İBN-İ SÎNÂ
İslâm âleminde yetişen meşhûr felsefe ve tıb âlimi. İsmi, Hüseyn bin Abdullah bin Hüseyn bin Ali bin Sînâ el-Belhî olup, künyesi Ebü’l-Ali’dir. İbn-i Sînâ diye meşhûr oldu. Batı dünyâsında Aviceime adıyla tanındı. 980 (H. 370) senesinde Buhara yakınlarındaki Afşan’da doğdu. 1037 (H. 428) senesinde elli yedi yaşında iken öldü. Fevkalâde bir zekâ, hareketli ve çok kuvvetli bir hafızaya sâhib olan İbn-i Sînâ, on yaşında Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. On sekiz yaşına kadar devrinin bütün ilimlerini öğrendi. İlk tahsîline, sapık ismâiliyye fırkasından olan babasının yanında başladı. On yedi yaşında iken, Buhara prensi Nuh bin Nasr Sâmânî’yi tehlikeli bir hastalıktan kurtardığı için, Saray Kütübhânesi’nin müdürlüğüne getirildi. Genç yaşta; din, edebiyat, geometri, matematik, fizik, mantık ve felsefe bilgilerine vâkıf olan İbn-i Sînâ kendi hayâtını şöyle anlatmaktadır:
“Buhârâ’da ilk tahsilimi gördüm. On yaşına geldiğim zaman Kur’ân-ı kerîmi ezberlemiş ve bir çok bilgi edinmiştim. Bir kaç sene sonra ayrı ayrı hocalardan matematik, fıkıh ve kelâm okudum. Bu sırada Buhârâ’ya, Abdullah Nâtilî adında biri gelmişti. Babam bu zâtı evimize davet etti. Ondan mantık ve felsefe öğrendim. Bu tahsîlim sırasında tıb ilmini de öğreniyordum ve nazarî bilgimi hastalar üzerinde müşahedelerle tamamlıyordum. Böylece, aralıksız çalışmaya devam ettim. Geceleri de okumakla, yazmakla uğraşırdım. Uyku bastıracak olsa, bir bardak bir şey içerek açılıyor, yeniden çalışmaya koyuluyordum. Uykuda bile zihnim okuduğum şeylerle meşgul oluyordu. Ekseri uyandığım zaman, halledemediğim bâzı şeylerin, uyku sırasında hâlledilmiş olduğunu görürdüm. Bir ara Aristotales’in metafiziğini incelemeye başladım. Bu kitabı belki kırk kere okuduğum hâlde anlıyamadım. Ümitsizliğe düştüm. Bir gün artırma ile bir kitap satılıyordu. Beni tanıyan tellâl bu kitabı almamı tavsiye etti. Bu kitap, Fârâbî’nin, uğraştığım hâlde anlıyamadığım konu üzerinde yazılmış El-İbâne adlı eseriydi. Kitabı aldım, eve dönünce hemen okumaya başladım. O âna kadar anlıyamadığım Aristotales’in kitabındaki fikirleri derhâl kavradım. Buna son derece sevindim.”
İbn-i Sînâ, felsefe bilgisinin temellerini Fârâbî’ye borçludur. Ebû Mansûr Hasen Kamerî ve Yahya bin Îsâ adlı iki zâttan tıb ilmini öğrendi. Hayâtında en çok te’sirli olan bu tahsîlidir. İbn-i Sînâ’nın fikrî inkişâfında, Sivân el-Hikme adındaki Saray Kütüphânesi’nin büyük rolü olmuştur. Bu kütüphane, müdürlüğü sırasında yanarak kül oldu. Bu arada değer biçilemeyen çok kıymetli tıbbî kitaplar ortadan kalktı. Bu kütüphanenin İbn-i Sînâ tarafından yakıldığı; elde ettiği tıbbî ve felsefî bilgileri ihtiva eden bu zengin hazîneyi ortadan kaldırarak, bütün bilgilerin kendisine ait olduğunu göstermek istediği öne sürülmüştür.
