İslâm Tarihi Ansiklopedisi

İCTİHÂD

Şer’î delillerden hüküm çıkarmak. Lügatte, gücü, kuvveti yettiği kadar zahmet çekerek, uğraşarak çalışmak demektir. Fıkıh ilmindeki mânâsı, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde sarîh ve açık olarak bildirilmemiş olan ahkâmı (hükümleri) ve mes’eleleri, açıkça bildirilenlere kıyâs ederek, benzeterek, meydana çıkarmağa uğraşmak, çalışmaktır.

İctihâd yapmak, Kur’ân-ı kerîmde ve Resûlullah’ın hadîs-i şerîflerinde emredilmiştir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde Haşr sûresi ikinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey ilim sahipleri! İtibâr ediniz (Yâni bilmediklerinizi bildiklerinize kıyâs ediniz).” ve Nisa sûresi elli dokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine müracaat edin.” emri, ictihâd etmeği emretmektedir. Bu hususta daha başka âyet-i kerîmeler de vardır.

Resûlullah efendimiz, Muâz bin Cebel’i (radıyallahü anh) Yemen’e hâkim olarak gönderirken: “Orada nasıl hüküm edeceksin?” buyurunca; “Allah’ın kitabı ile” dedi. “Allah’ın kitabında bulamazsan?” buyurdu. “Allah’ın Resûlünün sünneti ile” dedi. “Resûlünün sünnetinde de bulamazsan?” buyurdu. “İctihâd ederek anladığımla” cevâbını verdi. Bunun üzerine Resûlullah mübarek elini onun göğsüne koyup; “Elhamdülillah! Allahü teâlâ Resûlünün Resûlünü (elçisini) Resûlünün rızâsına uygun eyledi” buyurdu.

Dînî hükümlerin hepsinin kaynağı Kur’ân-ı kerîmdir. Kur’ân-ı kerîm, bütün peygamberlere (aleyhimüsselâm) gönderilmiş olan, kitablardaki hükümleri ve daha fazlasını kendisinde toplamaktadır. Kur’ân-ı kerîmdeki bu ahkâm (hükümler) üç kısımdır:

1-Birinci kısım hükümler, o kadar derin ve gizlidir ki, bunları anlayıp çıkarmağa insan gücü yetişemiyor. Bunlar, Allahü teâlâ tarafından bildirilmedikçe anlaşılamaz. Bu da ancak Peygamberimize gösterilmiş, bildirilmiştir. Başkasına bildirilmez. Bu ahkâm da, Kur’ân-ı kerîmden çıkarılıyor ise de, Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem tarafından açıklanmış olduklarından bunlara sünnet denir. Bütün müslümanların bunlara inanması ve tâbi olması lâzımdır.

2-İkinci kısım ahkâmı, ilim ve akıl sahipleri, âyet-i kerîmelerin; işareti, delâleti, mazmunu, iltizâm ve iktizâları ile kolayca anlayabilir. Çünkü her âyet-i kerîmenin; ibaret, işaret, delâlet, iltizâm, iktizâ ve tezammun bakımından çeşitli mes’ele ve hükümleri vardır.

3-Üçüncü kısım ahkâm ise, kolayca anlaşılmaz. İctihâd ve istinbât yoluyla meydana çıkarılabilir. Müctehid âlimlerin içtihadı olmasaydı, böyle hükümler bilinmezdi. İctihâd etmek kolay bir iş olmadığı için ona istinbât denilmiştir.

İstinbât, kuyudan zahmet çekerek güçlükle su çıkarmağa denir. Burada bahsedilen, dînimizdeki delîllerin dördüncüsü olan kıyâs yoluyla yapılan ictihâddır.

Zarurî ve kat’î olarak inanılması lâzım olan şeylerde, îtikâd mes’elelerinde ve Kitâb ve sünnet ile açıkça bildirilen işlerde İctihâd olmaz. Namazın ve orucun rükünleri, adedleri ve vakitleri böyledir. Böyle yerlerde İctihâd yapılmaz. Bu husus, Mecelle’de: “Nass (mânâları açık ve meydanda olan âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf) bulunan yerde içtihada izin yoktur” şeklinde ifâde edilmiştir.

