İMÂM-I A’ZAM
İslâm âlimlerinin en büyüklerinden, Ehl-i sünnetin reîsi ve Hanefî mezhebinin kurucusu. İsmi, Nûmân bin Sabit bin Zütâ’dır. Nisbesi Kûfî olup, Ebû Hanîfe künyesiyle ve İmâm-ı a’zam lakabıyla meşhûr olmuştur. Acemistan’ın (İran) ileri gelenlerinden bir zâtın soyundan olup, Fârisoğullarındandır. Dedesi Zûtâ, müslüman olup, hazret-i Ali’ye ikramda bulundu. Babası da hazret-i Ali ile görüşüp, sohbetinde bulundu. Kendisi ve zürriyyeti için dua aldı. 697 (H. 80)’de Kûfe’de doğdu, 767 (H. 150)’de Bağdâd’da vefat etti.
İlim sahibi, sâlih ve kıymetli bir zâtın oğlu olan İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, Kûfe’de doğup büyüdü ve orada yetişti. Ailesinden üstün bir terbiye alarak, küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Arab lisânının sarf, nahiv, şiir ve edebiyatını öğrendi. Eshâb-ı kiramdan; Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ebî Evfâ, Vasile bin Eskâ, Sehl bin Sâide ve Ebu’t-Tufeyl Âmir bin Vâsıle’yi (radıyallahü anhüm) görerek onların sohbetinde bulundu ve hadîs-i şerîf rivayet etti. Bir ara ticâretle uğraştı. Daha sonra zamanının âlimlerinin ders halkalarına devam etmeye başladı. İlk önce Ebû Amr Şa’brden kelâm yâni îmân ve îtikâd bilgileri ile münazara ilmini öğrendi. Daha sonra Hammâd bin Ebî Süleyman’ın ders halkasına katılarak fıkıh ilmini tahsîl etti. Onun huzurunda edeble oturarak söylediği herşeyi ezberledi. Yirmi sekiz yıl Hammâd bin Ebî Süleyman’ın derslerine devam edip, onun talebeleri arasında emsalsiz bir dereceye ulaştı. İmâm-ı a’zam’ın, fıkıh ilmini öğrendiği Hammâd bin Ebî Süleyman, İbrahim Nehâî’den, o da Alkame bin Kays’dan, oda Abdullah bin Mes’ûd’dan, o da Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemden öğrendi.
Hammâd bin Ebî Süleyman’dan fıkıh ilmi tahsîl ettiği sırada İmâm-ı a’zam, hac için bir çok defa Hicaz’a giderek Mekke ve Medine’de çoğu Tabiînden olan âlimlerle görüşüp derslerine devam etti. Hadîs-i şerîf dinledi ve rivayet etti. Âmir bin Şerâhil eş-Şa’bî, Süleyman bin Mihrân el-A’meş, Ebû İshâk es-Sebîî, Hâkim bin Uteybe, Seleme bin Küheyl el-Hadramî, Mansûr bin Mu’temir et-Teymî, Ata bin Ebî Rebâh, Amr bin Dînâr elcümehî, İkrime Mevlâ ibni Abbâs, Nâfî Mevlâ ibni Ömer, İbn-i Şihâb ez-Zührî, Kasım bin Muhammed bin Ebî Bekr, Hişâm bin Urve, Yahya bin Sa’îd el-Ensârî, Eyyûb bin Keysân es-Sahtiyânî, Katâde bin Diâme, Bekr bin Abdullah Müzenî, Zeyd bin Ali ve Muhammed Bakır gibi çoğu Tabiînden olan âlimlerden; fıkıh, tefsîr, hadîs, kelâm, münazara, mantık ve bütün aklî ve naklî ilimleri tahsîl etti. Tasavvuf ilmini silsile-i aliyye denilen evliya halkasının büyüklerinden olan Muhammed Bakır’dan, ondan sonra da Câ’fer-i Sâdık’tan öğrendi. Sohbetlerinde bulunarak tasavvufda yüksek derecelere kavuştu. Zahirî ve bâtınî ilimlerde kimseye nasîb olmayan yüksek bir dereceye ulaştı. Şöhreti heryereyayılıpzamânındabulunan ve sonra gelen bütün müctehidler, âlimler ve üstün kimseler onu medh etti. Bu ilimleri öğrendikten sonra îtikâdî mes’elelerde insanları doğru yoldan ayırmaya çalışan haricîler, şia, ve mutezile gibi sapık fırkalarla uzun münazaralarda bulunarak Ehl-i sünnet îtikâdını yaydı.
