İMÂMİYYE FIRKASI
“Hazret-i Ali’nin halîfe olması açıkça emr olunmuştu. Eshâb bu emri yerine getirmediği için kâfir oldu” diyen, Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin vefatından sonra hazret-i Ali ve sırasıyla onun iki oğlu ile torunlarını meşru imâm kabul eden ve on iki imâma inanmayı îmânın şartlarından sayan kimselerin mensûb olduğu fırka. Bunlara on iki imâmı kabul ettikleri için İsnâ-aşeriyye (On ikiciler), İmamet mes’elesine inanmayı dînin aslından saydıkları için İmâmiyye denilmektedir, îtikâdî ve amelî konularda, altıncı imâm, Câferi Sâdık’ın ictihâdlarına uyduklarını iddia ettikleri hâlde, ellerinde bulunan hadîs ve fıkıh kitaplarını Ebû Cafer Muhammed bin Ya’kûb el-Küleynî ile Ebû Cafer Muhammed bin Hasen Kummî adlı iki acem yahûdîsi yazdığı için Câferî denilmektedir. Bu Câferîlerin, İmâm-ı Câferi Sâdık’la ilgileri yoktur. Şîa’nın bugün dünyâda en çok bulunan fırkası İmâmiyye’dir. Şîa denilince imâmiyye anlaşılmaktadır.
İlk zamanlar dînî bir hareket olarak ortaya çıkan şiîlik, daha sonra siyâsî hüviyet kazandı. “Halîfelik, hazret-i Ali’nin hakkı idi, Eshâb, bu hakkı gasb ederek ilk üç halîfeye verdiği için kâfir oldular” diyerek kendilerine hazret-i Ali tarafdârları mânâsına şîa adını verdiler. Her zaman hazret-i Ali veya hazret-i Abbâs’ın (radıyallahü anhümâ) torunlarından birinin etrafına toplanıp, çeşitli fırkalara ayrıldılar. Dördüncü İmâm Zeynelâbidîn vefat edince, oğlu Zeyd’in etrafında toplanıp, Irak valisi Yûsuf Sekafî ile harb etmeye giderlerken, bir kısmı Zeyd’den ayrıldı. Zeyd bunlara Rafızî dedi. Kendileri ise İmâmiyye adını aldılar.
“İmametin (halifeliğin), İmâm-ı Câferi Sâdık’a kadar babadan oğula geçtiği muhakkaktır. Ondan sonra kimde olduğu belli olmadı” dediler. Çoğu ise, “Câferi Sâdık’tan sonra imamlar sırası ile; oğlu Mûsâ Kazım, oğlu Ali Rızâ, bundan sonra oğlu Muhammed Tâkî, bundan sonra Ebü’l-Hasen Ali bin Muhammed Hâdî Nâkî, bundan sonra on birinci îmâm Hasen bin Ali Askerî, bundan sonra da on iki imâmın sonuncusu Muhammed bin Hasen Mehdî’dir” dediler. On veya on yedi yaşında iken evinde bir mağaraya girip bir daha çıkmayan Muhammed bin Hasen Mehdî’nin, kıyamete yakın geleceği bildirilen Mehdî olduğuna inandılar. Bu zamandan îtibâren imâmiyye’nin görüşleri bütünüyle ortaya çıktı.
İmâmiyye’nin on iki imâmı şöylece sıralanmaktadır:
1-Ali bin Ebî Tâlib (radıyallahü anh); künyesi Ebü’l-Hasen ve Ebû Türâb’dır. El-Mürtezâ, Haydar ve Esedullah gibi lakabları vardır.
2-Hasen bin Ali (radıyallahü anh); künyesi Ebû Muhammed’dir. Lakabı, Müctebâ ve Zekî’dir.
3-Hüseyn bin Ali (radıyallahü anh); künyesi Ebû Abdillah’dır. Lakabı, Sıbt (Torun) ve Şehîd’dir.
4-Ali bin Hüseyn (radıyallahü anh); künyesi Ebû Muhammed ve Ebü’l-Hasen’dir. Lakabı, Zeynel-âbidîn ve Seyyidüs-Sâcidîn’dir.
5-Muhammed el-Bâkır bin Ali Zeynel-âbidîn; künyesi Ebû Cafer, lakabı ilmin derinliğine inmiş mânâsına gelen Bâkır’dır.
6-Câferi Sâdık bin Muhammed; künyesi Ebû Abdullah lakabı Sâdık’dır.