İctihâd, hakkında kat’î delîl yâni mânâsı açık âyet-i kerîme, veya hadîs-i şerîf yahut icmâ bulunmayan yerlerde yapılır. Selef-i sâlihîn zamanında ve bunların halefleri olan müctehid âlimlerin zamanında yeni hâdiseler ve mes’eleler ortaya çıkınca müctehid olan âlimler, gecegündüz çalışarak bunların nasıl yapılırı ası lâzım’geldiğini şer’î delillerden bulup çıkarmışlar, bütün müslümanlar da müctehidlerin bulup anladığına uyarak yapmışlardı. Daha sonra bir müctehidin çıkardığı ahkâmın hepsine, o müctehidin mezhebi dendi. Eshâb-ı kiramın hepsi müctehid idi. Her birinin mezhebi vardı. Onlardan sonra, Tabiîn ve Tebe-i tabiîn devirlerinde de müctehidler yetişti. Ehl-i sünnet olan yüzlerce müctehidden dört tanesinin ictihâdları kitaplara geçmiş yâni dört mezheb teşekkül etmiş olup, diğerleri kısmen unutulmuştur. Bu dört mezhep; Hanefî, Şafiî, Malîkî ve Hanbelî mezhepleridir. Müctehid olmayanlar, asırlar boyunca bütün hareketlerinde ve ibâdetlerinde bir müctehide yâni bu dört mezhepten birine tâbi olmuştur.

Peygamberler (aleyhimüsselâm) de Allahü teâlânın açıkça bildirmediği hususları açık bildirmiş olduğu emirlerine kıyâs ederek, benzeterek ictihâd ederlerdi. Doğruya isabet etmediklerinde Allahü teâlâ derhal Cebrail aleyhisselâmı göndererek vahiy ile düzeltirdi. Yâni Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) ictihâdları hatâdan mahfuz idi. Meselâ, Bedr gazasında alınan esirlere yapılacak muamele için Peygamber efendimiz bâzı Sahâbe-i kiram ile birlikte bir şekilde, Ömer (radıyallahü anh) ise başka bir şekilde ictihâd etmişlerdi. Sonra âyet-i kerîme gelerek Allahü teâlâ hazret-i Ömer’in içtihadının isabetli olduğunu bildirdi.

Asr-ı Seâdetten sonra da Hulefâ-i Râşidîn ve bütün Eshâb-ı kiram da, nas bulunmayan yâni Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmeyen hususlarda icmâ veya ictihâd ederlerdi. Nitekim hazret-i Ebû Bekr’e dâvâlı gelince, Allahü teâlânın kitabına bakardı. Burada bulduğuna göre hükm ederdi. Burada bulamazsa, Resûlullah’dan işittiğine (sünnete) göre cevap verirdi, işitmemiş ise Eshâb-ı kirâm’dan sorup, onların icmâı ile hükm ederdi. İcmâ’da da cevâbı yoksa ictihâd ederdi.

Ömer bin Hattâb (radıyallahü anh), Şüreh’i kadı (hâkim) olarak gönderirken; “Allah’ın kitabında açık olarak bildirilene bak. Bunu başkasından sorma. Burada bulamazsan Muhammed aleyhisselâmın sünnetine tâbi ol. Burada da bulamazsan, ictihâd et ve anladığına göre cevap ver” buyurdu.

Abdullah bin Abbâs’a (radıyallahü anhümâ) bir şey sorulunca, cevâbını Kur’ân-ı kerîmde bulup cevap verirdi. Kur’ân-ı kerîmde bulamazsa Resûlullah efendimizden işittiğini söylerdi, işitmemiş ise, Ebû Bekr ile Ömer’e (radıyallahü anhümâ) sorardı. Cevap alamaz ise, kendi re’yi (içtihadı) ile hükm ederdi. Eshâb-ı kiramın hepsi bu şekilde ictihâd ederdi. Zira hepsi Resûlullah efendimizin sohbetinde yetişerek ictihâd makamına yükselmişlerdi.