Aklî ve naklî ilimlerde pek yüksek dereceye ulaşan İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, hocası Hammâd bin Ebî Süleyman’ın vefatından sonra onun yerine geçip, talebe yetiştirmeye ve fetva vermeye başladı. İlmi, vekârı, tevazuu, takvası, tatlı sözleri ve güler yüzüyle herkes tarafından sevilen ve dînî mes’elelerde insanların müşküllerini çözen yegâne müracaat mercîi oldu. Çeşitli İslâm memleketlerinden gelen insanlar ona müşküllerini sorar ve cevâbını alıp giderlerdi. Hocasının talebelerine de ders veren Ebû Hanîfe, ortaklık şekliyle ticâret yapar, talebelerinin masrafını bizzat kendisi karşılardı. Onların ailelerinin ihtiyaçlarını da görürdü. Her gün sabah namazını camide kılıp öğleye kadar sorulan sorulara cevâb ve fetva verir, öğleden önce kaylûle yapıp bir mikdâr uyuyup, öğle namazından sonra yatsıya kadar talebelere ders verirdi. Yatsıdan sonra evine gidip, sabaha kadar ibâdet ederdi.
Sorulan suâllere cevâb vermeden önce, talebeleriyle birlikte açık olarak müzâkere eder, müzâkere bittikten sonra, mes’eleyi iyice îzâh ve tasvir eder, en sonunda cevaplandırırdı. Cevâbı verdikten sonra da fetvayı bizzat söylemek suretiyle, anlaşılır ifâdelerle talebelerine yazdırırdı.
Yüksek ilmî derecelere kavuşan İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe (rahmetullahi aleyh) ilk defa fıkıh ilmini kollara ayırıp, her branşın bilgilerini ayrı ayrı toparlayarak, ferâiz ve şurût kitaplarını yazdı. Usûller ortaya koydu. Eshâb-ı kiramın, Peygamber efendimizden sallallahü aleyhi ve sellem naklen bildirdiği îmân ve îtikâd bilgilerini toplayıp, yüzlerce talebesine bildir;!.Dört bin kadar talebe yetiştirdi. Bunlardan kırk kadarı müctehid derecesine ulaşmış idi.
Emevîler ve Abbasîler devrinde yaşayan Ebû Hanîfe, Emevî Devleti’nin son bulup, Abbasî Devleti’nin kurulması anındaki bir çok hâdiselere şâhid oldu. Bütün bunlara rağmen İmâm-ı a’zam ilim tahsîline ve öğretmeye devam etti. Ehl-i sünnet itikadında olan insanları îmândan ayırmaya çalışan ve kendilerine dehriyyûn (maddeciler) denilen dinsizlerle ve sapık fırkalarla mücâdele etti.
Emevîlerin son zamanlarında, Emevî valisi, İmâm-ı a’zam’a devlet idaresinde vazife vermek istediyse de İmâm-ı a’zam birtakım sebeplerden dolayı bu vazifeyi kabul etmiyeceğini bildirdi. Bunun üzerine haps edilerek işkence yapıldı! Daha sonra serbest bırakılınca 747 (H. 130)’da Mekke’ye gidip, orada altı yıl kadar kaldı. Mekke’de bulunduğu sırada da ilim öğretip fetva verdi. Abbâsîlerin devlet hâline gelip kuvvetlenmesinden sonra tekrar Küfe’ye döndü, ömrünün son yıllarına kadar öğretmeye ve fetva vermeye devam etti. Yetiştirdiği talebelerin her biri İslâm memleketlerine yayılarak müftîlik, müderrislik ve kadılık gibi çeşitli vazifelerde büyük hizmetler yaptılar. Böylece Eshâb-ı kirâm’ın, Peygamberimizden sallallahü aleyhi ve sellem bildirdiği Ehl-i sünnet îtikâdını ve fıkıh ilmini her tarafa yayıp bu hususta kıymetli kitaplar yazdılar.
İmâm-ı Ebû Yûsuf, İmâm-ı Muhammed Şey bani, İmâm-ı Züfer, Hasen bin Ziyâd, oğlu Hammâd, Abdullah bin Mübarek, Vekî’ bin Cerrah, Ebû Amr Hafs bin Gıyâs, Yahya bin Zekeriyyâ, Dâvüd-i Tâî, Es’ad bin Amr, Afiyet bin Yezîd el-Advî, Kasım bin Maân, Ali bin Muskir, Hibbân bin Ali gibi pek çok talebesi ictihâd derecesinde büyük âlim oldu.