İbn-i Sînâ, yirmi yaşında iken babası, bir müddet sonra da hâmisi Sâmânî hükümdarı Nuh bin Nasr öldü. Buhara’da kargaşalıklar çıkması üzerine, İbn-i Sînâ oradan ayrıldı. Harezm’e giderek, Harezmşâh Ali bin Me’mûn’un sarayına ve mektebine yerleşti. Burada İbn-i Miskeveyh, Ebû Nasr el-lrâkî, İbn-i Tayyib, Bîrûnî ile birlikte hocalık yaptı. İbn-i Sînâ’nın, saray mensublarını ve özellikle Şemsüddevle’yi iki defa sıhhate kavuşturması, Şeref-ül-Mülk ünvanı ile vezirlik makamına yükselmesini sağladı. Bâzı yazıları yüzünden hükümdarın gözünden düşüp, vazifeden uzaklaştırıldı ve haps edildi. Hayâtının son kısımlarını seyahatle geçirdi.
İbn-i Sînâ’nın talebesi ve nedimi olan Ebû Ubeyd Cürcânî’den naklen İbn-i Halligân’ın söylediğine göre; onun, iltihâblanmadan mütevellit uzun süren bir bağırsak rahatsızlığı vardı. Ayrıca sehc denilen ve insan cildini soğan zarı gibi soyan bir hastalığa da yakalanmıştı. Bu hastalıklara karşı yaptığı ilâçlardan birinde, kimyevî maddelerden birini fazla koyması yüzünden sara hastalığına yakalandı. Bu hastalıklar, vücûdunu sür’atle zaafa uğrattı. Zaman zaman hastalıkları hafifledi, fakat tamamen iyileşmediğinden, hayâtının son kısımlarını bir hafta yatakta bir hafta ayakta geçirir oldu. Alâüddevle ile Hemedan seferi sırasında hastalıkları eskisinden daha şiddetli olarak nüksetti. Artık tedbir ve tedavinin fayda vermeyeceğini söyleyip tedaviyi terketti. Gusl abdesti alıp, tevbe ettiği ve yanında bulunan malını fakirlere tasadduk ettiği söyleniyorsa da; eski Yunan filozoflarının küfresebeb olan fikirlerinden sıyrılamadığı, Mu’ad ve Müstezâd kitablarından anlaşılmaktadır.
İbn-i Sînâ, tıb, matematik, mantık, felsefe, astronomi, fizik, kimya, formakoloji, edebiyat ve arkeoloji ilimlerinde söz sahibi idi. En meşhûr olduğu ilim sahası tıb idi. Tıb ilminde mütehassıs olarak önceki tıb ilmindeki pek çok metodu değiştirdi. İbn-i Sînâ, tıbbın ana gayesini şöyle açıkladı: “Tıb ilmi, sıhhatte ve hastalıkta insan bünyesinin hâlini öğretir. Sıhhatte olanların sağlığını muhafaza ve hastaların sıhhatlerini geri getirmek, bu ilim sayesinde kabildir.”
İbn-i Sînâ tıb alanında birçok keşifler yaptı. Kanın, gıdayı taşıyıcı bir sıvı olduğunu, akciğer hareketlerinin pasif olarak göğüs hareketleri ile ilgili olduğunu, diâbette idrardaki şekerin varlığını, kızıl hastalığını keşf eden İbn-i Sînâ’dır. Yine ameliyatlarda uyutucu ilâçları ilk defa kullanan odur. Hastalıkların mikroplardan geldiğini ilk bulan, yine odur. Dokuz yüz sene evvel; “Her hastalığı yapan bir kurttur. Yazık ki, bunları görecek bir âletimiz yoktur” diyerek mikropların varlığından bahsetmiştir. İç hastalıkları, bedeni parmaklarla sertçe yoklayarak tesbit etme metodu da ona aittir. İlk filitre kullanarak suyu mikroplardan temizleme fikri yine onundur.
İbn-i Sînâ’ya gelinceye kadar beyin gibi gevşek, kemik gibi sert dokuların iltihaplanmayacağı iddiasını ilk defa o reddetmiş ve “Kemikler de iltihaplanır” diyerek bu görüşü çürütmüştür. Enfeksiyonez beyin iltihabını diğer akut enfeksiyonlardan yine ilk defa o ayırmıştır. İbn-i Sînâ aynı zamanda İran Humması adını verdiği şarbonu açık ve tam bir şekilde îzâh etti. Genetik yolla hastalıkların yaradılıştan olabileceğini bunun ise, organ üzerinde şekil, fonksiyon bozuklukları ile kendisini gösterebileceğini bildirdi. Karaciğer hastalıklarını ve sarılığı en iyi şekilde tarif etti. Karaciğer hastalığında; sindirim bozuklukları, kanamalar olabileceğini, dalak ve mesanenin fizyolojisini bozacağını bildirdi. Sarılığın, karaciğer dokusunun bozulmasından veya safra yollarındaki tıkanıklıktan ileri geldiğini açıkladı. Akıl hastalan Avrupa’da karanlık deliklerde, mağaralarda dayak yeyip ağır zincirlerle bağlanırken, İbn-i Sînâ bunlara insanca muamelenin daha faydalı olacağını ileri sürdü. İbn-i Sînâ, sara hastalığını anlatırken, cinden bahsetmekte ve Kânûn’da şöyle demektedir: “Hastalıklara bir çok maddeler sebeb olduğu gibi, cinnin hâsıl ettiği hastalıklar da vardır ve meşhûrdur.”