Sahâbe-i kiramın sohbetlerinde yetişen Tâbiîn-i kiramın çoğu da böyle müctehid oldu. Bunların sohbet ve derslerinde bulunan Tebe-i tabiînin bir kısmı da ictihâd derecesine yükseldi. Ebû Hanîfe, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şafiî, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel, İmâm-ı Evzâî, Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Dâvûd-i Tâî ve benzerleri Tabiîn ve Tebe-i tabiîn ve Etbâu Tebe-i tabiîn devri müctehidlerindendir. Bunlar zamanla azala azala üçüncü asrın sonunda ictihâd yapabilecek derin âlim yetişmez oldu. Çünkü ictihâd mertebesine ulaşmak kolay bir iş değildi.

Müctehid olmak için; Arabî yüksek ilimleri tamamen bilip, Kur’ân-ı kerîmi ezber bilmek, her âyet-i kerîmenin mânây-ı murâdîsini, mânây-ı iş’ârîsini ve mânây-i zımnî ve iltizâmîsini bilmek ve âyet-i kerîmelerin geldikleri zamanları ve gelme zamanlarını ve gelme sebeblerini ve ne hakla geldiklerini, küllî ve cüz’î olduklarını, nâsîh veya mensûh olduklarını, mukayyed veya mutlak olduklarını ve kırâat-i seb’a ve aşereden ve kırâet-i şâzzeden nasıl çıkarıldıklarını bilmek, Kütüb-i sittedeki ve diğer hadîs kitaplarındaki, yüz binlerce hadîsi ezberden bilmek ve her hadîsin ne zaman ve ne için îrâd buyrulduğunu ve mânâsının ne kadar genişlediğini ve hangi hadîsin diğerinden önce veya sonra olduğunu ve bağlı bulunduğu hâdiseleri ve hangi vak’a ve hadiseler üzerine buyrulduğunu ve kimler tarafından nakl ve rivayet olunduğunu ve nakleden kimselerin ne hâlde ve ne ahlâkda olduklarını, bir hadîs-i şerîfi diğerine tercîh sebeblerini bilmek (İmâm-ı Suyûtî (rahmetullahi aleyh) yüzden fazla tercih sebebi saymış, “Bunlardan başka zann-ı gâlib ile elde edilen say’ılamıyacak kadar çok başka tercih sebebleri de vardır” buyurmuştur), fıkıh ilminin usûl ve kaidelerini tanımak, on iki ana ilmi ve Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin işaretlerini, rumuzlarını ve açık ve kapalı mânâlarını kavramak ve bu mânâlar kalbinde yer etmiş olmak, kuvvetli îmân sahibi olmak ve itminan ile dolu, nurlu ve saf bir kalbe, vicdana mâlik olmak lâzımdır.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, biraz Arabi ve dînî ilimlerden bir şeyler bilmekle müctehid olunmaz. İçtihadı basit ve kolay bir şey olarak göstermek kesinlikle yanlıştır. Asırlardan beri Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına yazdıklarını insafla okuyup, bu kıymetli bilgileri anlamaya çalışanlar, böyle olduğunu kolaylıkla anlarlar. Bahsedilen bütün bu üstünlükler, ancak Eshâb-ı kiramda ve onlardan sonra iki yüz sene içinde yetişen bâzı büyüklerde (müctehidlerde) bulundu. Çünkü böyle faziletleri taşıyan, akılları kuvvetli kimseler, ancak Peygamber efendimizin, Sahâbe-i kiramın (radıyallahü anhüm) ve Tabiîn ve Tebe-i tabiîn devirlerinde bulunabiliyor, sohbetin bereketiyle yetişiyordu. Zaman ilerleyip, asr-ı saadetten uzaklaştıkça fikirler, re’yler (görüşler) bozulup dağılmış, bid’atler türemiş, üstün kıymetli kimseler yavaş yavaş azalmış, dördüncü asırdan sonra bu vasıfları hâiz bir âlim ortada kalmamıştır. Reddülmuhtâr (İbn-i Âbidîn) birinci cild, 396. sahîfede ve İmâm-ı Gazâlî’nin İhyâu ulûmiddîn adlı eserinde” Dörtyüz (400) hicrî yılından sonra kıyâs yapacak derin âlim yetişmedi” buyruluyor. Yine zahir ve bâtın ilimlerinde mütehassıs olan Abdülvehhâb Şa’rânî’nin (rahmetullahi aleyh) Mîzân-ül-Kübrâ kitabının birinci cüz kırk ikinci sahîfesinde; “Dört mezheb imamından sonra hiç bir âlim mutlak müctehid olduğunu söylemedi. Fakat mezhebde müctehid yetişti. Mutlak müctehid yetişmedi. Şimdi bir kimse Kitab’dan ve sünnet’ten ahkâm (hükümler) çıkarabilirim derse, dört mezhepden birinde bulunmayan yeni bir hüküm çıkarmasını isteriz. Bunu yapamaz” buyrulmaktadır.