762 (H. 145) yılında Halîfe Ebû Ca’fer Mensur tarafından Kûfe’den Bağdâd’a getirilen İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’ye, Temyîz mahkemesi reîsliği teklif edildi.
Fakat o, bu teklifi kabul etmedi. Ceza olarak zindana atıldı. Her gün on kamçı arttırılarak 767 (H. 150)’de kamçı sayısı yüz olduğu gün şehîd oldu. Bâzı haberlere göre on birinci günü halkın hücûmundan korkulup zorla sırt üstü yatırılarak ağzına zehirli şerbet döküldü. Secde ederek vefat etti. Zamanının Bağdâd kadısı Hasen bin Ammâre cenaze namazını kıldırdı. Cenaze namazını elli bin kadar kimse kıldı. Vasiyeti üzerine Bağdâd’daki Hayrezan kabristanına defn edildi. Büyük Selçuklu vezirlerinden Ebû Sa’d Muhammed bin Mensur Harezmî, İmâm-ı a’zam’ın kabri üzerine mükemmel bir türbe ve çevresinde bir medrese yaptırdı. Sonra Osmanlı pâdişâhları, bu türbeyi çok defâ tamir ve tezyin ettiler.
Ulûm-i âliyye denilen yüksek din ilimlerinde en üstün derecede (mutlak müctehid) büyük âlim, îmân ve îtikâd bilgilerinde Ehl-i sünnetin reîsi olan İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin, kıyasdaki harikulade kuvveti, akıllara durgunluk verecek derecede idi. Tefsîr ilminde müfessirlerin baştâcı, hadîs, ilminde ise büyük bir muhaddis ve derin ilim sahibi idi.
Kendi asrında ve daha sonraki zamanlarda gelen müctehid âlimlerce üstünlüğü kabûl ve medh edilen İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin pek çok eseri vardır. Bunlardan onu zamanımıza kadar gelmiştir. Aslında îmân, îtikâd ve fıkıh bilgileri ile ilgili rivayet edilen bütün mes’eleler ondan bildirilmiştir. Bunlardan fıkıh bilgileri, İmâm-ı Ebû Yûsuf’un rivayeti ile bilhassa İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin toplayıp yazdığı Zâhir-ür-Rivâye denilen kitaplarla nakl edilmiştir.
Başlıca eserleri:
1-Risâle-i Redd-i Havâric ve Redd-i Kaderiyye: İmâm-ı a’zam’ın, usûl-i dinde (kelâm ilminde) ilk yazdığı eserdir. 2-El-Fıkh-ul-Ekber: Akaide yâni îmân ve îtikâd bilgilerine dâirdir. Bu eserin bir çok şerhleri yazılmıştır. Fıkh-ül-Ekber’in en eski nüshaları, İmâm-ı Mâtürîdî’nin kendi şerhine esas; İmâm-ı Eş’arî’nin el-İbâne adlı eserine asıl olarak aldığı ve İmâm-ı a’zam’ın talebesi Ebû Mûtî’nin ondan kendi el yazısıyla rivayet ettiği nüsha olmak üzere üç tanedir. 3-El-Fıkh-ül-Ebsât: İmâm-ı a’zam, bu eserinde istitâ’at yâni insan gücü, kaza ve kader, hayır ve şer mes’elelerini açıklamıştır. 4-Er-Risâle li Osman Büstî: Bu eserde, îmân, küfür, irca ve va’îd mes’elelerini açıklamıştır. 5-Kitâb-ül-âlim vel-müteallim: Bu eserde muhtelif mes’eleler hakkında Ehl-i sünnet itikadını bildirmek için, tertiplenmiş soru ve cevaplar vardır. 6-Vasiyyeti Nukirru: Ehl-i sünnet ve cemâatin hususiyetleri anlatılan bu eserde; akâid ve farzların hudutlarını açıklamaktadır. Bu vasiyetten başka, oğlu Hammâd’a ve talebesi Ebû Yûsuf’a yaptığı vasiyyet olmak üzere on beş kadar vasiyetnamesi vardır. 7-Kasîde-i Nu’mâniyye, 8-Mârifet-ül-Mezâhib, 9-El-Asl, 10-El-Müsned Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem; “îmân Süreyya yıldızına çıksa, Fârisoğullarından biri elbette alıp getirir.” “İnsanların en hayırlısı benim asrımda bulunan müslümanlardır (Yâni Eshâb-ı kirâmdır). Onlardan sonra en iyileri onlardan sonra gelenlerdir (Yâni Tâbiîndir). Onlardan sonra da onlardan sonra gelenlerdir. (Yâni Tebe-i Tâbiîndir)...” “Her asırda ümmetimden yükselenler olacaktır. Ebû Hanîfe, zamanının en yükseğidir” ve “Yüz elli senesinde dünyânın zîneti gider” hadîs-i şerîfleriyle geleceğini bildirdiği İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe (rahmetullahi aleyh), ilim yönüyle zamanının en üstünü olduğu gibi, güzel ahlâk yönünden de emsalsizdi. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaktan başka düşüncesi olmayıp, dinden soranlara dosdoğru şekliyle bildirir, tâviz vermez ve bu yolda hiç bir şeyden çekinmezdi. Nefsine hâkimiyeti tam olup, lüzumsuz şeylerle uğraşmazdı. Heybetli, vakar sahibi idi ve her halükârda insanların kurtuluşu için çırpınırdı. Muarızlarına bile sabır, güleryüz, tatlılık ve sükûnetle davranır; asla heyecan ve telâşa kapılmazdı. Keskin firâset sahibi olup, insanların içlerinde gizledikleri şeylere nüfuz eder ve hâdiselerin sonuçlarını sezerdi.
Kuvvetli şahsiyeti, keskin zekâsı, üstün aklı, geniş muhakemesi, muhabbeti ve cazibesiyle, karşılaştığı herkese te’sir eder, gönüllerini cezbederdi. En inatçı ve peşin hükümlü muarızlarını bile en kolay yollardan cevaplandırarak ikna ederdi. Adaleti gözetir, insafla konuşur, insanlara ilmin yollarını açıklar, herkesin müşküllerini çözerdi.
Verâ, zühd ve Îsâr (cömertlik) sahibi olan İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe (rahmetullahi aleyh), Peygamber efendimizin sünnetine tâbi olmakta ziyadesiyle titiz olup, Allahü teâlâdan çok korkardı. Abdestin edeblerinden birini terk ettiği için, kırk senelik namazını kaza etti. Kırk sene yatsı namazının abdesti ile sabah namazı kıldı. Elli beş defa hac yaptı. Son haccında Kâbe-i muazzamanın içine girerek iki rek’at namaz kıldı. Bu namazda bütün Kur’ân-ı kerîmi hatm etti. Sonra ağlayarak; “Yâ Rabbî! Sana lâyık ibâdetler yapamadım. Fakat senin akıl ileanlaşılamıyacağını iyi anladım. Hizmetimdeki kusurumu bu anlayışıma bağışla” diyerek dua etti. O anda gâibden bir ses gelip; “Ey Ebû Hanîfe! Sen beni iyi tanıdın ve bana güzel hizmet ettin. Seni ve kıyamete kadar senin mezhebinde olup, yolunda gidenleri af ve mağfiret ettim” buyruldu.
Ticâretle de uğraşan İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin kanaatkârlığı, cömertliği, emânete riâyeti ve takvası; ticâret muamelelerinde dâima kendini gösterirdi. Ticâreti ortakları ile yapar, her yıl kazancının dört bin dirhemden fazlasını fakirlere dağıtır, âlimlerin, muhaddislerin ve talebelerin bütün ihtiyâçlarını karşılardı.
Ayrıca onlara para dağıtarak tevazu ile; “Bunları ihtiyâcınız olan yere sarf edin, Allahü teâlâya hamd edin. Çünkü verdiğim mal hakikatte benim değildir. Sizin nasibiniz olarak Allahü teâlânın ihsan ve kereminden, benim elimden size gönderdiğidir” buyururdu. Kendi evine de bol bol harcar, ayrıca her Cum’a günü, ana ve babasının ruhu için fakirlere yirmi altın dağıtırdı.
Bir defasında ortağına, sattığı mallar içinde kusurlu bir elbise olduğunu söyleyip, bunu satarken özrünü göstermesini tenbih etti. Fakat ortağı bu elbiseyi satarken elbisenin kusurunu söylemeyi unuttu. Satın alan kimseyi de tanımıyordu. İmâm-ı a’zam durumu öğrenince, o mallardan alınan doksan bin akçeyi sadaka olarak dağıttı. Çünkü o elbisenin parası da bütün elbiselerin parasına karışmıştı. Müşteri fakir veya ahbabından olursa onlardan kâr almaz, malı aldığı fiyata verirdi.