İbn-i Sînâ’nın, tıb ilmi yanında diğer ilimlerde de birçok başarıları vardır. Jeoloji ilmindeki keşifleri devrinin çok ilerisindedir. Günümüzden dokuz asır önce dağların meydana gelişini şöyle açıkladı: “Dağların meydana gelişi iki ayrı sebebe dayanır. Dağlar, ya şiddetli zelzeleler netîcesi arzda buruşukluklar hâsıl’olması veya kendisine yeni bir yol bulmak üzere vadiler açan nehirlerin te’siriyle meydana gelir. Taş tabakalarının da çeşitleri değişiktir. Bâzıları yumuşak, bâzıları serttir. Aşınma ve dağılmanın sebebi, sular ve rüzgârdır. Bunun başlıca sebebinin su olduğunu dağlarda yaşıyan hayvanların kalıntıları isbât etmektedir.”
İbn-i Sînâ, tıb ilminin yanında bilhassa felsefe alanında tanındı. Onun felsefesi, yeni Eflâtunculuk olarak tanınmıştır. Madde hakkındaki görüşleri, îmân-akıl-mantık üzerine ileri sürdüğü fikirler, ruhun mâhiyeti, öldükten sonra dirilme, vahiy ile ilgili şahsî inançları ve nihayet Yunan filozoflarının sözleri ile peygamberlerin bildirdiklerini ve kelâm âlimlerinin sözlerini birbirleriyle birleştirmeye kalkması, onu İslâm dîninin îtikât esaslarından uzaklaştırmıştır. Başta İmâm-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh) olmak üzere İslâm âlimleri, onun sözlerine cevaplar yazarak bozuk ve yanlış taraflarını kitaplarında isbât ettiler. İmâm-ı Gazâlî Tehâfet-ül-felâsife kitabında İbn-i Sînâ’nın ve felsefecilerin yirmi mes’elede dalâlete düştüklerini yâni sapıttıklarını ve bunlardan üç mes’elede de dinden ayrılmış olduklarını bildirdi. Bu üç mes’ele; Allahü teâlânın ilmi, âlemin yaratılışı ve öldükten sonra dirilme hakkındadır. İbn-i Sînâ’nın, Mu’âd kitabında öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettiği, Ahlâk-ı Alâî ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Meârif-i ledünniyye kitaplarında bildirilmektedir.
İbn-i Sînâ’ya tıb sahasında en büyük şöhreti te’min eden şüphesiz ki, El-Kânun fit-tıb adlı eseridir. Beş cildden meydana gelen eser, öğrencilerin kolaylıkla anlıyabilecekleri şekilde kısa notlar ve özetler hâlinde yazılmıştır.
Birinci cildde; tıbbın tarifi yapılmış ve sahasının sınırları çizilmiştir. Ardından insan yapısı, belirli yaş ve cinslerin özellikleri, davranışları, iskelet, kaslar, sinirler, damarlar gibi organlar ve bunların hastalıkları ve belirtileri, çeşitli yaşlarda beslenme, koruyucu hekimlik, kişilik bozuklukları ve tedâvîleri, iklimin neticeleri gibi konular üzerinde durulmuştur.
İkinci cild, iki bölümdür. Birinci bölümde, ilâçların yapılışlarını tecrübe yoluyla tesbit etme metodları üzerinde durulmuştur. Hastalıkların tedâvî yollan, bir ilâcın hastalığın yapısına, nicelik ve nitelik yönünden uygun düşüp düşmediğini anlama şekli ele alınır. İkinci bölümde, yedi yüz altmış ilâcın alfabetik dizilişi yer alır. Ayrıca eczacılık metodları anlatılmıştır.
