, hattâ bunları, İbn-i Habîb (ölm: 860), İbn es-Sikkit (ölm: 861), et-Tûsî (ölm: 861) devam ettirmişlerdir. Bütün bu kabil çalışmaları es-Sukkerî (ölm: 888) terkîb yoluna gitmiştir.
Fakat islâmî edebiyat içinde Arablarda görülen ve şâirlere yer veren eserlerin başında; Ebû Abdullah Muhammed bin Sallam el-Cumahî’nin (847) Tabakât Fuhûl-üş-şuarâ’sı, İbn-i Mu’tez’ın (908) Abbasî devri şâirlerine ait Tabakât-üş-şuarâ’sı, İbn-i Kuteybe’nin Eş-Şi’r ve’ş-şuarâ’sını zikretmek yerinde olur.
Bütün bunların yanında aklî ve naklî ilimler alanında yazılmış eserler bir hayli fazladır. Buna paralel olarak edebiyatla ilgili ve en azından kaynak mahiyetindeki eserlerin sayısı pek çoktur. Bunların başında târih kitapları gelmektedir. İbn-i İshâk, Vâkıdî, Muhammed bin Abdülkerîm el-Ezrakî, el-Bâbizûrî Ahmed bin Yahya, Taberî ve Fihrist sahibi en-Nedîm belli başlı târih yazarı olarak görülürler.
Türklerin İslâmiyet’i kabulü ile, Türkçe İslâmî eserlerde kendisini gösterir. Karahanlılarla başlayan bu kültür faaliyetleri, Türklüğün dağıldığı sahada ve Türk şivelerine göre çeşitli merkezlerde ortaya çıkar. Bu merkezlerden ilkini Kaşgar meydana getirir ve Türklerde ilk edebî mahsuller burada kaleme alınır. Bu ilk devrin eserleri daha çok bir siyâsetnâme olan Kutadgu Bilig’le Dîvânti Lugâti’t-Türk’tür. Yûsuf Hâs Hâcib’in yazdığı Kutadgu Bilig (1069) ayrıca Türk edebiyatında ilk mesnevî olarak karşımıza çıkar. Kaşgarlının meydana getirdiği Dîvânü Lugâti’t-Türk (1074) ise, şifahî edebiyattan derlenmiş büyük bir dil yadigârıdır. Bunları, müşterek Orta Asya Türkçesine mensub diğer eserler tâkib eder. Selçuklu devrinde ise, Türkçe eserler pek görülmez. Bununla birlikte on ikinci yüzyılda Edîb Ahmed Yuknekî’nin Atâbetü’l-Hakâyık’ı, Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’i birbirini tâkibeden eserlerdir.
Bütün bunların yanında Selçuklular devrinde devam eden Türk edebiyatının şifahî mâhiyette olması, başka eserlerin yazılmasına engel teşkil ettiğini belirtmek gerekir. Böyle olmakla birlikte Türklüğün batıya olan göçleri yeni kültür merkezlerini ortaya çıkarmış ve her bölgede edebî eserlerin yazılmasına sebeb olmuştur. Anadolu sahasında bu eserler Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ile başlamıştır. Farsça yazmakla birlikte yer yer Türkçe ilâvelere de yer veren bu büyük Sûfî’yi oğlu Sultan Veled tâkib etmiş ve etrafında Ahmed Fakîh, Yûnus Emre gibi şâirler yetişmiştir. Fakat bunlar artık eserlerini Türkçe yazmışlardır. Bunlara ilâveten yine Selçuklu sarayında yetişen Farsça bir Selçuklu Şahnâmesini yazmakla birlikte gazeller yazan Hoca Dehhânî’yi zikretmek lâzımdır. Ayrıca yine bu devrin şâirlerinden, na’tları ve bilhassa Yusuf u Zelîha mesnevîsi ile tanınan Şeyyâd Hamza vardır.
Türkiye Selçuklu Devleti’nin yıkılması ile birlikte yeni yeni beyliklerin ortaya çıkması, kültür merkezlerini de ister istemez çoğaltmış oluyordu. Anadolu’da; Osmanlı, Germiyan, İsfendiyaroğulları, Aydınoğulları, Karamanoğulları bir çok eserler yazdırıyorlardı. Bilhassa bu faaliyetler on dördüncü yüzyılda daha da genişledi. Ahmedî, Ahmed-i Dâî, Şeyhoğlu Mustafa, Germiyan sarayında; Erzurumlu Mustafa Darîr, Mısır’da; Gülşehrî ve Âşık Paşa, Kırşehir’de eserler veriyorlardı. Daha sonra Osmanlı sarayında toplanan bütün bu san’atkârlar, Şeyhî ve Sinan Paşa gibi şahsiyetlerle, Osmanlı Türk Edebiyatının gelişmesinde büyük rol oynamışlar, Osmanlı sultanları bu kültür faaliyetlerini ziyadesiyle desteklemişlerdi. On dördüncü yüzyılda Kadı Burhâneddîn ve onbeşinci asırda Fâtih gibi beyler ve hükümdarlar, kendi eserleri ile bu kültür faaliyetlerine bizzat iştirak ediyorlardı. Ayrıca Doğu Türkçesi Edebiyatı da, Tîmûrlular ve Şeybânîler devrinde, Çağatay Türkçesi ile eserler veriyorlardı. Bu bölgenin en büyük şâiri Ali Şîr Nevâî, kültür hizmetlerinde pek ileri giderek otuza yakın eser bırakmıştır. Dört dîvân, Mecâlüsü’n-Nefâis adlı tezkiresi ve Hamsesi ile bu faaliyetlerde başta gelmiştir. (Bkz. Türk Edebiyatı)