Hâsılı İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, islâmiyet’in müslümanlardan doğru bir îtikâd (Ehl-i sünnet itikadı), doğru bir amel ve güzel bir ahlâk istediğini bildirmiş, ömrü boyunca bu kurtuluş yolunu anlatmıştır. Vefatından sonra da yetiştirdiği talebeleri ve kitapları asırlar boyunca gelen bütün müslümanlaraışık tutmuş ve rehber olmuştur.
İmâm-ı a’zam, islâm dînine yaptığı bütün bu hizmetleriyle islâmiyet’i îmân, amel ve ahlâk esasları olarak bir bütün hâlinde insanlara yeniden duyurmuş, şüphesi ve bozuk bir düşüncesi olanlara cevaplar vermiş, müslümanları çeşitli fitneler ve propagandalarla zaafa düşürmek, parçalamak ve böylece İslâm dînini yıkabilmek ümidine kapılanları hüsrana uğratmış, önce îtikâdda birlik ve beraberliği sağlamış; ibâdetlerde, günlük işlerde Allahü teâlânın rızâsına uygun bir hareket tarzının esaslarını ve şeklini tesbit etmiştir. Böylece, ikinci hicrî asrın müceddîdi (dînin yeniden yayıcısı) ünvanını almıştır.
İctihad metodu ve mezhebi: Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden biri de İmâm-ı a’zam’ın kurduğu Hanefî mezhebidir. İmâm-ı a’zam; Eshâb-ı kiramın, Peygamber efendimizden nakl ettiği îmân, îtikâd ve amel bilgilerini toplayarak kısımlara, kollara ayırdı. Kur’ân-ı kerîmde, hadîs-i şerîflerde, icmâ’da ve sahabe kavillerinde, hakkında hüküm bulamadığı mes’elelere, ortaya koyduğu usûl ve metodlarla hüküm çıkardı. Onun Sahâbe-i kiramdan naklen bildirdiği ve kendine has usûl ve metodlarıyla ortaya koyduğu hükümlere Hanefî mezhebi, bu mezhebe tâbi olanlara da Hanefî denildi.
Kur’ân-ı kerîmin mânâsını ve inceliklerini anlayabilmek için gerekli bütün ilimleri bilen ve mutlak müctehid derecesine ulaşmış olan İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin, talebelerinin ve kendisine suâl soranların müşkillerini hâllederken ortaya koyduğu ve tâkib ettiği usûl ve metodlar, Hanefî mezhebinin temel kaideleri oldu.
İmâm-ı a’zam, dînî bir mes’eleye cevap verirken sırasıyla şu kaynaklara ve usûle başvururdu:
1-Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler: İmâm-ı a’zam da, diğer müctehidler gibi, bir işin nasıl yapılacağını, ilk önce Kur’ân-ı kerîmde arar, Kur’ân-ı kerîmde açıkça bulamazsa, hadîs-i şerîflere bakardı. İctihadlarında Peygamberimizin sünnetine tâbi olmakta, herkesten ileri gitmiş, mürsel hadîsleri bile müsned hadîsler gibi senet olarak almıştır.
2-İcmâ’ ve Sahabe kavli: Bir iş hakkında hadîs-i şerîflerde de açıkça hüküm bulunmazsa, bu iş için icmâ var ise, öyle yapılmasını emir ederdi. İcmâ, sözbirliği demek olup, bir işi, Eshâb-ı kiramın hepsinin aynı şekilde yapması veya söylemesi demektir. İmâm-ı a’zam, Eshâb-ı kiramın sözlerini, kendi kavillerinin üstünde tutmuştur. Onların, Peygamberimizin yanında, sohbetinde bulunmak şerefiyle kazandıkları derecelerin büyüklüğünü, herkesten daha iyi anlamıştır.
3-Kıyâs: Bir işin nasıl yapılması lâzım olduğu, icmâ ile veya sahabe sözü ile de bilinemezse, kendisi kıyâs yaparak hüküm verirdi. Onun bu kıyâs yoluna, rey yolu veya ictihâd da denir. Kıyâs; Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde, hakkında açık hüküm bulunmayan bir işi, hakkında açık hüküm bulunan bir diğer işe benzeterek hükme bağlamaktır.