Câmi-ül-Ezher profesörlerinin (ulemâsının) de takdirine mazhar olan ve büyük âlim Yûsuf-i Nebhânî (rahmetullahi aleyh) Şevâhid-ül-Hak isimli eserinde şöyle demektedir: “İslâm âlimleri sözbirliği ile bildiriyorlar ki, hicretin dördüncü asrından sonra dünyâda ictihâd edebilecek âlim hiç kalmadı. Şimdi bütün müslü manların, bilinen dört mezhebden birine uymaları lâzımdır. Çünkü, şimdi Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfi anlayıp bunlardan ahkâm çıkaracak ilim sahibi hiç yoktur. Mezheb imamını taklid ederek, Kur’ân-ı kerîme ve Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem sünnetine uyulmuş olur. Çünkü mezheb imamları, Kur’ân-ı kerîme ve Resûlullah efendimizin sünnetine uymaktadırlar.” İmâm-ı Münâvî, İbn-i Haceri Heytemî’den naklederek buyuruyor ki: “Celâleddîn-i Süyûtî (rahmetullahi aleyh) gibi bir âlim müctehid olduğunu söyleyince, zamanındaki âlimler buna yazılı bir şey sordular, “önceki âlimler buna iki ayrı cevap vermişlerdir. İçtihadın en aşağı derecesinde olan bunlardan birini seçebilir. Sen de seçip bize yaz” dediler. “İşim çok, bunu yapacak vaktim yok” diyerek birini seçmeğe cesaret edemedi.” İbn-i Hacer buyuruyor ki: “En aşağı derecedeki ictihâd işi böyle güç olursa, mutlak müctehid olmanın imkânsızlığını anlamalıdır”

Müctehid olan mezheb imamları, kıyamete kadar meydana çıkacak her bir şeye, helâl veya haram diyebilmek, veya mes’elenin hükmünü verebilmek için temel kaideler, genel usûller koymuştur. Meselâ Hanefî mezhebinin kaide ve usûllerine göre haramlık şartlarını taşımayan her şey mubahtır. Pezdevî usûlünde denildiği gibi: Haram olduğu açıkça bildirilmeyen her şey sözbirliği ile mubahtır. Çünkü Allahü teâlâ Bekara sûresinde: “Yerlerde olan her şeyi sizin için yarattım” meal indeki âyet-i kerîmede böyle olduğunu bildirmektedir.

Yine, ana-babaya itaati emreden İsrâ sûresinin yirmi üçüncü âyet-i kerîmesinde meâlen; “Onlara, öf sıkıldım demeyin.” buyrulmuş, fakat, onları dövmekten ve söğmekten bahsedilmemiştir. Âyet-i kerîmede yalnız bunların en hafifi olan “Öf” kelimesi açıkça bildirildiğine göre, müctehidler, öf denmekten daha şiddetli olan dövmenin, sövmenin ve hakaret etmenin elbette haram olacağını ictihâd etmişlerdir.