7-Mûsâel-Kâzım bin Cafer; künyesi Ebü’l-Hasen, lakabı Kâzım’dır.
8-Ali Rızâ bin Mûsâ; künyesi Ebü’l-Hasen, lakabı Rızâ’dır.
9-Muhammed et-Tâkî bin Ali; künyesi Ebû Cafer, lakabı Tâkî’dir. Cevâd ve İbn-ür-Rızâ diye de bilinir.
10-Ali en Nâkî bin Muhammed; künyesi Ebü’l-Hasen, lakabı Nâkî ve Hâdî’dir.
11-Hasen el-Askerî bin Ali en Nâkî; künyesi Ebû Muhammed, lakabı, Askerî ve Zekî’dir.
12-Muhammed el-Mehdî bin Hasen el-Askerî; künyesi, Ebü’l-Kâsım olup, lakabı; Muntazar, Hüccet, Sâhibü’z-zamân ve Mehdî’dir.
İmârniyye fırkasına mensûb olan şiîler, on ikinci imâmın hâlen sağ olduğuna, kıyametten önce zuhur ederek zulümle dolmuş olan dünyâyı adaletle düzelteceğine inanırlar. Bunu bir inanç esâsı olarak kabul ederler.
Hâlen sağ olduğuna inanılan on ikinci imâmın ortadan kaybolmasından yâni 873 (H. 260)’dan 940 (H. 328) senesine kadar olan zamana, Gaybet-i suğrâ (küçük gizlilik) derler. Bu gizlilik devresinde on ikinci imâmla şiîler arasında sefirlik hizmeti gören dört kişi olduğunu kabul ederler. Nüvvâb-ı erba’a veya Süferâ-i erba’a denilen dört kimse; Ebû Amr Osman bin Sa’îd, Ebû Cafer Muhammed bin Osman, Hüseyn bin Ruh ve Ali bin Muhammed adlı kimselerdir. Ali bin Muhammed’in 940 (H. 328) senesinde ölümünden sonraki zamana da Gaybet-i kübrâ (büyük gizlilik) derler, iddia edildiğine göre Ali bin Muhammed, ölümüne yakın şîanın ileri gelenlerini çağırmış, kendisinden sonra nasıl hareket edileceğine dâir on ikinci imâmın kendine bildirdiklerini açıklamıştır.
İmâmiyye fırkası, 10-15. (H. 4-9) asırlarında pek gelişme gösterememiştir. Asıl gelişmeyi Safevîler zamanında göstererek; 1501-1737 (H. 907-1149) seneleri arasında hükümdarlar üzerinde etkili olmuştur, imâmiyye fırkası, 1737(H. 1149)’da Safevî iktidarına son vererek idareyi ele geçiren ve Afşar aşiretinden bir Türk kumandan olan Nâdir Şâh’ın, Ehl-i sünnet olması sebebiyle önemlerini kaybettiler. Nâdir Şah, şiîlerin doğru yolu bulmaları, hakikatin ortaya çıkması ve aradaki düşmanlığa son verilmesi için şiî ve sünnî âlimler arasında bir münazara tertib etti. Bu münazara sonunda şiî âlimleri cevâb veremeyerek bir takım inanışlarından vazgeçmişlerse de, Eshâb-ı kirama lanet etmenin yanında bâzı yakışıksız davranışlar, halk arasında devam etmiştir.
1747 (H. 1160)’da Nâdir Şâh’ın öldürülmesi üzerine devam eden kargaşalıktan sonra; Kaçar aşiretinden Muhammed Hân, 1179 (H. 1192)’de şahlığını îlân etti. Kaçar hanedanı zamanında, İmâmiyye fırkası devlet desteği görmeksizin, tabiî seyri içinde, gelişmesine devam etti ve giderek etkili hâle geldi. Bunun neticesinde İmâmiyye fırkası, 1905 (H. 1323)’deki Anayasa ve meclis faaliyetlerinde önemli rol oynadı. Bu Anayasaya göre, Şâh’ın mutlak hâkimiyeti sınırlandırıldı. Beş kişilik bir dînî hey’et teşkil edilerek, çıkarılacak kânunlar denetlenmeye çalışıldı. Fakat bu madde işletilmeyerek şahlar, diledikleri gibi hareket ettiler.