İmâm-ı a’zam, nasslardan yâni âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerden, icmâ ve kıyâstan başka istihsân ve örfler ile de hüküm verirdi. Şu kadar var ki, örfün, İslâmiyet’te yasak olduğu açıkça bildirilen bir hükme aykırı olmaması lâzımdır.
4-İstihsân: Daha kuvvetli görülen bir hususdan dolayı, bir mes’elede benzerlerinin hükmünden başka bir hükme dönmektir. Yâni dînen muteber olan bir tercih sebebine dayanarak, bir delîli buna aykırı düşen başka bir delîlden astün tutup, buna göre hüküm vermektir.
Hanefî mezhebinin bilgileri, sonraki âlimlere şu üç yoldan gelmiştir:
1-Usûl haberleri: Bunlara zahir haberler de denir. Hanefî mezhebinin imâmı olan İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’den ve talebelerinden gelen haberlerdir.
Bu haberler, İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin altı kitabı ile bildirilmiştir.
Bu altı kitap; El-Mebsût, Ez-Ziyâdât, El-Câmi-us-sagîr, El-Câmi-ul-kebîr, Es-Siyer-üs-sagîr, Es-Siyer-ül-Kebîr’dir Usûl haberlerini toplayan, Hâkim Şehid Muhammed Tirmizî’dir. Bunun Kâfi kitabı meşhûrdur. Pek çok şerhi olan bu kitabın en meşhûr şerhi İmâm-ı Serahsî hazretlerinin yazdığı otuz ciltlik Mebsût’dur.
2-Nevadır haberleri: Yine bu imamlardan gelen haberlerdir. Fakat, bu haberler, o altı kitâbta bulunmayıp, ya İmâm-ı Muhammed’in El-Kisâniyât, El-Hârûniyât, Elcürcâniyât, Er-Rukıyyât adındaki başka krtabları ile bildirilmiştir. Bu dört kitap, yukarıdaki altı kitap gibi, açıkça ve sağlam gelmiş olmadığından, bu haberlere “Zahir olmayan haberler” de denir. Yâhud, başkalarının kitabları ile bildirilmişlerdir. Meselâ, İmâm-ı a’zam’ın talebesinden Hasen bin Ziyâd’ın Muharrer ve İmâm-ı Ebû Yûsuf’un Emâlî adındaki kitabları ile bildirilmiştir.
3-Vâkı’ât haberleri: Üç imâmdan bildirilmiş olmayıp, bunların talebelerinin ve onların talebelerinin ictihâd ettikleri mes’elelerdir. Böyle haberleri, ilk toplıyan Ebülleys-i Semerkandî olup, Nevazil kitabını yazmıştır.
Osmanlı âlimlerinden Şeyhülislâm olanların hazırladığı ve sonradan derlenmiş Fetvalar, Hindistan âlimleri tarafından hazırlanan Fetavâ-yı Hindiyye (Fetavâ-ı Âlemgiriyye), ayrıca bir kânun metni şeklinde tedvin edilmiş olan ve Ahmed Cevdet Paşa’nın başkanlığında bir hey’et tarafından hazırlanan Mecelle de Hanefî mezhebinin fıkhî hükümlerini bildirmektedir. Osmanlı Devleti zamanında yetişen büyük fıkıh âlimlerinden İbn-i Âbidîn Seyyid Muhammed Emin Efendi’nin hazırladığı ve kendi zamanına kadar yazılmış en mu’teber fıkıh kitaplarının bir hülâsasını, özünü teşkil eden beş ciltlik Reddül-Muhtâr kitabı da Hanefî mezhebini bildiren en kıymetli kaynaklardandır.