Başka bir misâl: Kur’ân-ı kerîmde şarap içmek yasak edilmiş, başka içkiler bildirilmemiştir. Şarabın haram olmasının sebebi, sarhoşluk yaptığı, yâni aklı karıştırdığı, giderdiği içindir. Bundan dolayı müctehidler şarabın haram olmasındaki sebeb (aklı gidericilik) herhangi bir içkide bulunursa, haramdır diye ictihâd buyurmuşlardır.

Mezheb sahibi olan müctehidlerin hepsi bir soru ile karşılaştıkları zaman, bunun cevâbını önce Kur’ân-ı kerîmde ararlardı. Kur’ân-ı kerîmde açıkça bulamazlarsa, hadîs-i şerîflerde ararlardı. Hadîs-i şerîflerde bulamazlarsa, icmâ’-ı ümmete bakarlardı. İcmâ’da da bulamayınca, bu soruya benzeyen başka bir sorunun Kitâb, sünnet ve İcmâ’da bulunan cevâbına benzeterek (kıyâs ederek) ictihâd edip, cevâbını bulurlardı. Müctehidler, içtihada en son müracaat ederlerdi. Hattâ ictihâdda en yüksek dereceye ulaşmış olan İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe (rahmetullahi aleyh), zayıf hadîs ile bildirilen şeylerde bile ictihâd etmezdi.

Müctehid, içtihadında isabet edebilir de etmeyebilir de. İsabet ettiği, müctehidin kuvvetli zannı ile olur. İsabet ederse, on, isabet etmezse bir sevâb kazanır. Nitekim hadîs-i şerîfde; “Yanılan müctehide bir sevâb, doğruyu bulana iki veya on sevâb vardır, iki sevâbdan birincisi ictihâd etmek sevabıdır. İkincisi, doğruyu bulmak sevabıdır” buyrulmuştur.

İctihâd makamına varmış olan bu yüksek zâtlar, kendi ictihâdlarına göre hareket etmek mecburiyetindedir. Başka müctehide uymaları caiz değildir. İctihâd, bir ibâdet yâni Allahü teâlânın emri olduğundan, hiç bir müctehid diğer müctehidin içtihadına yanlış dememiştir. Çünkü ictihâd şartlarını hâiz her müctehidin kendi içtihadına uyması hakdır ve lâzımdır. Bu sebeble hazret-i Ali, hazret-i Muâviye ve yanındakiler için; “Kardeşlerimiz bize uymadı. Kâfir ve fâsık değillerdir, ictihâdları ile hareket ettiler” buyurdu. (Eshâb-ı kiramın arasındaki ayrılıkların hepsi böyle ictihâd ayrılığı idi. Çünkü Eshâb-ı kiramın hepsinin kalbleri, Resûlullah efendimizin sohbeti bereketiyle, dünyâ sevgisinden kurtulmuş ve hepsi ictihâd makamına yükselmişlerdi.) Yine İmâm-ı Şafiî (rahmetullahi aleyh), Hanefî mezhebinde olmadığı hâlde; “İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin re’y ve içtihadını beğenmeyene Allahü teâlâ lanet eylesin, merhamet eylemesin” buyurmuştur. İctihâd, başka bir ictihâd ile yürürlükten kaldırılamaz.

İmâm-ı Ebû Yûsuf, İmâm-ı Muhammed ve diğer imamların (rahmetullahi aleyhim) İmâm-ı a’zam’a uymayan sözleri, onu beğenmemek, kabul etmemek değildir. Onlar kendi ictihâdlarını bildirmişlerdir. Bunu bildirmeğe me’mûrdurlar. Peygamber efendimiz de uzak memleketlere gönderdikleri Sahâbe-i kirama, karşılaştıkları bir mes’elenin hükmünü Kitab ve sünnette bulamazlarsa, kendi re’y ve ictihâdları ile hareket etmelerini emr buyurmuşlardır. Ancak müctehidlerin farklı ictihâdlarda bulunmaları, müslümanlar için rahmet ve kolaylıktır. Nitekim Resûlullah efendimiz; “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir” buyurmuşlardır (Bkz. Mezheb).