Kaçar hanedanının sonuncusu olan Ahmed Şah, 1925 (H. 1307) senesinde meclis tarafından hâl edilince, Pehlevî hanedanından Rızâ Şah tahta geçti. 1979 (H. 1400)’de Pehlevî hanedanının sonuncusu olan Muhammed Rızâ Şâh’ı İran’dan uzaklaştıran İmâmiyye fırkası mensubu mollalar, idareyi eline aldılar.
Görüşleri: İmâmiyye fırkasının inanışlarına göre, dînî hükümler iki ana bölümde ele alınır.
A-Usûl-i din, yâni îmân esasları:
1-Tevhîd: İmâmiyye fırkasına göre; Allah tektir. Allahü teâlâ âhırette mü’minlerce kesinlikle görülmeyecektir. Cennet ehline görüleceğini söylemek küfürdür.
2-Nübüvvet: Peygamberlik, Allahü teâlânın seçtiği kullarını Cebrail aleyhisselâm vasıtasıyla ve vahiy yoluyla ilâhî bir vazife ile mükellef kılmasıdır.
3-İmâmet: İmâmiyye fırkasına göre; îmân, imamete inanmakla tamamlanabilir. Her asırda peygamberin vazifeleriyle vazifelenmiş bir imâmın mevcûd olduğuna inanılır. Hazret-i Ali ve onu tâkib eden on bir imâm, hatâ ve yanlışlardan korunmuş olup masumdurlar ve imamların sayısı on ikidir, insanlar, din ve dünyâ işlerinde onlara müracaat etmek mecburiyetindedirler. İmamların on ikincisi Mehdî-i Muntazar (beklenen mehdî) olup hâlen sağdır. Kıyametin kopmasından önce, zulümle dolmuş dünyâyı adaletle doldurmak üzere gelecektir. Onun gayreti, yâni bulunmadığı sırada, müslümanların işleri onun emriyle müctehidler tarafından yürütülür. Müslümanların bütün işleri onlara bırakılmıştır.
4-Meâd: İmâmiyyeye göre; öldükten sonra dirilmek haktır. Meâd; Allah’ın kullarını ölümlerinden sonra tekrar diriltip, dünyâda yaptıklarından hesaba çekmesi demektir. İmâmiyyeye göre kabirde diğer suâllerden sonra; “İmâmın kimdir?” diye sorulacak; “İmamım Ali’dir” diyenler kurtulacaktır. Sırattan ancak dünyâda iken imamları tanıyan ve onlara itaat edenler geçecektir.
5-Adalet: imâmiyye’ye göre; Allahü teâlâ âdil, kullar ise irâdelerinde ve fiillerinde hürdürler. Allahü teâlâ kullarının iyiliklerine karşı mükâfat, kötülüklerine karşı ceza vermesi adaletinin zarurî icâbıdır.
Ric’at; yâni ölenlerin bir bölüğünün öldükleri surette dünyâya getirileceğine, bir bölüğün yükseltileceğine, bir bölüğün alçaltılacağına inanmak, Bedâ; yâni Allahü teâlânın maslahata uygun tarzda izhâr ettiği şeyi, sonra imha edip ayrı bir tarzda izhâr edebileceğine inanmak ve Takıyye; yâni bir kimsenin hakikatte sâhib olduğu görüş ve inancını saklaması gerektiğine inanmak da İmâmiyye fırkasının îtikâd esaslarındandır. Bütün bu îtikâdî hususlar, Ehl-i sünnet itikadına uymamaktadır.
B-Fürû-ı dîn, yâni yapılması gereken hususlar ikiye ayrılır:
1-İbâdetler:
a) Namaz: İmâmiyyeye göre namaz dînin direğidir. Namazı terk eden fâsıktır. Günde beş vakit namaz, Cum’a, Ramazân ve Kurban bayramı namazları, güneş ve ay tutulması veya âfetler üzerine kılınan namazlar, hacda tavaf namazı, adak veya yemin namazı, ölen birinin kaza namazlarını ölü adına ücretle kılacak kimsenin kılacağı namazlar ve cenaze namazı kılmak farzdır. Ehl-i sünnetin Ramazan ayında cemâatle kıldığı teravih namazı meşru değildir.
İmâmiyyeye göre abdest alırken, yüzü ve kolları dirseklerle beraber iki kere yıkadıktan sonra bir daha suya dokunmamak üzere ellerdeki ıslaklıkla, başın ön kısmı sağ elle bir kerre mesh edilir. Daha sonra da sağ elle sağ ayağı, sol elle sol ayağı, parmak uçlarından yukarıya ayak mafsalı dâhil olmak üzere çıplak olarak bir kerre mesh etmek vâcibtir. Ayaklarını yıkamaz ve mest üzerine kesinlikle mesh etmezler.