İmâm-ı a’zam’ın yetiştirdiği talebelerin sayısı yaklaşık 4000 civarındadır. Bunların bir çoğu, din bilgilerinde ictihâd derecesine yükselmiştir. Oğlu Hammâd, talebelerinin ileri gelenlerindendir. İmâm-ı Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed Şeybânî, iki yüksek talebesi olup, İmâmeyn lakabı ile meşhûr olmuşlardır. Bir dînî mes’elede İmâmeyn’in içtihadı, İmâm-ı a’zam’ın içtihadı ile eşit tutulurdu. Hanefî mezhebindeki bir müftî, İmâm-ı a’zam’ın sözüne uygun fetva verir. Aradığını onun sözünde açıkça bulamazsa, İmâm-ı Ebû Yûsuf’un sözünü alır. Onun sözlerinde bulamazsa, İmâm-ı Muhammed Şeybânî’ninkini alır. Ondan sonra İmâm-ı Züfer, daha sonra Hasen bin Ziyâd’ın sözünü alır. Her asırda Hanefî mezhebinde çok yüksek âlimler yetişmiştir. Evliyanın büyüklerinden; Muhammed Şâziliyye, Ma’rûfi Kerhî, İmâm-ı Rabbânî... gibi âlim ve meşhûr kimseler bu mezhebe bağlı idiler. Osmanlılar zamanında yetişen âlimlerin çoğu Hanefî mezhebindendi. Molla Fenârî, Molla Gürânî, Ahmed ibni Kemâl Paşa, Ebüssü’ûd Efendi, İmâm-ı Birgivî, İbn-i Âbidîn bu âlimlerden bâzılarıdır.
Hanefî mezhebi; Abbasî, Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin hâkim olduğu bütün ülkelere yayılmıştır. Bugün dünyâda bulunan müslümanların yarıdan fazlası ve Ehl-i sünnetin pek çoğu, Hanefî mezhebine göre ibâdet etmektedir.
Âlimlerin çoğu, diğer mezheplerin de hak olduğunu, fakat Hanefî mezhebinin hükümlerinin daha çok tatbîk edildiğini söylemişlerdir. Bunun için islâm memleketlerinin çoğunda Hanefî mezhebi yerleşmiştir. Türkistan, Hindistan ve Anadolu’nun hemen hepsi Hanefî’dir.
Bütün dünyâda tatbik olunan İslâm hükümlerinin dörtte üçü İmâm-ı a’zam’ın ictihâdlarıdır. Kalan dörtte birinde de ortaktır. İslâmiyet’te ev sahibi, aile reîsi odur. Diğer bütün müctehidler (mezheb âlimleri) onun çocukları gibidir. Bu sebeple İmâm-ı Şafiî (rahmetullahi aleyh); “Bütün müslümanlar İmâm-ı a’zam’ın ev halkı, çoluk-çocuğu gibidir” buyurarak, onun üstünlüğünü bildirmişlerdir.
SARHOŞUN TÖVBESİ
İmâm-ı a’zam’ın bir genç komşusu vardı. Her gece içki içer eve sarhoş gelir, bağırır çağırırdı. Bir gün devletin görevlileri onu yakalayıp hapse attılar. Ertesi gün İmâm-ı a’zam; “Komşumuzun sesi kulağımıza gelmez oldu” deyince, bir talebesi onun hapse atıldığını söyledi. Bunun üzerine İmâm-ı a’zam valiye gitti. Vali onu görünce, ayağa kalkıp hürmetle karşıladı. Niçin geldiğini sordu. O da hâdiseyi anlatınca, vali; “Böyle ehemmiyetsiz bir iş için zât-ı âliniz buraya kadar niçin zahmet ettiniz. Bir haber gönderseydiniz kâfi idi “dedi ve o genci serbest bıraktı. İmâm-ı a’zam o gence; “Bak biz seni unutmuyoruz” diyerek bir kese de akçe (para) verdi. Bunun üzerine o genç, yaptığı kötü işlerden tövbe edip, İmâm-ı a’zam’ın derslerine devam etmeye başladı ve fıkıh ilminde âlim olarak yetişti.
ANNEYE MUHALEFET EDİLMEZ
İmâm-ı a’zam hazretleri, oğlu Hammâd’la beraber teravih için Ömer bin Zerrin mescidine giderlerdi. Bu gittikleri mesafe 3 mil idi. Bir defasında İmâm-ı a’zam’ın annesi, bir mes’eleyi öğrenmek istedi ve oğluna dedi ki: “Git bu mes’eleyi Ömer bin Zerr’e sor!” İmâm-ı a’zam hazretleri gidip bu mes’eleyi Ömer bin Zerr’e sordu. Ömer: “Sen bu mes’eleyi benden daha iyi bilirsin deyince, İmâm-ı a’zam; “Ben annemin emrine muhalefet etmem” dedi. Ömer bin Zerr: “Bu mes’elenin cevâbı nedir?” diye sordu. İmâm-ı azam mes’elenin cevâbını söyleyince, Ömer bin Zerr de: “Öyle ise git, annene böyle söylediğimi bildir” dedi.