Allahü teâlâ, her şeyin hükmünü Kur’ân-ı kerîmde bildirdi. O’nun yüce peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm da, bunların hepsini açıkladı. Ehl-i sünnet âlimleri de, bunları, Eshâb-ı kiramdan öğrenip kitablarına yazdılar. Şimdi bu kitapları dünyânın her yerinde mevcuddur. Dünyânın heryerinde, kıyamete kadar ortaya çıkacak olan her yeni şeyin nasıl kullanılacağı, bu kitablardaki kaidelere benzetilebilir. Bunun mümkün olması, Kur’ân-ı kerîmin mucizesi ve İslâm âlimlerinin bir kerametidir. Yalnız mühim olan şey, karşılaşılan işin nasıl yapılacağını, Ehl-i sünnet olan hakîkî bir müslümandan sorup öğrenmek lâzımdır. Dinde söz sahibi olmıyana sorulursa, bunlar fıkıh kitablarına uymayan cevap vererek, insanı yanlış yola sürükler. Dînimizin yanlış anlaşılmasına sebeb oldukları gibi müslümanları da felâkete sürüklerler.

İctihâd mertebesine yükselmiş olan âlimlerin dereceleri birbirinden farklıdır, İbn-i Âbidîn ve Şeyhülislâm Kemâl Paşazâde bu hususta şöyle buyurmaktadırlar: “Fıkıh âlimleri yedi tabaka, yedi derecedir. En yüksek derecesi şerî’atde müctehid olanlardır. Bunlara mutlak müctehid denir. Dört mezheb imamları böyledir, ikinci tabaka, mezhebde müctehid denilen büyük âlimlerdir. Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed Şeybânî ve İmâm-ı a’zam’ın diğer talebeleri böyledir. Bunlar, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin koymuş olduğu usûl ve kaidelere uyarak, delillerden ahkâm çıkarırlar. Çıkardıkları hükümlerden bâzıları, İmâm-ı a’zam’ın çıkarmış olduğu hükümlere uymayabilir. Üçüncü tabaka, mes’elede müctehid olan âlimlerdir. Bunlar, ortaya yeni çıkan mes’elelerin hükümlerini bulurlar. Bunların bulduğu hükümlerin ilk iki tabakanın hükümlerine uygun olmaları lâzımdır. Hassâf, Tahâvî, Kerhî, Şems-ül-eimme Halvânî, Şemsül-eimme Serahsî, Pezdevî ve benzerleri olan derin âlimler, üçüncü tabakadan müctehidlerdir. Bunlardan sonra olan tabakalardaki âlimler müctehid değildir. Mukalliddirler. Meselâ dördüncü tabakadaki, eshâh-ı tahrîc denilen âlimler, ictihâd yapamazlar. Mücmel, kısa bildirilmiş olup, iki türlü anlaşılabilen hükümleri açıklayarak, bir mânâsını seçen Ebû Bekr Ahmed Râzî bunlardandır. Fıkıh âlimlerinin beşinci tabakası, Eshâb-ı tercîh’dir. Kendilerine gelmiş olan, çeşitli haberler arasından sahîh, evlâ olanları seçerler. Kudûrî ve Hidâye sahibi Burhâneddîn Mergînânî bunlardandır. Altıncı tabaka, eshâb-ı temyiz olup, kuvvetli hükümleri zayıf olanlardan, zahir haberleri, nâdir haberlerden ayıran mukallid âlimlerdir. Kenz, Muhtar ve ihtiyar, Vikaye ve Mecma’ul-bahreyn kitablarının sâhibleri bunlardandır. Bunların kitâblarında merdûd ve zayıf rivayetler yoktur. Yedinci tabaka, yukarıda bildirilen hizmetleri yapamıyan, ancak önceki tabakaların kitaplarından doğru olarak nakl yapabilen onları bildiren mukallid’lerdir. Tahtâvî, Dürr-ül-muhtar ve İbn-i Âbidîn’in bunlardan olduğu, Mecmûa-i Zühdiyye’de yazılıdır.