İmâmiyyeye göre mutlak olarak temiz toprağa secde etmek vâcibtir. Halıya, kilime, yünden ve pamuktan örülmüş yaygılara secde etmek caiz değildir. Toprağa secde etme imkânı olmayanların toprakta bitmiş, fakat yemesi ve giyilmesi âdet olmayan bir şeye, çayıra, çimene, tahtaya, taşa, hasıra, kâğıda secde etmeleri caizdir. Kerbelâ toprağından yapılmış türbet veya mühür denilen bir parça üzerine secde etmek efdaldır. İmâmiyyeye göre ezanın okunuşu da farklıdır. Allahü ekber (4), Eşhedü enlâ ilahe illallah (2), Eşhedü enne Muhammederresûlullah (2), Eşhedü enne Aliyyen Veliyullah (veya Aliyyen emîr-ül-mü’mînin) (2), Hayye alassalah (2), Hayye âlâ hayr-il-amel (2), Allahü ekber (2) La ilahe illallah (2) diye söylenir.
b) Oruç: İmâmiyyeye göre oruç farzdır. Yolcunun, orucunu mutlaka yemesi gerekir.
c) Hac: Şartlarını taşıyan kimselerin ömründe bir kerre haccetmesi farzdır.
d) Zekât: İmâmiyyeye göre zekât vermeyenin namazı makbul değildir.
Deve, sığır, koyun, keçi, buğday, arpa, azüm, hurma, altın ve gümüşten zekât verilir. Ticâret malı, at, mercimek ve benzeri gibi yerden biten şeylerden ise zekât vermek müstehabdır.
e) Humus: İmâmiyyeye göre; hazret-i Peygamber salallahü aleyhi ve sellem ve yakınlarına zekâta bedel olarak imâm ve naibinin izniyle olmak şartıyla savaşta alınan ganimetler, altın, gümüş, demir, bakır gibi mâdenler, defineler, denizden çıkarılan inci, mercan gibi şeyler, haramla karışmış mallar, zımmînin bir müslümandan aldığı arazî, ticâret yoluyla ve başka kazanç yollarıyla elde edilen kârdan beşte bir nisbetinde vermek farzdır.
Humus altıya taksim edilir. Üçü Allah’a, Resûlüne ve yakınlarına aittir. Bu üç hisse, imâm ortaya çıkmışsa ona, değilse imâmın naibi olan adalet sahibi müctehide verilir. Diğer üç hisse ise Hâşimoğullarından olup, kendilerine sadaka ve zekâtın haram kılındığı fakirler, yetimler ve yolculara verilir.
f) Cihâd.
g) Emr-i bil-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker: En önemli farzlardandır. Buna uymak her müslümana farzdır. Müslümanlar bu emri yerine getirmezse, imâm bizzat kendi yapar.
h) Tevellâ: Ehl-i beyti ve onları sevenleri sevmek.
ı) Teberrâ: Ehl-i beyti sevmeyenleri ve sevmeyenleri sevenleri düşman bilmek.
2-Muamelât: Ticâret hayâtı, şahsî hukuk, cezalar, evlenme, mîras ve benzeri hususlardır.
İmâmiyyeye göre iki türlü nikâh vardır. Birincisi; daimî akiddir ki, şartlarına uygun olarak yapılan nikâhtır. İkincisi ise, akd-i inkıtâdır ki, geçici olarak evlenmektir. Buna mut’a nikâhı veya muvakkat nikâh denir. İmâmiyyeye göre mut’a nikâhının, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem tarafından mubah olduğu bildirilmiş ve onun sağlığında Sahabenin bir kısmı bu şeklide evlenerek çocuk sahibi olmuştur derler. Ehl-i sünnet ise bu hükmün nesh edildiğini bildirmiştir.
İmâmiyye (Câferiyye) fırkasının inanç ve ibâdet esaslarını bildiren dört esas kitapları, Kuleynî’nin Kâfi, İbn-i Bâbeveyh Ebû Cafer Muhammed bin Ahrned Ali Kummî’nin Menla Yahdur, Ebû Cafer Muhammed bin Hasen Tûsî’nin Tehzîb ve İstibsar adlı eserleridir.