Üçüncü cildde; deri hastalıklarının, sebepleri ile belirtileri ve tedâvîleri üzerinde durulmuş, beyin anormalliği, migren, sara, göz, burun, kulak ve boğaz hastalıkları, sindirim rahatsızlıkları, üreme organları ve eklem hastalıklarına yer verilmiştir.
Dördüncü cild, genel hastalıklara ayrılmış olup, dört bölüm halindedir. Birinci bölümde, bulaşıcı ateşli hastalıklar ve tedâvîlerine yer verirken; ikinci bölümde; apseler, tümörler, çıbanlar, urlar, cüzzam, yaralar ve küçük çaplı cerrahî operasyonlar ve tedâvîleri üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölüm zehirlere, dördüncü bölüm ise güzellik konusuna ayrılmıştır.
Beşinci cildde, formüllere yer verilmekte, İbn-i Sînâ buna Akrobati demektedir.
On ikinci asırda Lâtinceye tercüme edilen Kânun, Avrupa üniversitelerinde ders kitabı hâline gelmiştir. On yedinci asrın ortasına kadar Fransa’da Montpellier ve Belçika’da Louvain üniversitelerinde mecburî ders kitabı olarak okutuldu. Batı dillerine çevrilen Kânun ilk defa 1473 senesinde Milano’da basıldı. 1500 senesine kadar Galen’in (Calinos’un) iki cildlik eseri bir defa basılmasına rağmen, Kânun on altı defa basıldı. On sekizinci asırda Sultan Üçüncü Mustafa zamanında, Mustafa bin Ahmed adında Tokatlı bir doktor tarafından Türkçeye çevrildi. Bu esere, Tebhîz-ül-Mathûn adı verildi. Eserin el yazması, Râgıb Paşa Kütüphanesi 1542 numarada kayıtlıdır.
Çok küçük yaşta yazmaya başlıyan İbn-i Sînâ’nın yüz yetmişe yakın eseri vardır. Bunların bir kısmı ansiklopediktir. Bir kısmı da, felsefenin muhtelif mes’elelerine ait yazdığı dağınık eserlerdir. Ansiklopedik eserlerin başında Şifâ gelir. Bu eser Meşşaî felsefesinin sistematik eseridir. Burada mantık ve matematikten başlıyarak bütün tabiat ilimlerinden metafiziğe kadar çıkılmaktadır. İbn-i Sînâ, on sekiz cild tutan bu eserini gençliğinde kaleme almıştır. Eser on üçüncü asırda Lâtinceye çevrilerek Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. İbn-i Sînâ, daha sonra bunu üç cilde indirmiş ve Necat adını vermiştir. Bunu da kısaltıp, zamanla inkişâf eden fikirlerini ekleyerek bâzı tâdîl ve düzeltmeler yapmış ve İşaret vet-tenbîhât adlı eserini yazmıştır. Kısa fakat sistematik bir eser olan İşaret, İbn-i Sînâ’nın son kitaplarındandır.
İkinci gruba giren eserlerin ilki Hikmet-i Arûzî olup, gençlik yıllarında yazmıştır. Son eseri de Hikmet-i Meşrikiyye’dir. Felsefenin ikinci kısım kitapları, muhtelif felsefe mes’elelerine, hikmet ve tabîata dâir, Resâil fil-hikmeti vet-tabîat adlı kitabıdır. Bu kitap, dokuz risaleden meydana gelmiştir. İlk risale olan Uyûn-ul-hikme, tabiat felsefesini yansıtır. Ayrıca, psikolojiye dâir Kitâb-ün-nefs, Nevrûziyye, Kasîde-i mantık gibi mantık hakkında risaleleri vardır. Buna ilâve olarak çalışmalarında mûsikîye de yer vermiş ve bu alandaki eserlerinde Fârâbî’den etkilenmiştir.
Bunlara ilâveten: Esbâbu hudus-i hurûf, 2-Et-Tayr, 3-Esrâr-us-salât, 4-Lisân-ul-arab, 5-En-Nebât vel-Hayevân, 6-El-Hey’e, 7-Esbâbu Ra’d vel-Berk (Şimşek ve gök gürültüsünün sebebleri), 8-Ed-Dustûr-ut-tıbbî, 9-Aksâm-ul-ulûm, 10-El-Hutab, 11-El-Işık eserlerini de zikretmek gerekir.